Yıl 1915.

Gelibolu Yarımadası’nda topçu ateşi, şarapnel parçaları ve piyade mermileri siperlerin üzerinden eksik olmuyor.

Bir asker vurulduğunda onun için savaşın başka bir safhası başlıyordu.

Artık mesele yalnız düşman ateşinden kurtulmak değildi.

Kanamanın kontrol altına alınması, yaralının ateş hattından çıkarılması, ilk müdahalenin yapılması, bir tabip tarafından değerlendirilmesi ve gerekiyorsa kilometrelerce gerideki bir hastaneye ulaştırılması gerekiyordu.

Bugünkü motorize acil sağlık, travma merkezi ve yoğun bakım sistemleri henüz yoktu. Buna karşılık Osmanlı ordusunda yaralıları cepheden geriye doğru taşıyan basamaklı bir askerî sağlık ve tahliye teşkilatı bulunuyordu.

Çanakkale Cephesi, bu sistemin en yoğun biçimde çalışmak zorunda kaldığı savaş alanlarından biri oldu.

Bir askerin hastaneye ulaşması bazen birkaç yüz metrelik bir yolculuk değildi.

Sedye, sıhhiye ve nakliye arabaları, sargı yerleri, seyyar hastaneler, iskeleler ve vapurlarla devam eden uzun bir hayat hattı söz konusuydu.

İlk sağlık malzemesi askerin kendi üzerindeydi

Yaralanmanın ardından ilk hedef kanamayı azaltmak ve yarayı mümkün olduğu kadar kısa sürede kapatmaktı.

Çanakkale Muharebeleri sırasında askerlerin yanında “harp paketi” adı verilen bireysel ilk müdahale malzemeleri bulunuyordu.

Yaralanan asker durumuna göre kendi harp paketini kullanabiliyor; bunu yapamayacak durumdaysa arkadaşları veya sıhhiye personeli yardım ediyordu.

Bu paketler yaralıyı tamamen tedavi etmek için değil, kanama ve açık yara gibi acil sorunları kontrol altında tutarak onu bir sonraki sağlık basamağına ulaştırabilmek için önemliydi.

Kültür ve Turizm Bakanlığının Çanakkale’deki tarihî sağlık hizmetlerine ilişkin bilgilendirmelerinde de askerlerin harp paketlerinden yararlandıkları, ardından sıhhiye personeli tarafından cephe gerisine taşındıkları belirtiliyor.

Ancak asıl güçlük bundan sonra başlıyordu.

Yaralı askerin ateş hattından çıkarılması gerekiyordu.

Teskereciler ve sıhhiye erleri yaralıları geriye taşıyordu

Cephede yaralıların geriye taşınmasında teskereciler ve sıhhiye erleri önemli görev üstleniyordu.

Dönemin askerî terminolojisinde yaralıların taşındığı sedyeler için “teskere” ifadesi kullanılıyordu. Teskereciler, siperlerde veya açık arazide kalan yaralıları bu sedyelerle geriye taşımaya çalışıyordu.

Bu son derece tehlikeli bir görevdi.

Yaralıya ulaşabilmek için kimi zaman düşman ateşinin etkili olduğu bölgelere yaklaşmak gerekiyor, ağır yaralı bir askeri bozuk arazi üzerinde taşımak ise hem zaman alıyor hem de sağlık personelini hedef hâline getiriyordu.

Çanakkale’deki muharebelerde yaralıların ateş hattından çıkarılması sağlık teşkilatının en zor görevlerinden biriydi.

Siperden çıkarılan askerin ilk durağı çoğu zaman büyük bir hastane değildi.

Yaralı yuvasıydı.

İlk durak: Yaralı yuvası

Yaralı yuvaları cephe hattına yakın, mümkün olduğunca korunaklı bölgelerde oluşturulan ilk toplama ve müdahale noktalarıydı.

Burada yaralının ilk sargısı kontrol ediliyor, gerekli basit müdahaleler yapılıyor ve bir sonraki sağlık basamağına taşınması sağlanıyordu.

Yarası hafif olan bazı askerler tedavilerinin ardından yeniden birliklerine dönebiliyordu.

Daha ciddi durumda olanların yolculuğu ise devam ediyordu.

Bir sonraki basamak genellikle kıta veya tabur sargı yeri oluyordu.

Sağlık zincirinin tıbbi karar açısından kritik aşamalarından biri burada başlıyordu.

Tabur doktoru yaralıyı değerlendiriyordu

Sargı yerlerine getirilen askerler tabipler tarafından değerlendiriliyordu.

Her yaralı aynı şekilde geriye gönderilmiyordu.

Yürüyebilen ve daha hafif yaralanmış askerlerle, sedye veya araçla taşınması gereken ağır yaralıların tahliye yolları burada ayrılabiliyordu.

Hafif yaralılar hafif yaralı toplama yerlerine, taşınması gereken daha ağır durumdakiler ise sıhhiye veya nakliye arabalarının bulunduğu araba durak yerlerine yönlendirilebiliyordu.

