Allah kimseyi evladıyla sınamasın. Çünkü evlat söz konusu olduğunda yürek başka konuşur, merhamet başka çalışır, insanın içi başka türlü dağılır. Fakat tarih bize şunu da öğretir: Devlet adamlığı, tam da bu en ağır imtihan anında ortaya çıkar.

Hz. Ömer’e nispet edilen ibretlik rivayetlerden biri bunu anlatır. Oğlu Abdurrahman’ın Mısır’da işlediği bir hata sebebiyle cezalandırıldığı, buna rağmen Hz. Ömer’in evlat söz konusu olduğunda bile iltimas şüphesine yer bırakmak istemediği aktarılır. Rivayetin hafızada bıraktığı büyük ders şudur: Müslüman yönetici için evlat hatırı, adaletin önüne geçemez.

İşte devlet adamlığı tam burada başlar. Herkes uzaktakine hukuk tavsiye edebilir. Herkes başkasının dosyasında adalet çağrısı yapabilir. Asıl mesele, adalet terazisi gelip kendi kapına dayandığında ne yaptığındır. Çünkü devlet yönetmek, sadece yetki kullanmak değil; kendi yüreğin yansa da hukukun çizgisini bozmamaktır.

Bir baba evladını sever. Bir kardeş kardeşini korumak ister. Bir dost, dostunun elinden tutar. Bunlar hayatın tabiatında vardır. Fakat devlet görevi, insanın en doğal duygularına bile bir sınır çizer. O sınırın adı hukuktur. Devlet, yakınlığı adaletin önüne koymak için değil; hakkı, kişisel bağların üstünde tutmak için vardır.

Burada hiç kimseyi peşinen suçlamıyor, itham etmiyor, yargılamıyorum. Nihai hükmü verecek olan yargıdır. Benim dikkat çektiğim husus, devlet adamlığının en zor zamanlarda bile adalet karşısında nasıl bir tavır alması gerektiğidir.

Çünkü bir ülkede insanlar “Güçlü olan yine korunur mu?” diye düşünmeye başlamışsa, orada yalnızca bir dosya tartışılmıyor demektir. Orada devlet ahlakı sorgulanıyor demektir. Adaletin gecikmesi kadar, adaletin nüfuz gölgesinde kaldığı kuşkusu da toplumu çürütür. Kamu vicdanını yaralayan şey bazen sadece suç iddiası değil, o iddianın örtülüp örtülmediğine dair şüphedir.

Devlet adamlığı, kendi duygusunu geri çekebilme iradesidir. Makamını aile kalkanına çevirmemektir. Telefonun, imzanın, nüfuzun, çevrenin ve kapalı kapıların gücünü hukuk üstünde kullanmamaktır. Çünkü devletin verdiği yetki şahsi sadakatin emrine verilmiş bir imtiyaz değildir. O yetki, milletin hakkını korumak için emanet edilmiştir.

Bu yüzden şu cümle sadece bir söz değil, devlet ahlakının özüdür: Oğlun da olsa, kardeşin de olsa, dostun da olsa; onun hatırı için hukuku eğip bükmüyorsan devlet adamısın.

Bunu yapabiliyorsan makamı taşımış olursun. Bunu yapamıyorsan makam seni taşımış olur. Aradaki fark budur. Biri devlete omuz verir, diğeri devleti kendi korkularının ve yakınlıklarının arkasına saklar.

Bir ülkenin gerçek büyüklüğü, güçlüye de ayrıcalık tanımamasında gizlidir. Hukuk sadece garibana cesursa eksiktir. Sadece isimsiz insanlara işliyorsa eksiktir. Ancak en yakına da uzanabiliyorsa gerçekten vardır. Ancak nüfuz sahibinin kapısını da çalabiliyorsa adalet adını hak eder.

Devlet görevinde bulunan herkes bunu kalbinin en derin yerine yazmalıdır. Çünkü makam geçer, koltuk boşalır, kalabalıklar çekilir, unvan unutulur. Geriye yalnızca şu soru kalır: Elindeki yetkiyi adalet için mi kullandın, yoksa yakınlarını korumak için mi?

İşte insanı tarihin önünde ayakta ya da mahcup bırakan cevap budur.