Bir ülkede adalet yalnızca mahkeme salonlarında aranmaz. Bazen yıllardır açılmayan bir dosyanın kapağında, bazen cevapsız kalmış bir annenin gözlerinde, bazen de toplumun diline yerleşmiş o ağır cümlede aranır: “Buna kimse dokunamaz.”

Adalet Bakanı Akın Gürlek’in önündeki en zor meselelerden biri tam da bu cümleyi Türkiye’nin hafızasından silmek.

Mesele parti değil. İktidar değil. Muhalefet hiç değil.

Mesele devletin adalet terazisinin, karşısındaki kişinin adına ve gücüne bakmadan tartıp tartmadığıdır.

Türkiye uzun yıllar boyunca faili meçhulleri, karanlıkta kalmış olayları, yıllarca sonuçlandırılamayan soruşturmaları konuştu. Bazı dosyalar hukuken kapanmış olsa bile toplumun vicdanında kapanmadı. Çünkü insanların adaletten beklediği yalnızca bir karar değildir.

Cevaptır.

Kim yaptı?

Neden yaptı?

Kim korudu?

Neden bulunamadı?

Bu sorular cevapsız kaldığında söylentiler gerçeğin yerini almaya başlar. Sonra kahvehane masasında anlatılan bir cümle, mahkeme kararından daha fazla inanılır hâle gelir. İşte hukuk açısından en tehlikeli eşik budur.

Montesquieu, adalet fikrinin devlet düzeninin süsü değil, taşıyıcı kolonu olduğunu yüzyıllar önce anlatmıştı. Kolon çatladığında tavandaki avizeyi değiştirmenin pek anlamı yoktur.

Türkiye’nin ihtiyacı da burada başlıyor.

Akın Gürlek’in son dönemde verdiği görüntüde önemli bulduğum taraf, dokunulmayan alan bırakmama iradesidir. Yıllardır konuşulan dosyaların üzerine gidilmesi, kamuoyunun cevabını beklediği olayların yeniden gündeme alınması ve “kim olursa olsun” duygusunun güçlendirilmesi, herhangi bir siyasi görüşün değil hukuk devletinin meselesidir.

Çünkü adalet seçici olduğunda adalet olmaktan çıkar.

Burada Bakan’ı övmek için siyasi bir yakınlığa ihtiyaç yok. Tam tersine, hukuk konusunda takdir de eleştiri de siyasetin birkaç adım dışında durabilmeli.

Doğru yapılan işe doğru demek gerekir.

Bir savcı dosyayı açarken karşısındaki soyadına bakmıyorsa…

Bir soruşturma yıllar önce gerçekleşmiş diye rafa kaldırılmıyorsa…

Toplumda “oraya kadar gidemezler” denilen yere hukuk gidebiliyorsa…

Orada devlet biraz daha devlet olur.

Elbette adalete güven bir sabah açıklanan genelgeyle kurulmaz. Birkaç operasyonla da kurulmaz. Güven çok nazlı bir şeydir. Yıllarca kırılır, sonra milim milim geri gelir.

Bir vatandaşın adliyeden çıktığında söylediği tek bir cümlede ölçülür:

“Kim olduğuma değil, haklı olup olmadığıma baktılar.”

Asıl büyük reform budur.

Akın Gürlek’in önündeki tarihî fırsat da burada yatıyor. Türkiye’de yıllardır kullanılan “adalet güçlüye işlemiyor”, “bazı dosyalara dokunulamıyor”, “bazı isimlerin üzerine gidilemiyor” cümlelerini yalnızca sözle değil, dosyalarla hükümsüz bırakmak.

Başarabilirse geriye bir bakandan daha fazlası kalır.

Çünkü devletlerin hafızasında makam sahiplerinin isimleri zamanla solar.

Açılan dosyaların kapağında ise parmak izi kalır.