Şiddetin hiçbir gerekçesi olamaz. Kavga, tehdit ve hele kan dökülmesi hiçbir hak arayışının yöntemi değildir.

Fakat şiddeti reddetmek, şiddetten önce biriken sorunu görmemize engel olmamalıdır. Çünkü bazı çatışmalar bir günde doğmaz. Yıllarca biriken çaresizlik, sonunda insanları aklın sınırlarından uzaklaştırabilir.

Türkiye’de kiracı ile mülk sahibi arasındaki ilişki giderek böyle bir alana dönüşüyor. Hukuk tarafları uzlaştırması gerekirken bazen çatışmayı yıllara yayıyor.

Kiracının korunması elbette gereklidir. Barınma, insan hayatının temel ihtiyaçlarından biridir. İnsanlar bir sabah kendilerini sokakta bulabilecekleri bir düzen içinde yaşayamaz.

Fakat mülk sahibinin hakkı da aynı hukuk düzeninin konusudur.

Bir insan yıllarca çalışabilir. Tasarruf eder. Borçlanır. Belki emeklilik güvencesini bir daireye bağlar. Sonra hayatının en sıkışık döneminde o mala ihtiyaç duyabilir.

Evin piyasa değeri yükselmiştir. Bölgedeki kiralar değişmiştir. Ancak mevcut kira geçmiş yılların ekonomik şartlarında kalmış olabilir.

Tapu onundur. Buna rağmen mülkü üzerindeki ekonomik hareket alanı ciddi biçimde daralmış olabilir.

Dünyadaki bazı uygulamalar bu gerilimin kaçınılmaz olmadığını gösteriyor.

Almanya kiracıyı güçlü biçimde koruyan ülkelerden biridir. Ancak sistem yalnızca kirayı sınırlamaya dayanmıyor. Kira artışları, tahliye şartları ve sözleşme ilişkileri ayrıntılı kurallarla yürütülüyor.

Üstelik sosyal konut ve kiralık konut politikaları bireysel ev sahibinin omuzlarına tamamen bırakılmıyor.

Avusturya, özellikle Viyana modeliyle daha farklı bir ders veriyor. Kentte belediye ve destekli konutların ağırlığı, kiralık piyasasındaki baskının paylaşılmasını sağlıyor.

Buradaki fikir önemlidir.

Barınma toplumsal bir sorunsa çözümün bütün maliyeti iki vatandaşa yüklenmemelidir.

Hollanda da kiralık konutlarda düzenleme ile piyasa arasında farklı modeller deniyor. Konutun özellikleri üzerinden çalışan puanlama sistemi, bazı kiralarda daha nesnel sınırlar oluşturmayı amaçlıyor.

Uyuşmazlığın yalnızca “ev sahibi ne istiyor” tartışmasına sıkışmaması değerlidir.

İngiltere ve Galler ise son yıllarda kiracılık hukukunda önemli değişikliklere yöneldi. Amaç, kiracı güvencesini artırırken mülk sahibinin meşru tahliye gerekçelerini daha açık kurallara bağlamak.

Bu örneklerin hiçbiri kusursuz değil. Her ülkede konut sıkıntısı ve uygulama sorunları bulunuyor.

Zaten mesele yabancı bir modeli kopyalamak değildir.

Ders başka yerde.

İyi sistemler, kiracının güvenliği ile mülk sahibinin hakkını birbirinin düşmanı olarak görmemeye çalışıyor.

Türkiye’de de ihtiyaç duyulan yaklaşım budur.

Mülk sahibi evini satmak isteyebilir. Çocuğuna vermek isteyebilir. Kendisi taşınmak isteyebilir. Sağlık gideri veya borcu nedeniyle nakde ihtiyaç duyabilir.

Bunların hiçbiri ahlaken şüpheli talepler değildir.

Diğer tarafta kiracı vardır. Onun korkusu da gerçektir. Yeni bir eve taşınmanın maliyeti ağırlaşmıştır. Aynı bölgede benzer bir konut bulmak kolay olmayabilir.

Bu nedenle meseleyi “açgözlü ev sahibi” ile “fırsatçı kiracı” kavgasına çevirmek büyük kolaycılıktır.

Sorun, hukukun ekonomik hayatın hızına yetişemediği noktada büyüyor.

Enflasyon birkaç yılda bütün dengeleri değiştirebilir. Hukuki süreçlerin temposu ise aynı hızda değişmeyebilir.

Kira tespiti, tahliye ve arabuluculuk gibi mekanizmalar elbette vardır. Fakat vatandaş mevzuatın kalınlığına değil, hakkına ulaşma süresine bakar.

Geciken hak, tarafların davranışlarını da değiştirebilir.

Mülk sahibi yıllarca sonuç alamayacağını düşünürse öfkesi büyüyebilir. Kiracı sürekli tahliye korkusu yaşarsa savunmaya geçebilir.

Böylece hukuk ilişkisinin yerini psikolojik bir kuşatma alır.

Telefon konuşmaları sertleşir. Mesajlar çoğalır. Taraflar birbirlerini insan olarak değil, engel olarak görmeye başlar.

Tehlikeli eşik budur.

Bir insanın nasıl şiddete sürüklendiğini araştırmak, şiddeti mazur göstermek değildir. Aksine şiddeti önlemek istiyorsak o noktaya giden yolu anlamalıyız.

Ceza hukuku olaydan sonra devreye girer. İyi kamu yönetimi ise olay çıkmadan önce gerilimin kaynaklarını azaltır.

Türkiye kendi modelini kurabilir.

Gerçek ihtiyaç halinde hızlı karar veren özel uyuşmazlık mekanizmaları düşünülebilir. Kira tespitleri daha öngörülebilir hale getirilebilir. Tahliye uyuşmazlıklarının yıllarca sürmesi olağan durum olmaktan çıkarılabilir.

Sosyal konut kapasitesi de bu denklemin merkezinde bulunmalıdır.

Devletin çözemediği barınma sorununu tek bir mülk sahibine çözdürmek adil değildir. Ekonomik krizin bütün yükünü kiracıya bırakmak da adil değildir.

Hukukun görevi taraflardan birini galip ilan etmek değildir. Birlikte yaşamanın makul sınırlarını kurmaktır.

Bu sınırlar hayatın gerçeklerinden fazla uzaklaşınca insanlar kendi adaletlerini üretmeye başlayabilir.

Bundan daha tehlikeli çok az şey vardır.

Bir insanın nasıl bu noktaya geldiğini sormak bu yüzden önemlidir. Fakat cevabı yalnızca onun öfkesinde aramak eksik kalır.

Şiddete sıfır tolerans gerekir.

Sorunlara da sıfır körlük gerekir.