Son günlerde yaşanan deniz faciaları hepimizi derinden sarstı. Deniz, insanoğlunun yüzyıllardır hem yolu hem ekmeği hem de umudu oldu; ama bazen birkaç dakika içinde bütün bunları büyük bir trajediye dönüştürebiliyor.
Son kazaların haberlerini okurken aklıma, bundan 114 yıl önce yaşanan ve denizcilik tarihinin simgesi haline gelen bir facia geldi:
Titanic.
Fakat benim aklıma gelen yalnızca Titanic değildi. O gemiye binmesi planlanan, ancak bir türlü binemeyen bir Türk hekimiydi. Üstelik sıradan bir hekim değil; kadın ve çocuk sağlığının ülkemizdeki öncülerinden, Türk pediatrisinin ilk tohumlarını atan isimlerden biri:
Besim Ömer Paşa.
Bir Gemiye Yetişememek Bazen Hayata Yetişmektir
Yıl 1912. Besim Ömer Paşa, Washington'da düzenlenecek uluslararası bir konferansta Osmanlı Devleti'ni temsil etmek üzere Amerika'ya gidecektir.
Yolculuğunun Avrupa ayağında Fransa'nın Calais limanına gelir. Planı, İngiltere'ye geçmek ve Southampton'dan Amerika'ya hareket edecek olan dönemin en görkemli yolcu gemilerinden birine binmektir.
Geminin adı RMS Titanic'tir.
Ancak Besim Ömer Paşa İngiltere'ye zamanında geçemez ve Titanic'e binemez.
Titanic 10 Nisan 1912'de Southampton'dan ilk ve son yolculuğuna çıkar. Dört gün sonra, 14 Nisan gecesi Kuzey Atlantik'in buzlu karanlığında bir buzdağına çarpar. 15 Nisan'ın ilk saatlerinde okyanusun dibine gömülür. Bin beş yüzden fazla insan hayatını kaybeder.
Besim Ömer Paşa ise o gece, o gemide değildir.
Tarih bazen insanın yönünü büyük savaşlarla, devrimlerle değil; kaçırılan bir trenle, yetişilemeyen bir gemiyle değiştiriyor.
Çünkü Besim Ömer Paşa o gemide olsaydı, yalnızca bir insanı değil, Türk tıbbının sonraki 28 yılına bırakacağı koca bir mirası da o soğuk sularda kaybedebilirdik.
"Ebelerin Ebesi"
Besim Ömer Akalın, 1862 yılında İstanbul'da doğdu. Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane'yi bitirdikten sonra askerî hekim oldu. 1887'de kadın hastalıkları, doğum, ebelik ve çocuk sağlığı alanlarında kendisini geliştirmek amacıyla Paris'e gitti.
Döndüğünde Türkiye'de modern ebelik eğitiminin gelişmesine öncülük etti. Bu alandaki emeği nedeniyle kendisine yıllar sonra çok güzel bir unvan verilecekti:
"Ebelerin Ebesi."
Ama Besim Ömer Paşa'nın dünyasında anne ile çocuk birbirinden ayrı değildi. Onun için çocuğun sağlığı doğduğu gün başlamıyordu; annenin sağlığından, gebelikten, doğumdan, beslenmeden ve çocuğun içine doğacağı sosyal şartlardan başlıyordu.
Bu yaklaşım bugün bize son derece doğal geliyor. O yıllar için ise bir o kadar cesur ve bir o kadar ileri bir düşünceydi.
Türk Pediatrisinin İlk Tohumları
19. yüzyılın sonlarında Türkiye'de pediatri henüz bağımsız bir tıp disiplini değildi. Büyük çocuklarla çoğunlukla dahiliye hekimleri, küçük çocuklarla ise kadın-doğum hekimleri ilgileniyordu.
Bu anlayışı değiştiren bir öncüler kuşağı ortaya çıktı.
Nafiz Paşa, çocuk hastalıkları konusunda dönemin önemli Batı eserlerinden birini 1884 yılında Türkçeye kazandırdı. Besim Ömer Paşa ise çocuk bakımı, bebek ölümleri, anne sağlığı ve koruyucu çocuk sağlığı üzerine peş peşe eserler verdi. Ardından Kadri Raşit Anday, pediatrinin akademik bir kimlik kazanması için çalıştı ve 1915'te Darülfünun Tıp Fakültesi'nde kurulan Çocuk Hastalıkları Kürsüsü'nün başına geçti. Daha sonraki yıllarda İhsan Hilmi Alantar, bu birikimi modern Avrupa pediatrisinin bilimsel yöntemleriyle birleştirerek güçlü bir klinik ekole dönüştürdü.
