Bir valinin ölümünün üzerinden 23 yıl geçer ve insanlar onu hâlâ özlemle anarsa, geride makamdan daha büyük bir şey kalmış demektir.
Recep Yazıcıoğlu bunun ender örneklerinden biridir.
Türkiye’de çok sayıda vali, kaymakam ve üst düzey bürokrat görev yaptı. Çoğunun adı görev süresi bittikten sonra yavaş yavaş hafızalardan çekildi.
Yazıcıoğlu’nun adı çekilmedi.
Bugün hâlâ “vali” denildiğinde akla gelen ilk isim.
Çünkü insanlar onun hangi makamda oturduğundan çok, o makamda nasıl oturduğunu hatırlıyor.
Vatandaşla arasına mesafe koymadı. Sahaya çıktı. Sorunu yerinde gördü. Bürokrasinin arkasına saklanmadı.
Devletin gücünü vatandaşa mesafe koymakta değil, vatandaşın işini çözmekte aradı.
İlber Ortaylı’nın Recep Yazıcıoğlu’nu anlatırken söylediği bir söz var. Yazıcıoğlu’nun geldiği küçük yerden söz ederken şöyle diyor:
“Bu köyün mensupları hepsi çok namuslu bürokratlardır. Memuriyetlerinde dürüstlükleriyle, hizmet ve başarılarıyla tanınırlar.”
Bir tarihçinin küçük bir köy için kurabileceği en güzel cümlelerden biri belki de budur.
Çünkü devlet hayatında zekâ önemlidir. Eğitim önemlidir. Liyakat önemlidir. Makam da önemlidir.
Fakat insanın arkasından “namuslu bürokrattı” denilmesi başka bir mirastır.
Makam bırakılır.
Unvan unutulur.
Yetki bir başkasına geçer.
Karakter kalır.
Recep Yazıcıoğlu’nun hikâyesine biraz da buradan bakmak gerekir.
O, bürokrasinin içinden çıkmıştı. Ama bürokrasinin yanlışlarını söylemekten çekinmedi.
Devlete karşı değildi. Devletin kötü işlemesine karşıydı.
Aşırı merkeziyetçiliği eleştirdi. Yerelde daha fazla sorumluluk alınmasını savundu. Vatandaşın devlet kapısında yorulmasına itiraz etti.
Kamu görevlisinin görevinin mazeret üretmek değil, çözüm bulmak olduğunu düşünüyordu.
Bu düşünce kâğıt üzerinde kalmadı.
Tokat’ta, Aydın’da, Erzincan’da ve Denizli’de onun yönetim tarzının farklı örnekleri görüldü.
Özellikle 1992 Erzincan depremi büyük bir sınavdı.
Yıkılmış bir şehir vardı. Yazıcıoğlu oradaydı. İnsanların arasındaydı.
“Halkın Valisi” sözü bu yüzden ona yakıştı. Halkın arasında bulunmak onun için bir görüntü verme yöntemi değildi. Yönetme biçimiydi.
Recep Yazıcıoğlu’nun hikâyesinin benim için küçük ama özel bir tarafı da var.
Aynı kasabadanız.
İnsan, çocukluğundan bildiği dağlardan çıkıp ülkenin hafızasına girmiş bir isme elbette biraz başka bakıyor. Fakat hemşehrilik duygusu bir yana, asıl kıymetli olan onun memleketine bıraktığı isimdir.
Küçük yerlerin büyük serveti bazen budur.
İlber Ortaylı’nın sözüne bu nedenle tekrar dönüyorum.
Bir kasaba için “zengin insanlar yetiştirdi” denilebilir.
“Büyük makamlara insanlar gönderdi” de denilebilir.
Fakat o kasabanın insanları için “namuslu bürokratlar” denilmesi çok daha değerlidir.
Çünkü kamu görevlisinin elindeki yetki kendisinin değildir.
Emanettir.
Vatandaşın hakkı emanettir. Devletin itibarı emanettir. Kamu malı emanettir.
Recep Yazıcıoğlu 55 yaşında hayata veda etti.
Aradan 23 yıl geçti.
Bugün makam odasının büyüklüğünü kimse konuşmuyor. Kullandığı makam aracını kimse hatırlamıyor. Protokolde nerede oturduğunun hiçbir önemi kalmadı.
Ama insanlar hâlâ onun dürüstlüğünü, cesaretini ve çalışma biçimini anlatıyor.
Zaman, makamın üzerindeki yaldızı çabuk söker.
Geriye insan kalır.
Aynı kasabadan çıkmış biri olarak benim duyduğum hemşehrilik gururu da burada başlıyor.
“Süper Vali” güzel bir unvandı.
“Halkın Valisi” daha da güzeldi.
Ama yıllar sonra bir devlet adamının arkasından söylenebilecek en değerli söz çok daha sade:
Namuslu bir devlet adamıydı.