Bilginin mecrası değişiyor. Bir zamanlar akademisyenin topluma ulaşmasının temel yolları kitap, dergi, konferans ve televizyondu. Bugün bunların yanına YouTube, podcast ve sosyal medya eklendi.
Bu değişim beraberinde önemli bir soruyu getiriyor:
Bir akademisyenin bilimsel veya eğitsel dijital içerikten gelir elde etmesi ticari faaliyet sayılmalı mı?
Kamu görevlilerinin ticari faaliyetlerine sınır getirilmesinin haklı gerekçeleri vardır. Kamu görevi ile kişisel ticari çıkarın ayrılması, akademik unvanın ticari amaçlarla kullanılmasının ve çıkar çatışmalarının önlenmesi önemlidir.
Ancak akademisyenler açısından bilimsel içerik üretimi ile ticari faaliyeti birbirinden ayırmamız gerektiğini düşünüyorum.
Her gelir ticari faaliyet değildir
2020 yılında 7243 sayılı Kanun’la 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’nun disiplin hükümlerinde yapılan değişikliklerle öğretim elemanlarının disiplin rejimi ayrıca düzenlendi.
Kanunda;
“İlgili kanunların tanıdığı istisnalar dışında ticaret yapmak, yasaklanan diğer kazanç getirici faaliyetlerde bulunmak”
disiplin yaptırımına bağlanıyor.
Burada önemli olan, her gelir elde edilmesinin kendiliğinden “yasaklanan kazanç getirici faaliyet” olarak değerlendirilmemesidir.
Bir akademisyen kitap yazıp telif geliri elde edebiliyor.
Aynı akademisyen yılların bilimsel birikimini YouTube’da anlattığında bilginin niteliği değişmiyor. Değişen yalnızca bilginin topluma ulaştığı mecra.
Üstelik vergi mevzuatımız dijital içerik üreticilerinin elde ettiği kazançların vergilendirilmesine ilişkin özel bir sistem de öngörüyor.
Bu nedenle bilimsel ve eğitsel dijital içeriklerden elde edilen platform gelirlerinin, sınırları açıkça belirlenerek ve vergisi ödenerek sürdürülebilmesinin değerlendirilmesi gerektiği kanaatindeyim.
İnsanlar sağlık bilgisini artık nerede arıyor?
Meselenin bir de toplum sağlığı ve sağlık okuryazarlığı boyutu var.
Dijital çağdayız.
Sağlık okuryazarlığını artırmak istiyorsak bilimin toplumla buluştuğu yeni mecraları doğru okumamız gerekiyor.
Vatandaşın büyük çoğunluğu merak ettiği bir sağlık sorunuyla karşılaştığında The Lancet veya Nature’ı açıp bilimsel makale okumuyor.
Telefonunu açıyor.
Google’da arıyor.
YouTube’da video izliyor.
Sosyal medyada karşısına çıkan içeriklere bakıyor.
Tam da bu nedenle akademisyenin dijital dünyada bulunması bir sorun değil, doğru sınırlar içerisinde önemli bir toplumsal fırsattır.
Alanında yıllarını geçirmiş bir bilim insanının güvenilir bilgiyi anlaşılır bir dille topluma ulaştırması, sağlık okuryazarlığının gelişmesine de katkı sağlayabilir.
Bilim insanları bu alanlardan çekildiğinde dijital dünya boş kalmıyor.
O alanı bu kez bilimsel yeterliliği tartışmalı kişiler, doğrulanmamış sağlık iddiaları ve “mucize” çözümler doldurabiliyor.
Bu nedenle akademisyenin dijital dünyadaki varlığını yalnızca gelir üzerinden değil, topluma doğru bilgi ulaştırma sorumluluğu açısından da değerlendirmeliyiz.
Ancak bilim insanlığı ile influencerlık aynı şey değildir
Burada benim için sınır nettir.
Akademik özgürlüğü ve bilim iletişimini savunmak, akademik unvanın ticari pazarlamada kullanılmasını savunmak değildir.
Bir profesörün uzmanlık alanındaki bilimsel gelişmeleri anlatması başka;
ürün reklamı yapması, takipçilerine satın alma çağrısında bulunması veya akademik unvanını bir markanın satışını artırmak amacıyla kullanması başka şeydir.
Özellikle sağlık alanında bu ayrım daha da önemlidir.
Hekime ve akademisyene duyulan güven, ilaçtan takviye edici gıdaya, kozmetikten tıbbi cihaza kadar herhangi bir ürünün satışında ticari avantaja dönüştürülmemelidir.
Ben akademisyenin dijital dünyada bilim insanı olarak bulunmasını savunuyorum.
Influencer olarak değil.
Doğru olan sınırı çizmektir
Kanaatimce yapılması gereken bilimsel içerik üretimi ile doğrudan ticari faaliyeti birbirinden açık biçimde ayırmaktır.
Akademisyen bilimsel ve eğitsel içerik üretebilmeli.
Topluma ulaşabilmeli.
Bu içeriklerden doğan platform gelirleri mevzuat çerçevesinde şeffaf biçimde vergilendirilebilmeli.
Buna karşılık ürün reklamı, akademik unvan üzerinden pazarlama, satış ortaklığı ve influencerlık faaliyetleri bilimsel içerik üretiminden ayrı değerlendirilmelidir.
Böyle bir yaklaşım hem kamu görevinin saygınlığını hem akademik özgürlüğü hem de toplumun bilim insanına duyduğu güveni koruyacaktır.
Çünkü artık üniversitenin kapısı yalnızca kampüse açılmıyor.
Dijital dünyaya da açılıyor.
Ve sağlık okuryazarlığını geliştirmek istiyorsak o dünyada daha az değil, daha fazla güvenilir bilim insanına ihtiyacımız var.
Ama çizgimiz de belli olmalı:
Bilgiyi paylaşalım, bilimi topluma ulaştıralım; akademik unvanı ise ticari bir pazarlama aracına dönüştürmeyelim.