Ne zaman birisi çıkıp da “mutsuzum” dese, nedense aklıma ilkokul üçüncü sınıftaki hâlim gelir. O günü, o duyguyu hatırlar ve bugün bulunduğum yerden kendime gülümserim.

Babamın memuriyet yaptığı Doğu Karadeniz’de bir köyde yaşıyorduk. İlkokul üçüncü sınıftaydım. Okula birlikte gidip geldiğim, bütün oyunlarda vazgeçilmezim olan arkadaşımın babası ona bir spor ayakkabı almıştı. Bana ise alınamamıştı. Devlet memuru olan babam, her zamanki mahcubiyetle “sonra” demişti.

İşte o “sonra” kelimesiyle birlikte, kendimi dünyanın en mutsuz insanı ilan etmiştim.

Çünkü o yaşta mutluluğun tek şartı spor ayakkabıydı. O zamana kadar hiç spor ayakkabım olmamıştı. Ayakkabı deyince aklıma hep kara lastikler gelirdi. Adeta sadık yârimdi kara lastiklerim. Bir de kara lastiği küçümsememek gerekir. Hem benim hayatımda hem de o dönemin neredeyse bütün insanlarının hayatında önemli bir yeri vardı. Özellikle Orta ve Doğu Karadeniz’in yağışlı coğrafyasında, çay ve fındık bahçelerinde en kullanışlı ayakkabıydı. Yağmurda bastıkça “cork cork” diye ses çıkarırdı ama iş görürdü.

Aslında mutsuzluğumun sebebini kendim icat etmiştim. Şartı da ben koymuştum, vazgeçilmezliği de.

O günlerde mutluluğum için yalnızca bir spor ayakkabı yeterliydi. Bugün dönüp bakıyorum; liste uzadıkça uzamış. Ne zaman kendime ya da aileme bir ayakkabı alsam, aradan yıllar geçmesine rağmen o günleri mutlaka hatırlarım. İçimde hâlâ bir heyecan belirir. Ardından, anne babamın bir zamanlar benim için daha güzel ayakkabılar alma çabasını düşünürüm.

Şimdiki ihtiyaç listem ise sürekli kabarıyor. Ama fark ettim ki, liste uzadıkça mutluluk azalıyor. Bu yüzden yıllar içinde listeyi kısaltmayı öğrendim. Hayata daha olumlu bakmaya çalışıyorum. Çünkü insanlığın bu dünyadaki en temel amacı mutlu olmak, saadete ulaşmak ve mesut bir hayat sürmektir. İnsan, en çok bunu ister, bunun hayalini kurar ve ömrü boyunca bunun peşinden koşar.

Türk Dil Kurumu mutluluğu, “Bütün özlemlere eksiksiz ve sürekli olarak ulaşılmaktan duyulan kıvanç durumu” olarak tanımlar. Tanım yerindedir ama kuşkusuz herkesin kendine göre bir mutluluk tarifi vardır.

İnsan, her şeyin en iyisini, en güzelini, en tatlısını, en lezzetlisini ister. Çoğu zaman bunlara sahip olursa mutlu olacağını sanır. Aslında dünyadayken cenneti yaşamak ister. Oysa bu beklenti ne gerçekçidir ne de sürdürülebilirdir.

Mutluluğun en çok arzulandığı ve en yoğun yaşandığı yer hiç şüphesiz ailedir. Ama bu mutluluk sadakatle, emekle ve anlayışla inşa edilir. İnancına uygun yaşayan, kabiliyetine ve yeteneğine uygun bir işte çalışan ve gönlüne hitap eden bir eşle hayatını paylaşabilen kişi gerçek anlamda mutlu sayılabilir.

Kısacası mutluluğu uzaklarda, başkalarında, olağanüstü olaylarda aramamak gerekir. Onu insan kendi içinde üretmenin yollarını bulmalıdır. Kadir kıymet bilen biri için etrafına bakmak bile başlı başına bir mutluluk sebebidir.

Eğer mutluluk parayla satılabilen bir nesne olsaydı, zenginler onu istedikleri kadar satın alır, fakirler ise dünyanın en mutsuz insanları olurdu. Oysa mutluluk; kıvrak bir zekâyla keşfedilir, gönülde üretilir, paylaşıldıkça çoğalır ve dostlarla bölüşüldükçe kalıcı hâle gelir.

Anlatılır ki, bir zamanlar çok mutsuz bir kral varmış. Ne yapsa, nasıl yaşasa bir türlü mutlu olamazmış. Bu duruma çare arayan bilge bir kişi, krala şu tavsiyede bulunmuş:

“Hayatı boyunca hep mutlu olmuş, hiç üzülmemiş bir adam bulun ve onun gömleğini giyin. Ancak o zaman mutlu olabilirsiniz.”

Kral, adamlarına emir vermiş. Ülke didik didik aranmış. Ama “Ben hep mutluyum” diyen birine rastlanmamış. Tam umutlar tükenmişken, bir dağ başında yaşayan garip bir çoban bulunmuş. Çoban şöyle demiş:

“Evet, ben hep mutluyum. Mutsuz olduğum bir zamanı hatırlamıyorum.”

Kralın adamları defalarca sormuş, çevresine danışmış. Herkes çobanın doğru söylediğini teyit etmiş. Bunun üzerine durumu anlatmışlar ve gömleğini istemişler.

İşte tam o an, çoban hayatında ilk kez mutsuz olmuş. Büyük bir mahcubiyetle şu cevabı vermiş:

“Benim hiç gömleğim olmadı ki…”