Ağrı’nın Hamur ilçesinde görev yapan öğretmen Irmak Ayşe Koparan’ın hayatını kaybetmesi, yalnızca bir adli vaka olarak görülmemeli. Kesin ölüm nedeni ve olayın tüm yönleri ancak resmi soruşturma ve otopsi sonuçlarıyla netleşecektir. Ancak kamuoyuna yansıyan iddialar, göz ardı edilmemesi gereken daha büyük bir soruna işaret ediyor: Kamuda mobbing, yalnızlaştırma ve çalışanların psikososyal yükleri.

Bir öğretmenin, bir hekimin, bir hemşirenin, bir memurun, bir polisin, bir işçinin ya da herhangi bir kamu çalışanının yaşadığı çaresizlik yalnızca bireysel bir mesele değildir. Bu, doğrudan devletin kurumsal sağlığını ilgilendiren ciddi bir meseledir.

Ağrı’da genç öğretmen Irmak Ayşe Koparan’ın hayatını kaybetmesinin ardından gündeme gelen iddialar, hepimizin önüne ağır bir soru koyuyor: Kamu kurumlarında çalışanların sesi gerçekten duyuluyor mu?

Elbette ölüm nedeni, olayın adli boyutu ve iddiaların doğruluğu resmi soruşturmayla ortaya çıkacaktır. Ancak şurası açık: Bir kamu çalışanı “zorlanıyorum”, “baskı görüyorum”, “görev yerim beni tüketiyor”, “dilekçelerime cevap alamıyorum” diyorsa, bu ses bürokratik raflarda kaybolmamalıdır.

Türkiye, mali denetim konusunda nasıl Sayıştay, Maliye, müfettişlik, iç denetim ve teftiş mekanizmalarına sahipse; kamu çalışanlarının memnuniyeti, psikolojik güvenliği ve mobbing iddiaları konusunda da aynı ciddiyette bağımsız denetim mekanizmasına sahip olmalıdır.

Bugün kamu kurumlarında bütçenin nasıl harcandığı denetleniyor. Peki insanın nasıl yıprandığı kim tarafından denetleniyor?

Bir kurumda ödenek kalemleri, ihale dosyaları, taşınır kayıtları tek tek incelenirken; o kurumda çalışanların huzuru, yöneticilerin tutumu, mobbing iddiaları, keyfi görevlendirmeler, cevapsız bırakılan dilekçeler, sistematik dışlama ve psikolojik baskı neden aynı ciddiyetle incelenmiyor?

Devlet yalnızca binayı, bütçeyi, aracı, demirbaşı değil; çalışanının ruhunu da korumak zorundadır.

Bu nedenle Türkiye’de ivedilikle bağımsız, güçlü ve yaptırım yetkisine sahip bir “Kamu Çalışanı Memnuniyeti ve Mobbing Denetim Kurumu” kurulmalıdır.

Bu kurum göstermelik bir danışma birimi olmamalıdır. Sadece rapor yazıp raflara kaldıran, tavsiye kararlarıyla yetinen, bürokrasinin yumuşak minderlerinde etkisiz kalan bir yapı hiç olmamalıdır.

Bu kurum bağımsız çalışmalı, şikâyetleri doğrudan kabul etmeli, kamu çalışanlarına gizlilik güvencesi sağlamalı, gerekli gördüğünde kurumlara habersiz denetim yapabilmeli, yöneticilerin kararlarını inceleyebilmeli, görevlendirme ve tayin süreçlerini araştırabilmeli, mobbing iddialarında tanık dinleyebilmeli, belge isteyebilmeli ve sonuçta bağlayıcı karar verebilmelidir.

Daha açık söyleyelim: Bu kurumun ceza önerme, disiplin süreci başlatma, idari tasarrufları durdurma, yöneticiler hakkında soruşturma talep etme ve ağır ihmal durumlarında dosyayı savcılığa taşıma yetkisi olmalıdır.

Aksi halde mobbing, kurum koridorlarında fısıltı olarak kalır; mağdur susar, fail güçlenir, sistem de bu sessizliğe alışır.

