Türkiye son günlerde büyük bir fon krizini konuşuyor. Konu ilk bakışta oldukça teknik görünüyor. Fonlar, hisseler, likidite, fiili dolaşım, tasfiye…

Fakat mesele aslında hepimizin anlayabileceği kadar basit.

İnsanlar paralarını yatırım fonlarına koydu. Fonlar bu paralarla çeşitli yatırımlar yaptı. Bazı fonlar belirli hisselerde çok büyük pozisyonlar oluşturdu.

Her şey piyasa yükselirken güzel görünüyordu.

Fonların değeri artıyordu. Yüksek getiriyi gören yeni yatırımcılar geliyordu. Yeni para geldikçe sistem daha da büyüyordu.

Sonra insanlar paralarını çekmek istedi.

Sorun burada ortaya çıktı.

Çünkü bir malın fiyatının olması başka şeydir. O fiyattan alıcı bulabilmek başka şeydir.

Bir evinizin değeri 10 milyon lira olabilir. Fakat bugün satmanız gerekiyorsa aynı parayı bulamayabilirsiniz.

Fonlarda yaşanan sorunu böyle düşünün.

Bazı fonların elinde büyük miktarda hisse vardı. Ancak bu hisselerin piyasadaki alıcısı sınırlıydı.

Fonun ekranındaki değer yüksek görünüyordu.

Fakat milyarlarca liralık hisseyi aynı değerden satmak kolay değildi.

İnsanlar çıkmak isteyince nakit gerekti.

Nakit için hisse satılması gerekiyordu.

Satış arttıkça fiyat düştü.

Fiyat düştükçe fonların değeri geriledi.

Düşüşü gören başka yatırımcılar da parasını istedi.

Böylece sorun büyüdü.

Sonunda devlet müdahale etmek zorunda kaldı.

Bazı fonlarda işlemler durduruldu. Tasfiye süreçleri başladı. Soruşturmalar açıldı. Para hareketleri incelenmeye başladı.

Buraya kadar yaşananlar anlaşılabilir.

Fakat asıl tartışma bundan sonra başlamalı.

Çünkü bu kadar büyük bir yapı birkaç haftada oluşmadı.

Yıllar içinde büyüdü.

İşte vatandaşın sorması gereken soru burada.

Bu büyüme olurken kim izliyordu?

Bugün sıradan vatandaş küçük bir para transferi yaptığında sistem bunu görüyor.

Bankadan para gönderiyorsunuz.

Açıklama yazıyorsunuz.

Bazı işlemler sorgulanabiliyor.

Kripto para göndermek istediğinizde daha da sıkı kontrollerle karşılaşabiliyorsunuz.

Bazen 30 dolarlık transfer bile bekleyebiliyor.

Kimlik doğrulaması istenebiliyor.

Paranın kaynağı sorulabiliyor.

Bunların yapılmasına karşı değilim.

Suç gelirleri elbette takip edilmeli.

Kara para mutlaka araştırılmalı.

Vergi kaçakçılığıyla mücadele edilmeli.

Fakat vatandaşın başka bir soru sormaya da hakkı var.

30 doları görebilen sistem, milyarlar büyürken ne yaptı?

Meseleyi yalnızca “30 milyar dolar kayboldu” diye anlatmak doğru olmaz.

Konuşulan büyüklüğün tamamı kayıp para değildir.

Hele tamamına suç geliri demek mümkün değildir.

Fakat ortaya çıkan finansal yapının büyüklüğü tartışılmaz.

Bu nedenle mesele rakamdan daha büyük.

Mesele denetimin zamanlaması.

Daha da önemlisi, bazı riskler daha önce fark edilmişti.

Yani kimse “Bir sabah uyandık ve bunu gördük” diyemez.

Burada yurtdışından gelen uyarılar ayrıca düşündürücü.

Uluslararası piyasa kuruluşları Türkiye’deki bazı uygulamalara dikkat çekti.

Özellikle hisselerin gerçek dolaşımı sorgulandı.

Bazı işlemler ve piyasa yapıları tartışmaya açıldı.