Bu nedenle Türk pediatrisinin tarihini tek bir "kurucu"ya indirgemek yerine, bir emek zinciri olarak görmek bana daha doğru geliyor:
Nafiz Paşa → Besim Ömer Paşa → Kadri Raşit Anday → İhsan Hilmi Alantar
Bugün çocuk hekimlerinin üzerinde yürüdüğü yolun taşlarını, tek tek, onlar döşediler.
Bu zincirin üç halkası, aslında aynı çatı altında da birbirine değdi. Ülkemizin ilk çocuk hastanesi olan Şişli Hamidiye Etfal Hastanesi 1899'da açıldığında çocuk hastaların bakımında görev alan öncü hekimlerden biri Besim Ömer Paşa'ydı. 1908'de aynı hastanede çocuk servisini yeniden örgütleyen isim Kadri Raşit Anday oldu. Ve 1923'te bu hastaneye "çocuk hastalıkları mütehassısı" sıfatıyla atanan, kısa süre sonra da klinik şefliğine yükselen ilk hekim İhsan Hilmi Alantar'dı. Aynı koridorlardan farklı yıllarda geçmişlerdi; bıraktıkları birikim ise birbirinin üzerinde yükseldi.
"Türk Çocuğu Yaşamalıdır"
Besim Ömer Paşa'nın düşünce dünyasını anlamak için bazen yüzlerce sayfa okumaya gerek yok. Kitaplarının isimlerine bakmak bile yeterli:
● Zayıf ve Vakitsiz Doğan Çocuklara Edilecek Takayyüdat
( Zayıf ve Erken Doğan Çocuklara Gösterilecek Özen ve Dikkat Tedbirleri)
● Nüfus Meselesi ve Küçük Çocuklarda Vefeyat
( Nüfus Meselesi ve Küçük Çocuklarda Görülen Ölümler)
● Çocuklara Dair Sıhhî ve İçtimaî Teşkilât ve Tesisât
( Çocuklara Yönelik Sağlık ve Sosyal Kurumlar ve Tesisler)
● Anne Olacaklara ve Annelere
Ve 1936 yılında yayımlanan, başlığıyla bile bir hekimin bütün hayat felsefesini özetleyebilecek eseri:
"Türk Çocuğu Yaşamalıdır."
Bir çocuk hekimi olarak bu başlığı özellikle çarpıcı buluyorum. Çünkü Besim Ömer Paşa'nın meselesi yalnızca hastalanmış çocuğu tedavi etmek değildi; çocuğu hastalanmadan korumak, yaşatmak ve sağlıklı büyütmekti.
Bugün "koruyucu çocuk sağlığı" dediğimiz anlayışın izlerini, onun yaklaşık bir asır önce yazdıklarında hâlâ bulmak mümkün.
Nüfus Meselesi ve Bir Milletin Geleceği
Besim Ömer Paşa'nın kalemi yalnızca doğan çocuğun sağlığıyla sınırlı kalmadı; çocuk sağlığını aynı zamanda bir nüfus ve memleket meselesi olarak ele aldı.
1923 yılında yayımladığı Nüfus Meselesi ve Küçük Çocuklarda Vefeyat adlı eserinde, nüfusu azalan bir ülkenin er ya da geç gücünü kaybedeceğini, makineleşme ne kadar ilerlerse ilerlesin bu makineleri çalıştıracak nitelikli insana her zaman ihtiyaç duyulacağını savundu.
Ona göre nüfus artışının en sağlam yolu, doğum sayısının artırılmasıydı. Kitabında bu görüşünü, dönemin diliyle şöyle özetlediği aktarılır: doğum sayısının artışını teşvik etmek ve her ailenin en az üç çocuğa sahip olmasını sağlamak.
Meseleyi yalnızca doğum sayısıyla da sınırlamadı. Güçlü, sağlıklı nesiller yetiştirmenin evlilikte de bir dengeyi gerektirdiğini düşünüyordu; eşler arasındaki yaş uyumunun, doğacak çocukların sağlığı için önemli bir etken olduğunu savundu.
Ama bir gerçek değişmiyor: Besim Ömer Paşa, bir milletin geleceğini yalnızca savaş meydanlarında değil, doğumhanelerde ve çocuk odalarında da aradı.
