Tıp, matematik değildir. İki kere iki her zaman dört etmez. Aynı hastalık, aynı ameliyat, aynı ilaç… Fakat iki farklı insan, iki farklı beden ve bazen iki farklı sonuç.
İnsan bedeni, laboratuvar camı değildir. Her şeyi önceden hesaplanabilen kusursuz bir makine hiç değildir. Bazen bütün tıbbi kurallar uygulanır, bütün önlemler alınır, bütün ekip elinden geleni yapar. Yine de hayat, hekimin hesabına uymayan bir yerden kırılır.
Elbette hekim hatası olur. İhmal de olur. Hukuk bunun için vardır. Kimsenin dokunulmazlığı olamaz. Fakat hukuk kuralları gözetilmeden hareket edildiğinde, adalet duygusu da zedelenir.
Bugün tartışılan mesele tam da budur.
Şanlıurfa’da görev yapan bir kadın hastalıkları ve doğum uzmanı, ameliyat sonrası yaşamını yitiren hastası nedeniyle tutuklandı. Hayatını kaybeden hanımefendiye Allah’tan rahmet, ailesine ve yakınlarına sabır diliyorum. Hiçbir hukuki tartışma, bir ailenin yaşadığı acıyı küçültemez.
Fakat acı ile hukuk birbirine karıştırılamaz.
Çünkü hukuk, acının en yoğun olduğu anda bile soğukkanlı kalmak zorundadır. Adalet, kalabalığın öfkesine göre değil; delile, usule ve kanuna göre yürür.
Sağlık Bakanlığı Hukuk Hizmetleri Genel Müdürlüğü, sağlık profesyonellerinin mesleklerini icra ederken yaptıkları tıbbi işlem ve uygulamalar nedeniyle yürütülecek ceza soruşturmalarında, Mesleki Sorumluluk Kurulu’nun izni olmadan adli sürecin başlatılamayacağını ve koruma tedbirlerine karar verilemeyeceğini kamuoyuna açık biçimde duyurdu.
Şimdi cevap bekleyen sorular ortada duruyor.
Mesleki Sorumluluk Kurulu’nun izni alındı mı?
Kanunda öngörülen muhakeme şartı yerine getirildi mi?
Tutuklama tedbirine hangi hukuki gerekçeyle başvuruldu?
Bu sorular yalnızca hekimlerin soruları değildir. Hukukun kendi kendisine sorması gereken sorulardır.
Çünkü tutuklama bir ceza değildir. Bir tedbirdir. Kaçma, delilleri karartma veya yargılamayı tehlikeye düşürme ihtimaliyle başvurulan ağır bir tedbir… Mesleğini sürdüren, adresi belli, kimliği belli, yıllarını hastalarına vermiş bir hekimin neden özgürlüğünden yoksun bırakıldığı kamuoyuna ikna edici biçimde anlatılmalıdır.
Aksi hâlde ameliyathanelere yalnızca neşter değil, korku da girer.
Korkuyla çalışan hekim riskli vakadan uzak durur. Zor ameliyatı başkasına bırakır. Genç doktor cerrahi branş seçmez. Kadın doğum, beyin cerrahisi, kalp damar cerrahisi gibi ağır sorumluluk taşıyan alanlar zamanla ıssızlaşır.
Sonra ne olur?
Bir hastane tabelası yerinde durur. Ameliyathane lambaları yanar. Cihazlar çalışır. Fakat o masaya elini uzatacak hekim bulunamaz.
İşte o gün toplum, bir hekimin tutuklanmasının yalnızca bir kişiyi ilgilendirmediğini acı biçimde anlar.
Hekimler potansiyel suçlu değildir. Her ölüm cinayet, her komplikasyon ihmal, her kötü sonuç kusur sayılamaz. Tıbbın doğasında risk vardır. Hukukun görevi bu riski inkâr etmek değil; kusur ile komplikasyonu, ihmal ile kaçınılmaz sonucu birbirinden ayırmaktır.
Biz hekimler için ayrıcalık istemiyoruz.
Dokunulmazlık istemiyoruz.
Hesap vermemek hiç istemiyoruz.
İstediğimiz şey, kanunun herkese tanıdığı güvencelerin hekimlerden esirgenmemesidir. Bilirkişi incelemesi yapılmadan, tıbbi süreç bütün yönleriyle değerlendirilmeden, kusur ortaya konmadan bir hekimin suçlu muamelesi görmemesidir.
Adalet Bakanlığı ve Hâkimler ve Savcılar Kurulu bu süreci titizlikle incelemelidir. Sağlık Bakanlığı da kendi açıkladığı hukuki çerçevenin uygulanıp uygulanmadığını kamuoyuna anlatmalıdır.
Çünkü mesele yalnızca bir tutuklama kararı değildir.
Mesele, yarın gece yarısı kanaması olan bir hastaya kimin müdahale edeceğidir.
Mesele, riskli doğuma kimin gireceğidir.
Mesele, genç bir doktorun neşteri mi yoksa daha güvenli bir mesleği mi seçeceğidir.
Hekimin hukuki güvencesi bir meslek grubunun talebi değil, toplumun sağlık güvencesidir.
Neşterin üzerine vurulan her kelepçe, eninde sonunda hastanın bileğine dolanır.l