Yıllardır aynı cümleyi duyuyorum: “Hocam, kolesterolüm normal. Spor da yapıyorum. Benim kalp krizi riskim neden olsun?”

İnsan bedeni laboratuvar kâğıdındaki birkaç rakamdan ibaret değil sevgili okurlarım.

Zayıf olabilirsiniz. Düzenli spor yapabilirsiniz. Hayatınız boyunca sigara içmemiş olabilirsiniz. LDL kolesterolünüz de normal sınırlar içinde çıkabilir.

Bunların hepsi çok değerli.

Ama hiçbiri kalp damar hastalığına karşı dokunulmazlık belgesi değildir.

Kalp krizi çoğu zaman o sabah başlayan bir hastalık değildir. Damar duvarındaki hikâye yıllar, hatta onlarca yıl önce başlamış olabilir. Siz işe giderken, çocuk büyütürken, tatil yaparken, sabah koşunuza çıkarken o süreç sessizce ilerleyebilir.

İnsan yaşlanır. Damar da yaşlanır.

Fakat herkesin damarı aynı hızda yaşlanmaz.

Modern kardiyolojinin giderek daha fazla üzerinde durduğu nokta tam da burası. Artık yalnızca “LDL kaç?” diye sormak yetmiyor. Kolesterolü taşıyan aterojenik parçacıkların toplam yükü de önem taşıyor. ApoB bazı kişilerde bu yük hakkında klasik lipid profilinin ötesinde bilgi verebiliyor.

Bir de Lp(a) var.

Lipoprotein(a) büyük ölçüde genetik olarak belirleniyor. Yaşam tarzınız örnek olacak kadar iyi olsa bile yüksek olabilir. Ailenizde genç yaşta kalp krizi veya damar hastalığı varsa bu ayrıntı daha da anlam kazanır.

Genetik bazen kapıyı çalmaz.

Anahtarı zaten cebindedir.

Üstelik kalbin kaderini yalnızca kolesterol yazmıyor. Yüksek tansiyon, kan şekeri bozuklukları, diyabet, böbrek hastalıkları, yaş, aile öyküsü, beslenme, uyku ve fiziksel aktivite birbirine ekleniyor.

Risk dediğimiz şey zaten biraz da budur.

Tek tek küçük görünen taşların yıllar içinde duvar örmesi.

İnsan zihni tek suçluyu sever. Yağlı yemek deriz. Kolesterol deriz. Sigara deriz. Suçluyu bulduğumuzu düşünüp rahatlarız.

Tıp ise bu kadar romantik değildir.

Sherlock Holmes’un önünde tek bir şüpheli olabilir. Kardiyoloğun önünde çoğu zaman yoktur.

Bu nedenle koruyucu kardiyolojinin geleceğini yalnızca hastalık ortaya çıktıktan sonra damar açmakta görmüyorum. Asıl büyük dönüşüm, hastalığı yıllar öncesinden daha doğru tanımakta olacak.

Kişiye özgü risk değerlendirmesi giderek önem kazanacak. Klasik kolesterol testlerinin yanında gerektiğinde ApoB ve Lp(a) gibi göstergeler, aile öyküsü, metabolik durum, böbrek sağlığı ve kan basıncı birlikte değerlendirilecek. Uygun kişilerde koroner arter kalsiyum skorlaması gibi yöntemler de risk tablosunu netleştirmeye yardımcı olabilecek.

Çünkü amaç herkesi hasta ilan etmek değil.

Kimin gerçekten risk altında olduğunu daha erken anlayabilmek.

Hipokrat’ın çağından beri hekimliğin en zor sorusu değişmedi: Hastalık ortaya çıktığında ne yapacağız?

Bugün buna başka bir soru eklemek zorundayız:

Ortaya çıkmadan neyi görebiliriz?

Sporunuzu yapın. Kilonuzu koruyun. Sigara içmeyin. Bunların değerini hiçbir ilaç küçültemez.

Fakat sağlık ile sağlıklı görünmek aynı şey değildir.

İnsan aynada yüzünü görür.

Kalp ise geçmişini damarlarında taşır.