Yükseköğretim Kurulu Başkanı Prof. Dr. Erol Özvar’ın üniversitelerde müfredatın sadeleştirilmesi ve uygulamalı eğitimin güçlendirilmesi yönündeki açıklamalarını son derece yerinde buluyorum.

Bu yaklaşımın, Türk yükseköğretiminde uzun zamandır ihtiyaç duyulan önemli bir dönüşümün başlangıcı olabileceğini düşünüyorum.

Çünkü üniversitenin başarısı, öğrenciye kaç ders verdiğiyle değil, mezun olduğunda ona hangi bilgi, beceri ve yetkinlikleri kazandırdığıyla ölçülmelidir.

Bugün öğrencilerimiz yoğun ders programları ve sınavlar arasında büyük emek harcıyor. Ancak öğrendiklerini uygulama, araştırma yapma ve gerçek sorunlara çözüm üretme fırsatları her zaman yeterli olmuyor.

Oysa bilgi, kullanıldıkça derinleşir. Teoriyle uygulamanın buluşmadığı bir eğitim, öğrenciyi mesleki hayatın gerçeklerine hazırlamakta eksik kalır.

Dünyada bunun başarılı örnekleri var. Almanya’daki ikili yükseköğretim modelinde öğrenciler, akademik eğitimlerini işyeri deneyimiyle birleştiriyor. Kanada’daki Waterloo Üniversitesi, eğitim dönemleriyle mesleki çalışma dönemlerini bütünleştiriyor. ABD’deki Olin College of Engineering ise öğrencilerini daha ilk dönemlerden itibaren gerçek problemlere yönelik projelerle yetiştiriyor.

Bu modellerin ortak özelliği açık. Öğrenci bilgiyi yalnızca dinlemiyor. Kullanıyor, deniyor, hata yapıyor ve yeniden öğreniyor.

Ülkemizde de bu anlayışın güçlü örnekleri bulunuyor. Sağlık Bilimleri Üniversitesi’nin afiliasyon modeli bunlardan biridir.

Sağlık Bilimleri Üniversitesi’nde temel tıp eğitimini üniversite ortamında alan öğrenciler, klinik eğitimlerini Sağlık Bakanlığı ile birlikte kullanılan afiliye eğitim ve araştırma hastanelerinde sürdürüyor.

Deneyimli öğretim üyelerinin ve hekimlerin rehberliğinde, tıp eğitiminin köklü usta-çırak geleneği modern bilimsel eğitimle buluşuyor. Öğrenciler hasta başında gözlem yapıyor. Klinik kararların nasıl verildiğini öğreniyor. Farklı hastalıklarla ve hasta gruplarıyla karşılaşıyor.

Böylece teorik bilgi, gerçek hayatın içinde anlam kazanıyor. Öğrenci yalnızca mesleki beceri edinmiyor. Sorumluluk almayı, ekip çalışmasını, etik duyarlılığı ve bilimsel muhakemeyi de öğreniyor.

Sağlık Bilimleri Üniversitesi’nin bu modeli, YÖK Başkanı Özvar’ın işaret ettiği dönüşümün ülkemizde somut karşılıklarının bulunduğunu göstermesi bakımından değerlidir.

Benzer yaklaşımlar diğer alanlarda da geliştirilebilir. Mühendislik öğrencisi tasarım yapmalı. Hukuk öğrencisi somut olayları çözümlemeli. Öğretmen adayı sınıf deneyimi kazanmalı. Sosyal bilimler öğrencisi saha araştırmalarına katılmalı.

Burada teorik eğitimin önemini göz ardı etmemeliyiz. Sağlam bir bilimsel temeli olmayan uygulama, mekanik bir beceriye dönüşebilir. Üniversitenin görevi, öğrenciye bir işi yaptırmak kadar o işin neden ve nasıl yapıldığını da öğretmektir.

Bu nedenle müfredatın sadeleştirilmesi, bilimsel derinlikten vazgeçmek anlamına gelmemelidir. Gereksiz tekrarlar azaltılmalı. Öğrencinin araştırmaya, düşünmeye ve uygulamaya ayırabileceği zaman genişletilmelidir.

Ölçme ve değerlendirme anlayışı da bu değişime eşlik etmelidir. Bilgiyi hatırlamak önemlidir. Fakat bilgiyi yorumlamak, gerekçelendirmek ve kullanmak da değerlendirilmelidir.

YÖK Başkanı Prof. Dr. Erol Özvar’ın yaklaşımında değerli bulduğum husus, yükseköğretimin geleceğine ilişkin tartışmayı ders sayısından eğitimin niteliğine yöneltmesidir. Sorunu doğru yerden ele almak, kalıcı çözümler geliştirmek açısından önemli bir başlangıçtır.

Türkiye, yükseköğretimde önemli bir kapasiteye ulaştı. Şimdi bu birikimi daha nitelikli eğitimle güçlendirme zamanıdır. Bunun yolu, dünyanın başarılı örneklerinden yararlanırken kendi akademik tecrübemizi de geliştirmekten geçiyor.

Üniversitelerimiz artık şu soruyu daha fazla sormalı: Öğrencilerimize öğrenim hayatları boyunca ne kadar bilgi aktardık?

Bundan daha önemli olan ise şudur: Onlara bu bilgiyi kullanabilecek hangi yetkinlikleri kazandırdık?

Yükseköğretimde gerçek ilerleme, bu ikinci soruya vereceğimiz cevapta saklıdır.