Bir Hekimden Fazlası
Besim Ömer Paşa yalnızca hastane ve dershane arasında yaşayan bir akademisyen de değildi.
Hilal-i Ahmer'in, yani bugünkü Kızılay'ın gelişmesinde önemli rol oynadı. Hemşireliğin ve hastabakıcılığın Türkiye'de eğitimli bir meslek haline gelmesi için uğraştı. Kadınların sağlık alanında eğitim görmesini destekledi. Himaye-i Etfal çalışmalarında yer aldı. Veremle mücadele etti.
Mekteb-i Tıbbiye Reisliği yaptı. Darülfünun Emini, yani bugünkü karşılığıyla rektör oldu.
Onun döneminde gerçekleşen en önemli dönüşümlerden biri de kadın öğrencilerin Tıp Fakültesine kabul edilmesiydi.
Bugün hastanelerimizde binlerce kadın hekim çalışıyor. Bize son derece doğal görünen bu tablonun arkasında, bir zamanlar bunun gerçekleşmesi için mücadele etmiş insanlar olduğunu unutmamak gerekiyor. Besim Ömer Paşa onlardan biriydi.
Titanic Hikâyesinin Gerçeği
Burada tarih adına küçük ama önemli bir not düşmek gerekiyor.
Besim Ömer Paşa hakkında yıllardır, "Titanic'e bilet aldığı halde gemiye binmeyen tek kişi" olduğu anlatılır. Bu doğru değildir; yolculuğunu iptal eden veya çeşitli nedenlerle Titanic'e binmeyen başka kişiler de vardı.
Ayrıca Besim Ömer Paşa'nın Titanic yolculuğunun bazı ayrıntıları konusunda kaynaklar arasında farklılıklar bulunmaktadır. Bu nedenle "bileti cebindeydi, gemiyi birkaç dakika ile kaçırdı" gibi dramatik ayrıntıları kesin tarihsel gerçekler gibi anlatmak doğru olmaz.
Ama hikâyenin özü değişmiyor: Besim Ömer Paşa, Titanic'le Amerika'ya gitmeyi planlamış, ancak o ölüm yolculuğunda yer almamıştır.
Ve asıl önemli olan, bundan sonrasıdır.
Titanic Battı, Onun Hikâyesi Devam Etti
15 Nisan 1912 sabahı Titanic, Atlantik'in dibindeydi. Besim Ömer Paşa ise hayattaydı. Önünde daha 28 yıl vardı.
O 28 yılda kitaplar yazdı. Öğrenciler yetiştirdi. Anne ve çocuk sağlığı için çalıştı. Ebelik ve hemşireliğin gelişmesine katkıda bulundu. Kızılay'a hizmet etti. Üniversite yönetti. Kadınların tıp eğitiminin önündeki kapıların açılmasına katkı sağladı. Ve "Türk Çocuğu Yaşamalıdır" diyecek kadar çocuk yaşamını bir memleket meselesi olarak gördü.
19 Mart 1940'ta Ankara'da, 78 yaşında hayata veda etti.
Titanic'in enkazı bugün hâlâ Atlantik'in üç bin küsur metre derininde yatıyor. Besim Ömer Paşa'nın mirası ise her gün bir çocuk doktorunun elinde, her doğumda bir ebenin bilgisinde yaşamaya devam ediyor.
Bir Gemiyi Kaçırmak…
Son günlerde denizden gelen acı haberleri okurken Besim Ömer Paşa'nın hikâyesinin aklıma gelmesinin nedeni belki de buydu.
Deniz bazen insanı gideceği yere ulaştırır. Bazen de bütün yolları birkaç dakika içinde kapatır.
114 yıl önce bir Türk hekimi, insanlık tarihinin en çok hatırlanan deniz facialarından birinin yaşandığı gemide değildi.
Bunun adı talih miydi? Tesadüf müydü? Kader miydi? Bunu herkes kendi inancına ve dünya görüşüne göre değerlendirebilir.
Ama tarih açısından bildiğimiz bir şey var: Besim Ömer Paşa'nın hayatındaki büyük talih, Titanic'e binmemesi olabilir. Türkiye'nin talihi ise o gemiye binmeyen hekimin, sonraki 28 yıl boyunca yaptıklarıdır.
Bazen bir insanın kaçırdığı gemi, bir ülkenin kazancı olur.
Son günlerde yaşanan deniz facialarında hayatını kaybedenlere Allah'tan rahmet; ailelerine ve yakınlarına sabır diliyorum.