Ardından Türkiye’de de düzenlemeler sıkılaştırıldı.

Şimdi çok basit bir soru soralım.

Yurtdışından bu uyarılar gelmeseydi ne olacaktı?

Sistem aynı şekilde devam mı edecekti?

Fonlar daha fazla mı büyüyecekti?

Aynı hisselerde daha büyük yığılmalar mı oluşacaktı?

Risk daha kaç ay fark edilmeden taşınacaktı?

Bunların cevabını bilmiyoruz.

Fakat devletin bilmesi gerekiyor.

Çünkü mesele yalnızca geçmişi suçlamak değildir.

Bir sonraki krizi önlemek daha önemlidir.

Üstelik elimizde teknoloji var.

MKK’da veriler bulunuyor.

Takasbank’ta kayıtlar bulunuyor.

Borsa İstanbul işlemleri görüyor.

SPK fonların portföylerini takip ediyor.

Bankalar para hareketlerini kaydediyor.

Yani veri yok değil.

Sorulması gereken şey verinin nasıl kullanıldığıdır.

Bir fon belirli bir hissede aşırı büyüyorsa sistem alarm vermeli.

Bir hisseyi birkaç fon birlikte taşıyorsa sistem bunu görmeli.

Fonun elindeki hisseler kolay satılamıyorsa risk hesaplanmalı.

Fon hızla büyüyorsa sebebi incelenmeli.

Getiri piyasanın çok üzerine çıkıyorsa soru sorulmalı.

Bunun için yıllarca beklemek gerekmiyor.

Bugünün bilgisayarları bunu her gece hesaplayabilir.

Hatta her saat hesaplayabilir.

Daha basit anlatalım.

Devlet fonlara şu soruyu sormalı:

“Yarın yatırımcıların yüzde 20’si parasını isterse ne yapacaksın?”

Cevap hazır olmalı.

Sonra ikinci soru gelmeli:

“Elindeki büyük hisseler yüzde 30 düşerse ne olacak?”

Üçüncü soru daha önemli:

“Herkes aynı anda satış yaparsa paranı nasıl ödeyeceksin?”

Bankalara yıllardır benzer stres testleri uygulanıyor.

Fon dünyasında da aynı ciddiyet gerekiyor.

Bir başka ders daha var.

Denetim yalnızca kurala uyulup uyulmadığını kontrol etmek değildir.

Bazen herkes kurallara uyarken bile risk büyüyebilir.

Kâğıt üzerinde her şey düzgün görünebilir.

Fakat sistem içeriden kırılganlaşabilir.

Devletin görevi bunu önceden görmektir.

Yangın çıktıktan sonra itfaiye göndermek elbette gereklidir.

Daha değerlisi yangının çıkmasını engellemektir.

Türkiye bu krizi yalnızca birkaç fonu tasfiye ederek kapatmamalı.

Bağımsız ve kapsamlı bir inceleme yapılmalı.

Kim, hangi tarihte, neyi biliyordu?

İlk alarm ne zaman geldi?

Hangi kurum hangi veriyi gördü?

Neden müdahale edilmedi?

Edildiyse neden yeterli olmadı?

Yurtdışındaki uyarılar kararları hızlandırdı mı?

Bunların cevapları kamuoyuyla paylaşılmalı.

Çünkü burada cezadan daha değerli bir şey var.

Ders çıkarmak.

Bir sonraki fon krizi aynı şekilde yaşanmamalı.

Aynı veriler yıllarca masalarda beklememeli.

Kurumlar birbirinden habersiz çalışmamalı.

Denetim yalnızca küçük işlemlerde güçlü görünmemeli.

Vatandaş 30 dolar gönderirken sistem alarm veriyorsa buna itiraz etmeyebilir.

Fakat aynı vatandaşın başka bir beklentisi vardır.

Milyarlar büyürken de alarm çalsın.

Hatta önce orada çalsın.

Çünkü güçlü devlet küçük parayı sorgulayan devlet değildir.

Büyük riski küçükken görebilen devlettir.