Hayatın telaşı içinde çoğu zaman stresli olduğumuzun bile farkına varmıyoruz. Oysa biz fark etmesek de vücudumuz yaşadığımız her gerginliğe bir yanıt veriyor. Peki, bu görünmeyen yük kalbimizi nasıl etkiliyor?

Sabah alarmın sesiyle uyanıyoruz. Daha yataktan kalkmadan telefonumuza bakıyor, mesajları okuyor, günün işlerini düşünmeye başlıyoruz. Ardından trafik, yetişilmesi gereken toplantılar, çözülmesi gereken sorunlar, ekonomik kaygılar, ailevi sorumluluklar…

Gün bitiyor ama zihnimizdeki mesai çoğu zaman bitmiyor.

Üstelik bütün bunları hayatın normal akışı olarak kabul ediyoruz.

Birisi bize “Stresli misin?” diye sorsa muhtemelen “Hayır, alıştık artık.” diye cevap veririz.

Ancak bizim alıştığımız şeylere vücudumuz her zaman alışamıyor.

Stres yalnızca sinirlenmek değildir

Stres denildiğinde çoğumuzun aklına öfke, üzüntü, korku veya büyük bir problem geliyor. Oysa stres, organizmanın karşılaştığı fiziksel ve psikolojik taleplere verdiği doğal bir yanıt.

Bir yere yetişmeye çalışırken, önemli bir karar verirken, beklenmedik bir telefon aldığımızda veya gelecekle ilgili endişelendiğimizde vücudumuzda birtakım biyolojik mekanizmalar harekete geçiyor.

Sempatik sinir sistemi aktive oluyor. Adrenalin ve noradrenalin salgılanıyor. Kalp hızımız artabiliyor, kan basıncımız yükselebiliyor. Kortizol salgılanmasını düzenleyen hormonal sistem devreye giriyor.

Aslında bunların hepsi bizi tehlikelere karşı korumak için geliştirilmiş fizyolojik mekanizmalar.

Binlerce yıl önce insanın karşılaştığı fiziksel tehlikeler karşısında hayatta kalmasını sağlayan bu sistem, bugün trafik sıkışıklığında, iş yerindeki tartışmalarda veya ekonomik kaygılar karşısında da çalışabiliyor.

Aradaki önemli fark şu:

Eskiden tehlike geçince alarm sona eriyordu. Bugün ise bazılarımızın alarm sistemi neredeyse bütün gün açık kalıyor.

Küçük stresler gerçekten küçük mü?

Bilim dünyasında giderek daha fazla önem verilen konulardan biri, günlük yaşamda tekrar tekrar karşılaştığımız stres faktörleri.

Büyük bir travma yaşamamış olabiliriz. Ciddi bir ekonomik krizle karşılaşmamış, önemli bir kayıp yaşamamış da olabiliriz.

Ama sürekli zaman baskısı altında olmak, işten eve yorgun dönmek, yeterince uyuyamamak, her an ulaşılabilir olmak zorunda hissetmek ve gelecekle ilgili belirsizliklerle yaşamak da önemli bir psikolojik yük oluşturabiliyor.

Özellikle yoğun sorumluluk taşıyan mesleklerde bu durum daha belirgin hale gelebiliyor.

Üstelik bazen stresin farkına varmamızı engelleyen şey, ona alışmış olmamız.

Sürekli yorgunluğu normal kabul ediyoruz. Uykusuzluğu işimizin gereği sayıyoruz. Dinlenmeye zaman ayırmayı neredeyse bir lüks olarak görüyoruz.

Oysa vücudun sürekli tetikte kalmasının fizyolojik bir karşılığı var.

Peki, bütün bunların kalbimizle ne ilgisi var?

Oldukça fazla.

Kronik psikolojik stres, otonom sinir sistemi, hormonal mekanizmalar, inflamasyon ve damar fonksiyonları üzerinden kardiyovasküler sistemi etkileyebiliyor.

Sürekli artmış sempatik aktivite, kalp hızının ve kan basıncının yükselmesine katkıda bulunabiliyor. Uzun süreli stres yanıtı, damar iç yüzeyinin yani endotelin fonksiyonlarını olumsuz etkileyebiliyor.

Ayrıca stresin dolaylı etkileri de var.

Stresli insanlar daha az uyuyabiliyor, daha sağlıksız beslenebiliyor, daha az hareket edebiliyor. Bazıları sigaraya yönelirken bazıları da mevcut hastalıklarının tedavisini ihmal edebiliyor.

Böylece stres, yalnızca doğrudan biyolojik etkileriyle değil, yaşam alışkanlıklarını değiştirmesiyle de kalp sağlığını etkileyebiliyor.

Bu konuda önemli bilimsel kanıtlarımız mevcut.

