Bu yıl fizik, kimya ve tıp Nobel’lerinin tamamı erkeklere verildi. Ödüllerin verilmeye başlandığı 1901’den bugüne bu üç alanda kadınlar toplam 27 kez ödüllendirildi. Marie Curie iki kez kazandığı için bu sayı 26 kadına ait.
Yüzyılı aşan bir tarihte kadınlara düşen pay bu kadar. Bu tabloyu yalnızca tesadüfle açıklamak bana inandırıcı gelmiyor.
Nobel’in geçmişinde kadınların bilimsel katkısını yeterince tanımayan bir yaklaşım olduğu kanaatindeyim. Bunu sadece sayıların azlığına bakarak söylemiyorum. Keşfiyle bilim tarihine giren, fakat ödülün dışında kalan kadınlar var. Üstelik bazıları tanınmamış, çalışması duyulmamış kişiler de değil. Katkıları bilindiği hâlde hak ettikleri takdiri görmediler.
Marie Curie’den başlayalım. Nobel’in kadınlara açık olduğunu göstermek için en çok onun adı anılır. Oysa Curie’nin ilk Nobel’ine uzanan süreç de pek rahatlatıcı değildir. 1903’te Pierre Curie ve Henri Becquerel’in öne çıkarıldığı adaylık sürecinde Marie’nin dışarıda kalması söz konusuydu. Pierre, birlikte yaptıkları araştırmalar için eşiyle beraber değerlendirilmek istediğini bildirdi. Marie’nin önceki yıl yapılan adaylığı geçerli sayıldı ve ödüle dahil edildi.
Burada durup düşünmek gerekiyor. Bugün bilimin en büyük isimlerinden biri sayılan bir kadının katkısının tanınması için eşinin devreye girmesi gerekmişti. Araştırma zaten ortadaydı. Sonuçlar değişmemişti. Değişen, o çalışmanın sahibinin değerlendirmedeki yeriydi. Curie’nin sonunda ödül alması, bu süreçteki sorunu ortadan kaldırmıyor.
Lise Meitner’in hikâyesinde böyle bir düzeltme de olmadı. Nükleer fisyonun anlaşılmasına önemli katkı sağladı. Buna rağmen 1944 Kimya Nobel’i yalnızca Otto Hahn’a verildi. Meitner defalarca aday gösterildi, ancak hiç kazanamadı. Onun adı bilim tarihinde kaldı. Nobel’in kazananlar listesinde yer bulamadı.
Her tarihsel kararın birden fazla nedeni olabilir. Meitner’in dışarıda bırakılmasını açıklarken dönemin siyasetini, sürgünü ve bilim dalları arasındaki değerlendirme farklarını da hesaba katmak gerekir. Ancak bütün bu ayrıntılar, katkısının ödülde karşılık bulmadığı gerçeğini değiştirmiyor. Kadınların bilimde az olduğu savunması da burada yetersiz kalıyor. Meitner oradaydı. Çalışmayı yapmıştı.
Jocelyn Bell Burnell de oradaydı. 1967’de Cambridge’de doktora öğrencisiyken ilk pulsar sinyallerini fark etti. Bu keşif, gökbilimde yeni bir araştırma alanı açtı. 1974 Fizik Nobel’i radyoastronomi çalışmaları için Martin Ryle ve Antony Hewish’e verildi. Hewish’in ödül gerekçesinde pulsarların keşfindeki rolü vardı. Bell Burnell ise ödüle dahil edilmedi.
Onun o sırada öğrenci olması, kararın açıklamalarından biri olarak öne sürüldü. Fakat bu açıklama da başka bir soruyu doğuruyor. Ödüllendirdiğimiz şey keşifse, keşfi yapan kişinin akademik kıdemi neden bu kadar belirleyici olsun? Genç bir araştırmacının katkısı, danışmanının unvanı karşısında küçülür mü? Burada cinsiyetle akademik hiyerarşinin payını kesin olarak ayırmak zor. Yine de sonucu görüyoruz: Keşfin merkezindeki kadın, ödülün dışında kaldı.
Bu örneklerin her biri, kadınların neden az ödül aldığını tek başına açıklamaz. Bugünkü bütün komitelerin kadınlara karşı kasıtlı davrandığını da kanıtlamaz. Fakat Nobel’in tarafsızlığını sorgulanamaz kabul etmemize engel olur. Aynı kuruma büyük bir bilimsel otorite tanıyorsak, geçmişindeki eksiklikleri açıklamasını da bekleyebiliriz.
“Ödül cinsiyete göre değil, liyakate göre verilir” deniyor. Benim itirazım zaten liyakatin eksik tanınmasına. Curie’nin, Meitner’in ve Bell Burnell’in hikâyelerinde kadınlara bir ayrıcalık sağlanması talebi yok. Yapılmış bir işin, o işi yapan kişinin adıyla değerlendirilmesi talebi var. Bunu istemek bilimsel ölçütlerden taviz vermek anlamına gelmez.
Kadınların geçmişte daha az araştırma imkânına sahip olması da Nobel’i bütün sorumluluktan kurtarmaz. Bu durum, aday havuzunun neden dar olduğunu açıklayabilir. Fakat havuza girebilmiş, önemli bir keşfe katkıda bulunmuş kadınların dışarıda kalmasını açıklamaya yetmez. Eğitime erişimdeki eşitsizlikle emeğin takdirindeki eşitsizliği ayrı ayrı konuşmak gerekir.
Bu yıl ödül alan erkeklerin başarısını küçümsemiyorum. Ancak onların başarısını kutlamak için Nobel’in geçmişini kusursuz saymamız gerekmiyor. Ben bu tarihte kadınların aleyhine işleyen bir değerlendirme alışkanlığının izlerini görüyorum. Her olayda aynı niyeti kanıtlayamayabiliriz. Bunun için haksızlığın sonucunu görmezden gelmek zorunda değiliz.
Nobel’in kadınlara borcu, gelecek yıl birkaç kadın ismi açıklayarak kapanmaz. Önce geçmişte kimlerin katkısını eksik tanıdığını kabul etmesi gerekir. Çünkü Meitner’in ya da Bell Burnell’in hikâyesindeki eksiklik, kadınların bilime ne kattığında değil, o katkının nasıl ödüllendirildiğinde.