Esenyurt’ta yaşanan hadise, bir trafik denetiminin çok ötesinde düşünülmeyi hak ediyor. Korsan taşımacılık yaptığı gerekçesiyle hakkında işlem yapılan emekli bir başpolis, görevini yapan trafik polisi Mehmet Ali Topatan’a ateş etti.
Genç polisimiz şehit oldu; saldırıyı gerçekleştiren kişi de ardından hayatına son verdi. Bir gecede iki insan öldü, iki aile dağıldı. Elbette hiçbir para cezası, bir polise silah doğrultmanın mazereti olamaz. Bunu tartışmaya açmak dahi görevini yapan memura haksızlıktır.
Fakat devlet yönetmek, suçluyu kınamanın ötesinde, böylesi olayların oluştuğu zemini de soğukkanlılıkla incelemeyi gerektirir. Çünkü birkaç ay önce Bilecik’te başka bir ağır olay yaşandı. Dur ihtarına uymadığı, ehliyetsiz ve plakasız araç kullandığı bildirilen 26 yaşındaki bir gence farklı ihlaller nedeniyle toplam 420 bin 743 lira trafik cezası uygulandı. Genç, işlemlerin ardından serbest bırakıldı ve aynı gün yaşamına son verdi. Bu iki olay arasında doğrudan bir neden-sonuç ilişkisi kuramayız. İntihar tek bir sebebe indirgenemeyecek kadar karmaşık bir insanlık meselesidir. Esenyurt’taki saldırının sorumluluğu da cezayı yazan memura veya soyut biçimde “ceza sistemine” yüklenemez. Ama bu örnekler, yüz binlerce liraya ulaşabilen idari yaptırımların toplumsal ve psikolojik etkisini konuşmayı zorunlu kılıyor.
2026’da trafik cezaları ciddi biçimde ağırlaştırıldı. Bazı tehlikeli davranışlarda para cezaları altı haneli rakamlara çıktı; örneğin drift için 140 bin liralık yaptırım öngörüldü. Trafikte insanların hayatını tehlikeye atan davranışlara karşı devletin güçlü yaptırım uygulaması doğrudur. Alkollü araç kullanana, yarış yapana, makas atana, dur ihtarına uymayana “bir şey olmaz” denilen bir düzen de savunulamaz. Trafik kazalarında kaybettiğimiz insanların hayatı, sürücünün ödeme güçlüğünden daha değersiz değildir.
Fakat cezanın amacı insanı ekonomik olarak çökertmek değildir. Ceza, davranışı değiştirebildiği ölçüde anlamlıdır. Bir idari yaptırım vatandaşın birkaç aylık, kimi zaman bir yıllık gelirine yaklaşmaya başladığında artık yalnız trafik güvenliğini değil; ölçülülük, caydırıcılık ve ödeme gücü meselelerini de tartışmak gerekir. 5 bin liranın bir insan üzerindeki ağırlığıyla başka bir insan üzerindeki ağırlığı aynı değildir. Sabit para cezalarının temel adalet sorunu burada başlıyor.
Dünyada bunun başka örnekleri var. Finlandiya gibi bazı ülkelerde belirli trafik yaptırımlarının kişinin gelirine göre hesaplandığı sistemler uzun süredir uygulanıyor. Mantığı basit: Aynı davranışın yaptırımı zengin için önemsiz bir harçlığa, dar gelirli için ekonomik yıkıma dönüşmemeli. Türkiye’nin aynı modeli kopyalaması gerekmiyor. Fakat gelirle ilişkilendirilmiş ceza, makul üst sınır, kademelendirme, taksitlendirme ve tekrarlanan ihlallerde para yerine ehliyete yönelik yaptırımlar gibi seçenekleri ciddi biçimde tartışabiliriz.
Üstelik trafik güvenliği yalnız para miktarıyla sağlanmaz. Denetimin yakalanma ihtimalini yükseltmesi, sürücü belgesinin geçici olarak geri alınması, tehlikeli sürücünün yeniden eğitimden geçirilmesi, psikoteknik değerlendirme ve gerektiğinde aracın trafikten men edilmesi kimi davranışlarda yüz binlerce liralık faturadan daha etkili olabilir. İnsan davranışını değiştiren şey her zaman cezanın büyüklüğü değildir; yaptırımın kaçınılmaz, anlaşılır ve adil olduğuna duyulan inançtır.
Burada polislerimizi de düşünmek zorundayız. Mevzuatı hazırlayan onlar değil. Ceza miktarını belirleyen onlar değil. Yol kenarında vatandaşla karşı karşıya gelen, öfkenin ilk muhatabı olan ise onlar. Devlet yaptırımı olağanüstü ağırlaştırdığında bunun insani gerilimini sahada görev yapan memurun omuzlarına bırakmamalıdır. Esenyurt’ta şehit olan Mehmet Ali Topatan görevini yapıyordu. Bir sistem tartışması yürütülecekse ilk şart, görevini yapan polisi hedef tahtasına koymamaktır.
Caydırıcılık ile ölçülülük birbirinin düşmanı değildir. Trafikte insan hayatını koruyacak kadar güçlü, vatandaşı ekonomik uçuruma sürüklemeyecek kadar ölçülü ve polisi vatandaşla karşı karşıya bırakmayacak kadar akıllı bir yaptırım düzeni kurulabilir.
Yüz binlerce liralık cezaların gerçekten kazaları ve ağır ihlalleri ne ölçüde azalttığını bir süre sonra veriler gösterecek. Eğer aynı güvenlik kazanımı daha ölçülü, gelire duyarlı ve davranış değiştirmeye yönelik araçlarla sağlanabiliyorsa devletin görevi en ağır cezayı vermek değil, en doğru cezayı bulmaktır. Esenyurt’ta kaybettiğimiz polisimizin ardından yapılabilecek en ciddi işlerden biri de budur.