2004 yılında The Lancet dergisinde yayımlanan ve 52 ülkeden yaklaşık 25 bin kişinin değerlendirildiği INTERHEART çalışması, psikososyal stres faktörlerinin miyokard enfarktüsüyle bağımsız olarak ilişkili olduğunu ortaya koydu.

Amerikan Kalp Derneği de psikolojik sağlık ile kardiyovasküler sağlık arasındaki ilişkiye dikkat çeken bilimsel bildiriler yayımladı.

Elbette burada önemli bir bilimsel ayrımı vurgulamak gerekiyor: Stres ile kalp hastalıkları arasında ilişki bulunması, her kalp hastalığının doğrudan stresten kaynaklandığı anlamına gelmiyor. Ancak mevcut kanıtlar, kronik psikososyal stresin göz ardı edilmemesi gereken bir kardiyovasküler risk unsuru olduğunu destekliyor.

Stresimizi azaltmak için hayatımızı tamamen değiştirmek zorunda mıyız?

Hayır.

Belki de öncelikle değiştirmemiz gereken şey, yaşamımızın hızına ve dinlenmeye bakış açımız.

Her telefonun hemen cevaplanması gerekmiyor. Her sorunun aynı gün çözülmesi mümkün değil. Her işe yetişmek zorunda değiliz.

Gün içerisinde kısa yürüyüşler yapmak, düzenli fiziksel aktiviteyi yaşamımızın bir parçası haline getirmek, yeterli uyumak ve sevdiklerimizle zaman geçirmek yalnızca psikolojik açıdan değil, kalp sağlığı açısından da değerli.

Bilimsel çalışmalar düzenli fiziksel aktivitenin stres belirtilerini azaltabildiğini ve kardiyovasküler sağlığı desteklediğini gösteriyor.

Nefes egzersizleri, gevşeme teknikleri ve farkındalık uygulamaları da bazı kişilerde stresin fizyolojik ve psikolojik etkilerini hafifletebiliyor.

Ancak bazen yalnızca bireysel çabalar yeterli olmayabilir. Aşırı iş yükü, sürekli zaman baskısı ve sağlıksız çalışma koşulları gibi stres kaynaklarının da düzeltilmesi gerekir.

Bir diğer önemli konu da uyku.

Uykuyu çoğu zaman günün sonunda kalan boşluğa yerleştiriyoruz. Oysa yeterli ve kaliteli uyku, hem stres düzenlenmesi hem de kardiyovasküler sağlık için temel ihtiyaçlardan biri.

Kalbimizin biraz da huzura ihtiyacı var

Bir kardiyolog olarak hastalarımıza sürekli tansiyonlarını ölçmelerini, kolesterollerini kontrol ettirmelerini, sigaradan uzak durmalarını, sağlıklı beslenmelerini ve hareket etmelerini öneriyoruz.

Bunların hepsi son derece önemli.

Ancak belki de hastalarımıza daha sık sormamız gereken başka sorular da var:

Nasıl uyuyorsunuz? Gün içerisinde ne kadar yoruluyorsunuz? Kendinize zaman ayırabiliyor musunuz? Sizi sürekli endişelendiren bir şey var mı?

Çünkü insan yalnızca kan tahlillerinden, tansiyon değerlerinden ve anjiyografi görüntülerinden ibaret değil.

Yaşadığı hayat, taşıdığı sorumluluklar, karşılaştığı sorunlar ve bunlarla baş etme biçimi de sağlığının bir parçası.

Elbette stressiz bir hayat mümkün değil. Zaten her stres zararlı da değil. Önemli olan stresin sürekli hale gelmesini önlemek, etkilerini azaltmak ve vücudumuza toparlanma fırsatı verebilmek.

Hayatın bütün sorunlarını çözmemiz mümkün olmayabilir. Ama bütün sorunları aynı anda zihnimizde taşımak zorunda da değiliz.

Unutmayalım:

Kalbimizi yalnızca yüksek kolesterol, hipertansiyon ve sigara yormuyor. Bazen hiç bitmeyen telaşımız, sürekli yetişme çabamız ve kendimize ayırmadığımız zaman da bu yükün bir parçası oluyor.

Belki de daha sağlıklı bir yaşam için bazen yapmamız gereken şey, biraz yavaşlamak.

Çünkü kalbimizin yalnızca sağlıklı damarlara değil, daha dengeli bir yaşama da ihtiyacı var.

Doç. Dr. Remzi Sarıkaya
Kardiyoloji Uzmanı

⸻

Bilimsel dayanaklar

1. Rosengren A, et al. Association of psychosocial risk factors with risk of acute myocardial infarction in 52 countries (INTERHEART study). Lancet. 2004;364:953–962.
2. Levine GN, et al. Psychological Health, Well-Being, and the Mind-Heart-Body Connection: A Scientific Statement From the American Heart Association. Circulation. 2021;143:e763–e783.
3. Kivimäki M, Steptoe A. Effects of stress on the development and progression of cardiovascular disease. Nature Reviews Cardiology. 2018;15:215–229.