Çanakkale yalnızca askerî bir savunmanın tarihi değildir. Aynı zamanda büyük bir sağlık organizasyonunun tarihidir. Bu organizasyonun en az anlatılan aktörlerinden biri hemşirelerdir.

Onları yalnızca “fedakâr kadınlar” diye anmak yetmez. Çünkü yaptıkları iş merhametten daha fazlasını gerektiriyordu. Eğitim, disiplin ve klinik sorumluluk istiyordu.

Osmanlı sağlık sistemi bunun eksikliğini daha önce görmüştü. Balkan Savaşları önemli bir kırılma yarattı. Çok sayıda yaralı, yetişmiş hastabakıcı ihtiyacını görünür kıldı.

Bu dönüşümde Besim Ömer Paşa önemli bir isimdi. Hastabakıcılığı bağımsız bilgi gerektiren bir alan olarak görüyordu. Eğitimli kadın hastabakıcıların yetişmesini özellikle destekledi.

Hilâl-i Ahmer çevresinde kurslar düzenlenmeye başladı. 1914 yılındaki kursa elli kadın katıldı. Bunların yirmi yedisi eğitimi başarıyla tamamladı.

Bu rakam küçük görünebilir.

Fakat meslek tarihi açısından anlamı büyüktür. Çünkü gönüllü yardım giderek eğitimli bakıma dönüşüyordu. Çanakkale bu dönüşümün en ağır sınavlarından biri oldu.

Bu kuşağın en bilinen ismi Safiye Hüseyin Elbi’dir. Fakat hikâye yalnızca ona ait değildir.

Kerime Salahor da bu öncü kuşağın içindeydi. Münire İsmail de aynı tarihsel hareketin parçasıydı. Kaynaklar ikisinin de savaşlarda bakım hizmeti verdiğini gösteriyor.

Fatma Nesime Hanım da unutulmaması gereken isimlerdendir. Safiye Hüseyin’in kız kardeşiydi. O da hastabakıcılık eğitimlerine katılan öncü kadınlar arasındaydı.

İhsan Raif Hanım’ın adı da kayıtlarda karşımıza çıkar. Üstelik sağlık cephesinde yalnız Osmanlı kadınları bulunmuyordu. Yabancı sağlık çalışanları da hizmet veriyordu.

Anna Schwarz bunlardan biriydi.

Kaynaklarda hastalarının ona farklı bir isim verdiği anlatılır. Hastalar arasında “Pışpış Hemşire” olarak tanınmıştı. Marie Luise Becker de dönemin kayıtlarında geçen isimlerdendir.

Bu isimler bize önemli bir şeyi hatırlatıyor.

Çanakkale’nin sağlık tarihi tek bir kahramana indirgenemez. Burada giderek şekillenen bir bakım ağı vardı. Yerli ve yabancı sağlık çalışanları bu ağda görev aldı.

Hilâl-i Ahmer bu yapının merkezindeki kurumlardandı.

Çanakkale’de yaralanan askerlerin bir bölümü İstanbul’a taşınıyordu. Deniz ulaşımı bu nedenle hayati önem taşıyordu. Hastane ve nakliye vapurları sağlık zincirinin parçası haline geldi.

Safiye Hüseyin’in Reşit Paşa Vapuru’ndaki görevi bunun örneğidir. Ağır yaralıların bakımında görev aldı. Hizmeti cephe gerisindeki farklı noktalarda da devam etti.

Burada hemşirelik tarihinin önemli bir kavramı beliriyor.

Süreklilik.

Cerrah bir yaraya müdahale edebilir. Hekim hastayı değerlendirebilir. Fakat yaralının saatler süren yolculuğu devam eder.

Ağrı devam eder. Kanama yeniden başlayabilir. Ateş yükselebilir. Enfeksiyon gelişebilir.

Hastanın izlenmesi gerekir.

