Doğumla ölümün kaçınılmaz olduğu bu dünyada, insanın beklenti ve hedefleri hayatın her döneminde değişir.

Doğumdan hemen sonra ilk amaç nefes alabilmektir; ardından anne sütünü emmek, oturmak, yürümek, okula başlamak, üniversiteyi kazanmak, bir meslek sahibi olmak, kariyer inşa etmek gelir. Hayat boyunca amaçlar birbiri ardına dizilir. Ölümden sonrası için, yani “öteki dünya” için de insanların farklı inançları, beklentileri ve umutları vardır.

Peki hiç kendimize şu soruyu sorduk mu: Öldükten sonra, geride bıraktığım hayattan ne beklerim?
Bu soruyu düşünen pek çok kişinin cevabı genellikle aynıdır: İyi hatırlanmak, geride hoş bir seda bırakmak. Önce yakın çevrede, özellikle çocukları ve mümkünse torunları tarafından güzel anılmak… Peki ya daha sonrası? İşte bu soru, tıp dünyasının en bilinen sendromlarından biri olan Guillain-Barré-Strohl Sendromunun tarihçesini düşündüğümüzde çok daha anlamlı hale gelir.

Guillain-Barré-Strohl Sendromu, yaygın bilinen adıyla Guillain-Barré Sendromu; çocuklarda ve erişkinlerde görülebilen, genellikle simetrik ve asendan seyirli, akut gevşek paraliziyle karakterize, reflekslerin azalması ya da tamamen kaybolmasıyla ortaya çıkan akut veya subakut bir poliradikülonörit tablosudur.

Günümüzde anladığımız şekliyle bu sendromun ilk klinik bulguları, 1859 yılında Octave Landry tarafından on hastada tanımlanmıştır. Landry’nin bildirdiği vakaların önemli bir kısmının Guillain-Barré sendromu olduğu düşünülse de, günümüzde bu olguların bir bölümünün farklı etiyolojilere bağlı miyelit olabileceği kabul edilmektedir. Sendromun klinik özelliklerinin net biçimde tanımlandığı ve “albüminositolojik disosiyasyon” bulgusunun ortaya konduğu esas bilimsel çalışma ise Landry’nin yayınından 57 yıl sonra, 1916 yılında yayımlanmıştır.

Bu çalışmada Georges Charles Guillain, Jean Alexandre Barré ve André Strohl, Birinci Dünya Savaşı sırasında Fransız 6. Ordusunda görev yapan 25 ve 35 yaşlarındaki iki Fransız askerinde saptadıkları radikülonörit tablosunu ayrıntılı biçimde tanımlamışlardır. Aynı vakalar, 13 Ekim 1916 tarihinde Paris Hastaneleri Tıp Derneğinin haftalık toplantısında da sunulmuştur.

“Guillain-Barré Sendromu” adı ise bu yayından 11 yıl sonra, 1927’de Draganescu ve arkadaşları tarafından kullanılmıştır. Ancak 1916 tarihli çalışmanın yazarlarından biri olan ve elektrofizyolojik incelemeleri yaparak çalışmaya önemli katkı sağlayan André Strohl’un ismine bu adlandırmada yer verilmemiştir. Bunun kesin nedeni bilinmemektedir. 1949 yılında Haymaker ve arkadaşları “Landry-Guillain-Barré Sendromu” ifadesini kullanmış olsa da, klinik farklılıklar nedeniyle bu tanım kabul görmemiştir.

André Strohl’un adının zamanla sendromdan çıkarılmasının günümüzde kabul gören net bir gerekçesi yoktur. Ancak literatürde bu durumu açıklamaya çalışan bazı varsayımlar bulunmaktadır. Guillain ve Barré’nin uzun yıllara dayanan arkadaşlıkları ve Strohl’un adının geçmediği çok sayıda ortak yayın yapmaları, Strohl’un genç ve kıdemsiz olması, nörolog değil fizyolog ve radyolog olması ya da farklı bilim alanlarına ilgi duyması bunlardan bazılarıdır. Bir diğer önemli varsayım ise Strohl’un ailesinin Alsace kökenli olmasıdır. Alsace bölgesinin tarih boyunca Almanya ve Fransa arasında el değiştirmesi ve Birinci Dünya Savaşı sonrasında Fransa’da hâkim olan Alman karşıtı duyguların, Strohl’un isminin geri planda kalmasına yol açmış olabileceği düşünülmektedir. Oysa Strohl, sağlık sorunları nedeniyle askerlik zorunluluğu bulunmamasına rağmen gönüllü olarak savaşa katılmıştır.

Hangi gerekçe söz konusu olursa olsun, bunların hiçbiri bugün için geçerli değildir. Bu sendromun tanımlanmasında emeği olan, bilim dünyasına 200’ün üzerinde yayın ve çok sayıda kitap kazandırmış André Strohl’un adının hak ettiği yere kavuşması gerekmektedir. Sendromun “Guillain-Barré-Strohl Sendromu” olarak adlandırılması, gecikmiş ama yerinde bir hak teslimi olacaktır.

Guillain-Barré-Strohl Sendromu her aklıma geldiğinde, André Strohl’un çalışmaları ve uzun süre görmezden gelinmiş emeği zihnimde canlanır. İçimi hafif bir burukluk kaplar ve tekrar sorarım: Öldükten sonra hayattan ne beklerim?
Peki ya siz… Hiç düşündünüz mü?