İstanbul'un bazı tepeleri yalnızca manzara sunmaz, düşünmeye davet eder. Pierre Loti Tepesi de onlardan biridir. Buraya çıkarken önce Eyüp Sultan'ın asırlık mezarlığının içinden geçersiniz. Selvi ağaçlarının gölgesinde uzanan mezar taşları, yokuş boyunca size sessizce eşlik eder. Birkaç dakika sonra ise Haliç bütün ihtişamıyla karşınıza çıkar. O an fark edersiniz ki gördüğünüz yalnızca bir şehir değildir, zamanın kendisidir.

Bugün milyonlarca insanın "Pierre Loti Tepesi" olarak bildiği bu yer, aslında yüzyıllar boyunca farklı isimlerle anıldı. Evliya Çelebi'nin satırlarında "İdris Köşkü Mesiresi" olarak geçen bu tepe, Osmanlı tarihçisi İdris-i Bitlisî'nin yaptırdığı köşk nedeniyle uzun yıllar onun adıyla yaşadı. 19. yüzyılın sonlarında ise İstanbul'a âşık bir Fransız deniz subayı ve yazarı Pierre Loti'nin sık sık burada vakit geçirmesiyle tepe "Pierre Loti" adıyla anılmaya başlandı. Asıl adı Julien Viaud olan Loti, 19. yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı İmparatorluğu'na defalarca gelmiş, İstanbul'a derin bir hayranlık beslemiş bir yazardır. Deniz subayı olmasının sağladığı seyahat imkânı, onu dünyanın birçok limanına götürmüş olsa da İstanbul'un yeri onun için her zaman ayrı olmuştur. Pierre Loti, İstanbul'u sadece mimarisiyle değil, ruhuyla anlamaya çalışan yabancılardan biriydi. Onun hayran olduğu şehir, kalabalığın gürültüsünden çok ezan seslerinin yankılandığı sokaklarda, ahşap evlerin gölgelerinde ve Haliç'in dingin sularında saklıydı. Özellikle Eyüp sırtlarında oturup Haliç'i seyretmeyi sever, burada uzun saatler geçirirdi. Bugün burada içilen bir kahve, aslında yalnızca Haliç'e değil, iki yüzyılı aşan kültürel bir hatıraya da eşlik eder.

Ancak beni burada en çok etkileyen şey, tepenin adını aldığı kişi değil, buraya çıkan yol oldu. Çünkü Pierre Loti'ye ulaşmanın en eski yolu, Eyüp Mezarlığı'nın içinden geçer. Yol boyunca uzanan Eyüp Mezarlığı, İstanbul'un en eski ve en büyük tarihî kabristanlarından biridir. 1453'ten kısa süre sonra, Fatih Sultan Mehmed'in emriyle Ebû Eyyûb el-Ensârî'nin kabri üzerine türbe ve külliye inşa edilince Eyüp, Osmanlı'nın en kutsal ziyaret merkezlerinden biri hâline geldi. Devlet adamları, ilim insanları, hattatlar, şairler ve sıradan İstanbullular, bu manevi merkeze yakın defnedilmeyi bir ayrıcalık saydı. Böylece yamaçlar yüzyıllar boyunca büyüyen bir taş arşive dönüştü. İnsan, İstanbul'un en güzel manzaralarından birine ulaşmak için önce ölümün sessizliğinin arasından yürüyor.

İlk bakışta bu bir tezat gibi görünüyor. Oysa biraz durup düşününce bunun hayatın en doğal düzeni olduğunu anlıyorsuuz. Mezarlık, yaşamın karşıtı değildir, onun tamamlayıcısıdır. Orada yatan binlerce insan da bir zamanlar bu şehrin sokaklarında yürümüş, aynı gökyüzüne bakmış, aynı umutları kurmuştu. Bugün ise geriye isimleri ve hikâyeleri kalmıştır. Bu yüzden Pierre Loti Tepesi'nden görülen manzara yalnızca güzel değil, anlamlıdır.

Karşınızda uzanan Haliç de sıradan bir su yolu değildir. Antik çağlardan beri "Altın Boynuz" olarak bilinen bu doğal liman, Bizans'ın en önemli savunma hatlarından biri olmuş, Osmanlı döneminde tersanelerin, ticaretin ve denizciliğin kalbi hâline gelmiştir. Yüzyıllar boyunca gemiler burada demirledi, ordular buradan geçti, yangınlar, salgınlar, fetihler ve kutlamalar bu kıyılara tanıklık etti. Aynı sular, farklı medeniyetlerin izlerini sessizce taşımaya devam etti.Bu yüzden Haliç'e yukarıdan bakarken zaman çizgisel değil, katmanlı görünür. Geçmiş kaybolmamıştır, bugünün üzerine ince bir tül gibi serilmiştir.

İşte tam bu noktada aklıma hekimlik geliyor.

Meslek hayatımız boyunca çoğu zaman ayrıntılarla uğraşıyoruz. Her biri büyük resmin önemli parçaları. Ancak bazen bu parçaların içinde o kadar kayboluyoruz ki bütünü görmeyi unutabiliyoruz. Pierre Loti Tepesi bana bunun tersini hatırlatıyor. Aşağıda binlerce ev seçiliyor ama hiçbir pencerenin içini göremiyorsunuz. Sokaklar görünüyor ama insanların telaşı seçilmiyor. Vapurlar ilerliyor ama yolcuların hikâyeleri bilinmiyor. Buna rağmen bütün şehir, tek bir organizma gibi karşınızda duruyor. Belki de iyi bir gözlemci olmanın ilk şartı, zaman zaman biraz geri çekilmektir.

Tıpta da böyledir.

Sadece laboratuvar sonuçlarına bakarsanız sayılar görürsünüz. Sadece görüntülemeye bakarsanız anatomiyi görürsünüz. Sadece hastalığa bakarsanız tanıyı görürsünüz. Ama biraz geri çekildiğinizde karşınızda bir çocuk belirir. Onun ailesi, korkuları, beklentileri, yaşam koşulları ve geleceği görünmeye başlar. Çünkü hastalık hiçbir zaman tek başına var olmaz, her zaman bir insanın hayatına yerleşir.

Belki de hekimliği zorlaştıran tam olarak budur. Bilgiye ulaşmak hiç olmadığı kadar kolaydır. Yapay zekâ birkaç saniyede yüzlerce makale tarayabilir, en güncel kılavuzlara ulaşabilir ve olası tanıları sıralayabilir. Ancak bütün bu bilgilerin arasından doğru olanı seçmek, onu bir insanın yaşam öyküsüyle birlikte değerlendirebilmek hâlâ insanın bakış açısını gerektirir.

Pierre Loti'nin yıllar önce aynı manzaraya bakarken ne düşündüğünü bilmiyoruz. Belki yalnızca Haliç'in güzelliğini seyrediyordu. Belki de bir şehri anlamanın, onu sokak sokak dolaşmaktan çok biraz uzaktan izlemekle mümkün olduğunu fark etmişti.

Bugün biz de aynı tepede duruyoruz. Şehir değişti. Kıyılar değişti. Vapurlar değişti. İnsanlar değişti. Ama değişmeyen bir şey var. Biraz yükseğe çıktığınızda ayrıntılar sessizleşiyor, anlam konuşmaya başlıyor.

Belki de Pierre Loti Tepesi'nin asıl öğrettiği budur. Hayatta da, bilimde de, hekimlikte de bazen çözüm daha yakından bakmak değildir. Bazen yalnızca biraz geriye çekilmektir. Çünkü bazı gerçekler, ancak uzaktan bakınca görünür.