Kamuda düzenli ve bağımsız çalışan memnuniyeti anketleri yapılmalıdır. Bu anketler kurumların kendi insan kaynakları birimlerince değil, bağımsız ve güvenilir bir yapı tarafından yürütülmelidir. Çalışanlar kimliklerinin ortaya çıkmayacağından emin olmalı; baskı görmeden, fişlenme korkusu yaşamadan, yöneticisine karşı açıkça değerlendirme yapabilmelidir.

Her kamu kurumunun çalışan memnuniyeti karnesi olmalıdır.

Nasıl ki mali tablolar, faaliyet raporları, performans göstergeleri yayımlanıyorsa; kurumların çalışan memnuniyeti, mobbing şikâyet sayısı, çözülen başvuru oranı, yönetici davranışları, personel devir hızı, mazeret taleplerine yaklaşımı ve çalışma barışı da düzenli biçimde ölçülmelidir.

Çünkü kötü yönetilen bir kurum yalnızca bütçe kaybı üretmez; insan kaybı da üretir.

Bazen bir çalışanın dilekçesine cevap verilmemesi, bir insanın hayata tutunma bağlarından birini koparabilir. Bazen keyfi bir görevlendirme, yalnızca idari işlem değil, bir hayatı altüst eden ağır bir yük olabilir. Bazen mobbing, görünmez bir idari şiddete dönüşür.

Devletin görevi bu görünmez şiddeti görünür kılmaktır.

Irmak Ayşe Koparan’ın ardından gündeme gelen iddialar bütün yönleriyle araştırılmalıdır. Görev yeri değişikliği talepleri ne oldu? Dilekçeleri gerçekten karşılıksız mı kaldı? Çalışma koşulları ne ölçüde zorlayıcıydı? Ulaşım imkânları nasıldı? Yöneticiler hakkında gündeme gelen iddialar doğru mu? Daha önce benzer şikâyetler yapılmış mıydı?

Bu sorular cevapsız kalmamalıdır.

Çünkü adalet yalnızca ölümden sonra dosya açmak değildir. Asıl adalet, insan hayattayken onun çığlığını duyabilmektir.

Kamuda mobbing iddiaları “kişisel anlaşmazlık”, “kurum içi mesele”, “iş yoğunluğu” ya da “uyum sorunu” denilerek geçiştirilemez. Hele eğitim, sağlık ve güvenlik gibi insan hayatına doğrudan temas eden alanlarda çalışanların tükenmişliği, ülkenin geleceğini de etkiler.

Tükenmiş bir öğretmen sınıfa, tükenmiş bir hekim hastaya, tükenmiş bir memur vatandaşa sağlıklı hizmet veremez.

Bu yüzden kamu çalışanının memnuniyeti lüks değildir. Devlet kapasitesinin temel göstergesidir.

Bugün yapılması gereken bellidir: Her kamu kurumunda çalışan memnuniyeti düzenli olarak ölçülmeli, mobbing iddiaları bağımsız biçimde araştırılmalı, yöneticiler yalnızca mevzuat bilgisiyle değil insan yönetimi becerisiyle de değerlendirilmelidir.

Kamu yönetiminde yeni bir denetim başlığı açılmalıdır: İnsan denetimi.

Çünkü devletin en kıymetli kaynağı ne bina ne bütçe ne de tabela değeridir. Devletin asıl gücü, onun adına görev yapan insanların huzuru, güveni ve adalet duygusudur.

Eğer bir kamu çalışanı, çalıştığı kurumda kendisini yalnız, değersiz, duyulmamış ve çaresiz hissediyorsa; orada yalnızca bir personel sorunu yoktur. Orada devlet aklının müdahale etmesi gereken derin bir yönetim sorunu vardır.

Irmak öğretmenin ardından yükselen bu acı ses, sadece bir başsağlığı mesajıyla geçiştirilemez.

Bu olay bir milat olmalıdır.

Kamuda mobbing iddiaları için güçlü, bağımsız ve yaptırım yetkisine sahip bir denetim kurumu kurulmalıdır.

Çalışan memnuniyeti, kamu yönetiminin asli performans göstergelerinden biri haline getirilmelidir.

Dilekçeler raflarda, insanlar çaresizlikte, iddialar sosyal medyada kaybolmamalıdır.

Devlet, çalışanının sesini duymalıdır.

Çünkü duyulmayan her çığlık, bir gün hepimizin vicdanına çarpan ağır bir sessizliğe dönüşür.