Yalnızlığı çoğu zaman evde kaç kişinin yaşadığıyla ölçüyoruz. Psikoloji ise başka bir yere bakar: İnsan kendisini kimin yanında gerçekten görülmüş hissediyor?
Çünkü yalnızlık, tek başına olmak değildir. Bazen insanın çevresi kalabalıktır, telefonu susmaz, gün boyunca onlarca kişiyle konuşur. Akşam olduğunda yine de içinde kimsenin oturmadığı bir oda vardır.
İşte beden, belki de en çok o odayı hatırlıyor.
Son yıllarda uzun ve sağlıklı yaşamı araştıran bilim dünyası yalnızlığa giderek daha fazla dikkat ediyor. Sosyal bağların zayıflığı; kronik stres, uyku sorunları, kalp-damar hastalıkları, bağışıklık sistemi ve bilişsel sağlıkla ilişkilendiriliyor. Biyolojik yaşlanmayı inceleyen çalışmalar da psikolojik ve sosyal hayatın beden üzerindeki izlerini anlamaya çalışıyor.
Bu bana önemli geliyor.
Çünkü modern insan bedeniyle ilişkisini giderek rakamlara teslim etti. Kaç adım attık? Kaç saat uyuduk? Nabız kaç? Şeker kaç? Biyolojik yaşımız kaç?
Peki kaç gündür içimizdekileri gerçekten birine anlatmadık?
Bunun ölçüm cihazı yok.
Yalnızlığın psikolojik tarafında çoğu zaman gözden kaçan bir ayrıntı var. İnsan yalnız kaldığında sadece sohbetten mahrum kalmaz. Kendisine dışarıdan bakabileceği bir aynayı da kaybeder.
İyi bir insan ilişkisi biraz da budur. Bazen arkadaşınızın yüzündeki ifadeden fazla yorulduğunuzu anlarsınız. Eşiniz sesinizden bir şeylerin yolunda gitmediğini fark eder. Bir dostunuz “Sen bugün iyi değilsin” der ve sizin bütün gün kendinizden sakladığınız şey birden görünür olur.
İnsan, başka insanların bakışında kendisini düzenler.
Psikolojide güvenli ilişkilerin önemli işlevlerinden biri de duyguların düzenlenmesine yardım etmesidir. Bir sıkıntıyı anlatmak problemi ortadan kaldırmayabilir. Ama yükün zihindeki biçimini değiştirebilir. Bazen insan çözüm istemez zaten. Birinin yanında dağılabileceğini bilmek yeter.
Uzun süre bu imkândan mahrum kalmak ise başka bir hayat yaratabilir.
Uyku bozulur. Zihin gece gereğinden fazla konuşmaya başlar. Küçük meseleler büyür. İnsan daha az dışarı çıkar. Hareket azalır. Yemek bazen ihtiyaçtan çok teselliye dönüşür. Günlerin birbirine benzediği fark edilmez.
Sonra garip bir şey olur.
Yalnızlık kendi kendisini beslemeye başlayabilir.
İnsan incinmemek için ilişkiden uzaklaşır. Uzaklaştıkça ilişki kurmak zorlaşır. Bir telefon etmek bile zihinde büyür. “Rahatsız etmeyeyim” denir. “Onların da işi vardır” denir. Bir süre sonra insan başkalarının hayatından çekildiğini sanırken aslında kendi hayatının bazı odalarını da kapatmıştır.
Bu yüzden yalnızlık konusunda romantik cümlelerden özellikle kaçınmak gerekir.
Her yalnızlık zararlı değildir.
İnsanın kendi isteğiyle yalnız kalması, düşünmesi, dinlenmesi hatta zaman zaman dünyadan biraz geri çekilmesi ruhsal açıdan besleyici olabilir. Sorun sessizlik değil. Sorun, ihtiyaç duyduğunuzda ulaşabileceğiniz anlamlı bir bağın bulunmamasıdır.
Belki Yunus Emre’nin şiirlerinin yüzyıllardır insana bu kadar yakın gelmesinin nedenlerinden biri de burada saklıdır. Onun dünyasında insan, kendi içine yürürken bile başka insandan bütünüyle kopmaz. Kendini bilmek ile insanı bilmek birbirinden ayrı değildir.
Bugünün dünyası ise bize tuhaf bir çelişki sundu.
Hiç bu kadar bağlantıda olmamıştık.
Hiç bu kadar çok insanın hayatını görmemiştik.
Fakat görmek, tanımak değildir. Takip etmek de yakınlık değildir.
Bir insanın yüzlerce kişinin doğum gününü uygulamadan öğrenmesi mümkün artık. Ama gece kötü bir haber aldığında kimi arayacağını bilememesi de mümkün.
Longevity bilimi insan ömrünü uzatmanın yollarını arıyor. İlaçları, metabolizmayı, genleri, biyolojik saatleri araştırıyor. Bunların hepsi kıymetli.
Fakat psikoloji masaya daha eski bir soru bırakıyor:
İnsan yalnızca ne kadar yaşayacağını mı merak etmeli, yoksa hayatının kaç yılında gerçekten birilerine bağlı hissedeceğini de mi?
Çünkü bazen insanı yaşlandıran takvim değildir.
Uzun zamandır kimsenin “Nasılsın?” diye sorup cevabını beklememesidir.