Bu nedenle bakım, tedavinin ardından gelen tali hizmet değildir. Tedavinin sürekliliğini sağlayan klinik süreçtir. Modern hemşirelik bilimi bugün bunu açık biçimde ortaya koyuyor.

Çanakkale yıllarında bugünkü bilimsel altyapı elbette yoktu. Antibiyotikler henüz klinik kullanımda değildi. Yoğun bakım kavramı bugünkü biçimiyle mevcut değildi.

Modern monitörizasyon da yoktu.

Bu nedenle insan gözlemi çok daha belirleyiciydi. Yaralının durumundaki değişimi bir insan fark etmek zorundaydı. Bakımın sürekliliği doğrudan insan emeğine dayanıyordu.

Burada tarihsel anlatımızı da sorgulamak gerekiyor.

Kadınların savaşlardaki sağlık hizmetleri genellikle şefkat üzerinden anlatılıyor. Bu yaklaşım dönemin toplumsal dilini de yansıtıyor. Ancak meslek tarihini açıklamakta yetersiz kalıyor.

Şefkat değerlidir. Fakat tek başına klinik yeterlilik değildir.

Bir yaralının bakımını yapmak bilgi gerektirir. Hijyen bilgisi gerektirir. Gözlem ve uygulama becerisi gerektirir.

Hemşireliğin meslekleşmesi tam olarak burada başlar.

Besim Ömer Paşa’nın eğitim girişimleri bu nedenle önemlidir. Mesele yalnızca daha fazla gönüllü bulmak değildi. Gönüllüyü eğitimli sağlık insanına dönüştürmek gerekiyordu.

Çanakkale bu ihtiyacı olağanüstü biçimde büyüttü.

Savaş sonrasında başlayan kurumsallaşma tesadüf değildir. Hemşirelik giderek okul temelli eğitime yöneldi. Cumhuriyet döneminde bu süreç yeni kurumlarla güçlendi.

1925’te Kızılay Hemşire Okulu açıldı.

Sonraki yıllarda eğitim daha sistematik hale geldi. Hemşirelik zamanla yükseköğretimin parçası oldu. Akademik bilgi üretimi de mesleğin temel unsurlarından birine dönüştü.

Bugün geldiğimiz nokta çok farklıdır.

Hemşire artık yalnızca verilen tedaviyi uygulayan kişi değildir. Klinik karar süreçlerinin aktif sağlık profesyonellerinden biridir. Hasta güvenliği açısından kritik sorumluluklar taşır.

Yoğun bakım bunun açık örneğidir.

Onkoloji de öyledir. Yenidoğan bakımı da aynı uzmanlığı gerektirir. Acil bakım ve toplum sağlığı da buna dahildir.

Bu nedenle Çanakkale’nin hemşirelerini bugünün kavramlarıyla küçültmemeliyiz.

Onları yalnızca “yardım eden kadınlar” olarak görmek yanlıştır. Aynı şekilde bugünkü profesyonel standartları geçmişe taşımak da hatalıdır.

Doğru olan, dönüşümü görebilmektir.

Safiye Hüseyin Elbi bu dönüşümün güçlü simgelerinden biridir. Kerime Salahor ve Münire İsmail de öyledir. Fatma Nesime ve diğerleri aynı hafızanın parçalarıdır.

Bazılarının hayatını ayrıntılı biliyoruz. Bazılarından ise yalnızca birkaç kayıt kalmıştır.

Belki asıl mesele de budur.

Savaş tarihimiz komutanların isimlerini büyük ölçüde korudu. Sağlık tarihimiz aynı başarıyı gösteremedi. Bakım veren birçok insan zamanla görünmez hale geldi.

Oysa Çanakkale’nin tarihini tamamlamak istiyorsak onları aramalıyız.

Çünkü cephede bir hayat kurtarıldığında hikâye bitmiyordu. Yaralı başka ellere teslim ediliyordu. O eller bazen bir cerrahın elleriydi.

Bazen de bir hemşirenin.

Çanakkale’nin görünmeyen sağlık cephesi tam orada başlıyordu.