Göğüs cerrahisini yalnızca akciğer kanseriyle yan yana koymak, göğüs kafesinin içinde olup biten koca bir dünyayı tek hastalığa sıkıştırmaktır.
Göğüs cerrahisi polikliniğine gelen her hasta kanser değildir.
Bunu özellikle söylüyorum. Çünkü yıllardır karşılaştığım en yerleşik kanaatlerden biri şu: Bir hasta göğüs cerrahisine yönlendirilmişse akla hemen kötü huylu bir hastalık geliyor.
Bazen hastanın yüzündeki endişeyi daha kapıdan girerken okuyorum.
“Hocam, beni size gönderdiler…”
Cümlenin devamı gelmiyor.
Oysa benim baktığım alan yalnızca akciğer tümörlerinden ibaret değil. Göğüs kafesi, insan bedeninin en hareketli ve en kalabalık bölgelerinden biri. Akciğerler var. Soluk borusu var. Göğüs duvarı var. Kaburgalar var. Diyafram var. Akciğer zarları var. İki akciğerin arasında, tıpta mediasten dediğimiz önemli bir bölge var.
Her birinin ayrı hastalığı, ayrı hikâyesi bulunuyor.
Akciğer kanseri elbette mesleğimizin önemli bir parçası. Tanı sürecinden evrelemeye, uygun hastalarda cerrahi tedaviye kadar göğüs cerrahının ciddi sorumluluğu var.
Ama kapımızdan yalnızca kanser hastaları girmiyor.
Akciğer zarında hava birikmesiyle ortaya çıkan pnömotoraks mesela. Halk arasında “akciğer sönmesi” diye bilinir. Genç, ince yapılı, hayatında ciddi bir hastalık yaşamamış biri bir sabah ani göğüs ağrısı ve nefes darlığıyla karşımıza çıkabilir.
Dün hiçbir şeyi yoktur.
Bugün göğsünde tüp vardır.
Tıp bazen insanın gelecek planlarını bir hastane koridorunda birkaç saatliğine susturur.
Göğüs boşluğunda sıvı veya iltihap birikimleri de çalışma alanımızdadır. Bazı hastalarda cerrahi drenaj gerekir. Bazılarında daha ileri girişimler gündeme gelir.
Bir başka başlık aşırı terlemedir.
Ellerinden sürekli ter damlayan bir gencin yaşadığını yalnızca “terleme” kelimesiyle anlatamazsınız. Tokalaşmaktan kaçınır. Kâğıt tutmakta zorlanır. Sosyal hayatı etkilenir. Uygun hastalarda cerrahi tedavi seçenekleri vardır.
Sonra göğüs duvarı hastalıkları gelir.
Doğuştan içeri çökmüş ya da dışarı doğru belirginleşmiş göğüs kafesi deformiteleri… Kaburga ve göğüs duvarı tümörleri… Travmalar… Kırıklar…
Trafik kazasında direksiyona çarpan göğüs ile yıllardır şekil bozukluğu nedeniyle aynaya bakmaktan kaçınan gencin yolu aynı cerrahi branşta kesişebilir.
Mediasten hastalıkları da vardır. Timus hastalıkları ve bu bölgede gelişen kistler ya da tümörler göğüs cerrahisinin alanına girebilir.
Soluk borusunun bazı hastalıkları da öyle.
Diyaframın kimi cerrahi sorunları da.
Bir de bronşektazi gibi seçilmiş hastalarda ameliyatın gündeme gelebildiği kronik akciğer hastalıkları var. Yıllarca enfeksiyon geçiren, balgam çıkaran, zaman zaman kanama yaşayan hastanın dosyası bazen eskimiş bir apartman merdiveni gibi kat kat önünüze serilir. Her basamakta başka bir hastane, başka bir film, başka bir antibiyotik.
Cerrahinin görevi her hastayı ameliyat etmek değildir.
Bence mesleğimizin en önemli taraflarından biri tam burada başlıyor.
Ne zaman ameliyat edeceğini bilmek kadar, ne zaman etmeyeceğini bilmek de cerrahidir.
Bugün birçok göğüs cerrahisi ameliyatı uygun hastalarda küçük kesilerden, video yardımlı veya robotik yöntemlerle gerçekleştirilebiliyor. Teknoloji değişiyor. Kesiler küçülüyor. Hastanede kalış süreleri bazı ameliyatlarda kısalıyor.
Fakat insanın korkusu pek değişmiyor.
Toplum bazen milimetrik ameliyat izini uzun uzun konuşuyor. Oysa benim masamda asıl mesele başka: Hastalık nerede, ne kadar ilerlemiş, ameliyat gerçekten gerekli mi ve hastaya hangi yöntem en fazla faydayı sağlayacak?
Cerrahi, kesi büyüklüğünden önce kararın doğruluğudur.
Göğüs cerrahisini yalnızca akciğer kanseriyle hatırlamak bu yüzden eksik kalıyor.
Ben göğüs kafesine baktığımda tek bir organ görmüyorum.
Birbirine komşu organları, damarları, sinirleri, kemikleri, zarları ve bunların arasında hayatını sürdüren insanı görüyorum.
İyi cerrahi bazen bir tümörü çıkarmaktır; bazen de neşteri hiç kaldırmamayı bilmektir.