Devletin verdiği bir görevlendirme onayına güvenerek hayatını düzenleyen çalışanın, yeni bir yönetmeliğin ardından ilk sorusu “Şimdi ne olacak?” olmamalı. 24 Ekim 2026 tarihli değişiklikte eksik kalan tam da bu sorunun cevabı.
Kanaatim açık: Daha önce usulüne uygun biçimde yapılmış geçici görevlendirmelerin mevcut onay sürelerini koruyan açık bir geçiş hükmüne ihtiyaç var.
Düzenleme, 657 sayılı Kanun’un 4/B maddesinin dördüncü paragrafı kapsamındaki sözleşmeli personelin, memur kadrosuna atanıncaya kadar bu yönetmelik üzerinden kurumlar arasında geçici görevlendirilmesini engelliyor. Fakat değişiklik metninde, önceden verilmiş onayların nasıl ele alınacağını açıklayan özel bir geçiş düzenlemesi bulunmuyor. Yeni başvurunun önünü kapatan hüküm var; devam eden görevlendirmenin geleceğini açıklayan hüküm yok.
Bu sessizlikten, mevcut görevlendirmelerin tamamının kendiliğinden sona erdiği sonucu çıkarılamaz. Aynı şekilde, bütün onayların hiçbir değerlendirmeye gerek kalmadan süre sonuna kadar korunacağını söylemek de fazla kesin olur. Çalışanların durumunu kurumdan kuruma değişebilecek yorumlara bırakmak, düzenlemenin çözmesi gereken sorunu personelin omuzlarına yükler.
Geçici görevlendirmenin kalıcı bir yerleşme hakkı vermediği açık. Fakat geçici olması, verilen onayın ve belirtilen sürenin önemsiz olduğu anlamına gelmez. İnsanlar birkaç aylık bir dönemi bile o belgeye bakarak planlar. Ev kiralar, çocuğunun okulunu ayarlar, bakım sorumluluğunu paylaşır. Hukuki güvenliğin gündelik karşılığı biraz da budur: İdarenin dün kabul ettiği bir işlemin bugün hangi şartlarda süreceğini bilebilmek.
Aile birliği gerekçesiyle görevlendirildiğini varsaydığımız bir çalışanı düşünelim. Eşiyle aynı şehirde yaşayabileceği süre bellidir. Çocuğunun okul düzenini buna göre kurmuştur. Görevlendirme süresi dolmadan dönmesi istenirse, değişen yalnızca görev yaptığı bina olmayacaktır. İkinci bir evin gideri, yeniden ayrılacak bir aile ve bozulan bakım düzeni de o kararın sonuçları arasındadır. Bunları hesaba katmak ayrıcalık tanımak sayılmaz.
Kamu hizmetinin personel ihtiyacı elbette planlanmalıdır. Bazı kurumların geçici görevlendirmeler yüzünden güç kaybetmesi de önlenmelidir. Ancak yeni görevlendirmeleri sınırlamak ile daha önce hukuka uygun biçimde kurulmuş işlemleri sona erdirmek ayrı kararlardır. İkincisi, mevcut onaya duyulan güvenin ayrıca değerlendirilmesini gerektirir.
Bu nedenle Cumhurbaşkanlığı, devam eden görevlendirmelerin durumunu gecikmeden açıklığa kavuşturmalı. Benim savunduğum çözüm, değişiklikten önce usulüne uygun onaylanmış görevlendirmelerin, bu yeni sınırlama nedeniyle süreleri dolmadan sona erdirilmesini önleyen açık bir geçiş hükmüdür. Süre uzatımı ve yeni başvuru ise yeni kurallara göre ele alınabilir. Böylece geçmişte verilen onay korunurken gelecekteki uygulamanın sınırı da belirlenir.
Çalışanın mazeretini değerlendirme dışında bırakan yaklaşımın başka bir örneği, taşerondan sürekli işçi kadrosuna geçirilenlerin yer değiştirme meselesinde karşımıza çıktı. Anayasa Mahkemesi, bu işçilerin çalıştırıldıkları teşkilat ve birime bağlı tutulmasını sağlayan ibareyi iptal etti. Kararın merkezinde, makul nedenlere dayanan taleplerin iş ve kadro şartları içinde değerlendirilebilmesi ve verilen kararların yargı denetimine açık olması var.
Burada tarih konusunda doğru konuşmak gerekiyor. 9 Mart 2026’da yayımlanan kararın iptal hükmü, dokuz aylık erteleme nedeniyle 9 Aralık 2026’da yürürlüğe girecek. Dolayısıyla bugün mesele, yürürlüğe girmiş bir iptal hükmünün uygulanmaması olarak anlatılamaz. Karar ayrıca bütün 4/D işçilere koşulsuz ve otomatik tayin hakkı tanımıyor.
Bununla birlikte, çalışanların çözüm için aralık ayını beklemesi gerektiği kanaatinde değilim. Mahkemenin belirlediği yürürlük tarihi idari bir açıklamayla değiştirilemez; fakat kararın gerekçesine uygun yasal düzenlemenin daha erken yapılmasının önünde bu ertelemeden kaynaklanan bir engel yok. Yasama ve ilgili idareler hazırlıklarını hızlandırmalı. Sağlık ve aile birliği gibi mazeretlerin hangi ölçütlerle değerlendirileceği bir an önce belirlenmeli. Kararın açtığı imkân, yeni bir belirsizlik dönemine dönüşmemeli.
Sözleşmeli personelle sürekli işçinin hukuki statüsü farklı. Buna rağmen iki meselede de aynı yönetim sorumluluğu karşımıza çıkıyor: Çalışanın somut durumuna cevap verebilmek. Birinde verilmiş onayın geleceği, diğerinde yer değiştirme talebinin değerlendirilebilmesi söz konusu. Her ikisini de yalnızca personel dağılımı hesabıyla ele almak eksik kalır.
Devlet, kendi verdiği onaya güvenen çalışana anlaşılır bir geçiş sunabilmeli. Mazeretini anlatan işçiye de talebinin hangi şartlarda değerlendirileceğini söyleyebilmeli. İnsanlardan görevlerini öngörülebilir biçimde yapmalarını beklerken, onların çalışma düzenini yoruma ve bekleyişe bırakmayı makul bulmuyorum.