Bu uygulama, yaralıların durumlarına göre ayrılması ve mevcut sağlık imkânlarının önceliğe göre kullanılmasını sağlıyordu.

İşlev bakımından günümüzdeki triyaj anlayışıyla benzerlik taşısa da 1915’teki uygulamayı bugünün standartlaştırılmış acil tıp triyaj sistemiyle tamamen aynı kabul etmek doğru olmaz.

Ancak çözülmeye çalışılan temel sorun aynıydı:

Çok sayıda yaralı vardı ve kimin önce, nereye gönderileceğine karar verilmesi gerekiyordu.

Yaralının boynundaki künye sağlık zincirinin parçasıydı

Cephede yalnızca yaralının taşınması yeterli değildi.

Kim olduğu, yarasının niteliği ve kendisine hangi müdahalelerin yapıldığının bir sonraki sağlık birimine aktarılması gerekiyordu.

Bu nedenle yaralıların üzerinde durumlarını gösteren künyeler veya sevk pusulaları kullanılabiliyordu.

Dönemin sağlık uygulamalarını inceleyen akademik çalışmalarda, yaralının boynuna yarasının durumunu ve yapılan tedaviyi gösteren bir künye asıldığı aktarılıyor.

Çanakkale Savaşları Gelibolu Tarihi Alan Başkanlığı da ilk müdahalesi yapılan yaralıların durumlarını gösteren pusulaların boyunlarına asıldığını belirtiyor.

Bunun son derece çarpıcı bir örneği bugün müzede görülebiliyor.

Çanakkale Muharebeleri sırasında yaralanan Yüzbaşı Eşref Efendi’nin kanlı üniforması, hastaneye getirildiğinde ceketine iliştirilmiş hasta sevk pusulasıyla birlikte Çanakkale Destanı Tanıtım Merkezi’nde sergileniyor.

Bir asırdan fazla zaman sonra kalan o küçük belge büyük bir sistemi görünür kılıyor.

Çünkü yaralı asker yalnız bir sedyeden diğerine aktarılmıyordu.

Onunla birlikte tıbbi bilgi de taşınıyordu.

Ağır yaralının yolu büyük sargı yerine çıkıyordu

Araba durak yerlerine ulaştırılan ağır yaralılar buradan daha geride bulunan büyük sargı yerlerine gönderiliyordu.

Çanakkale Cephesi’nde Kerevizdere, Soğanlıdere, Havuzlardere ve Kocadere gibi bölgelerde büyük sargı yerleri oluşturuldu.

Burada artık yalnız basit bir pansuman yapılmıyordu.

Tümen sıhhiye bölükleri yaralıların durumunu değerlendiriyor, imkânlar ölçüsünde cerrahi girişimlerde bulunuyor ve hangi hastaların daha gerideki sağlık kuruluşlarına gönderileceğine karar veriyordu.

Muharebelerin çok şiddetli olduğu günlerde sağlık sistemi ağır baskı altında kalıyordu.

Bazı dönemlerde tümen sıhhiye bölüklerine bir gün içinde iki bin veya daha fazla yaralının ulaştığı tarihî araştırmalarda aktarılıyor.

Sargı bezi, pamuk, ilaç, taşıma aracı ve sağlık personeli yetersizliği savaşın sağlık hizmetlerinin temel sorunları arasındaydı.

Buna rağmen tahliye zinciri işlemeye devam etmek zorundaydı.

Sonraki durak: Seyyar hastaneler

Büyük sargı yerinde tedavisi tamamlanamayan yaralılar seyyar hastanelere gönderiliyordu.

Seyyar hastaneler cephe gerisinde görev yapan ve savaşın şartlarına göre yer değiştirebilen askerî sağlık kuruluşlarıydı.

Çanakkale’de farklı tümen ve kolordulara bağlı sıhhiye birimleri ile seyyar hastaneler faaliyet gösterdi.

Ağadere ve Akbaş bölgeleri zamanla tahliye sisteminin önemli merkezleri hâline geldi.

Özellikle Ağadere çevresinde seyyar hastaneler, sevk hastaneleri ve çeşitli sıhhiye teşkilleri yoğunlaştı.

Bölge, kuzey ve güney muharebe alanlarından getirilen yaralıların tedavi edildiği ve daha gerideki hastanelere sevk edildiği önemli merkezlerden biriydi.

Cephedeki sağlık imkânlarının yetersiz kaldığı yaralılar için yolculuk burada da bitmiyordu.

Zenginlerin Ağzındaki Yoksul Dişleri: 18. Yüzyılın Şaşırtıcı Tıp Hikâyesi
Zenginlerin Ağzındaki Yoksul Dişleri: 18. Yüzyılın Şaşırtıcı Tıp Hikâyesi
İçeriği Görüntüle

Cephe hastanesine 24 saat, geriye sevkte 48 saat esası

Çanakkale’de yaralı tahliyesi yalnız mekâna göre değil, zamana göre de planlanmaya çalışılıyordu.

Dönemin sistemini ele alan kaynaklara göre cephe hattında yaralanan askerlerin, mümkün olduğunca 24 saat içinde cephedeki uygun hastanelere ulaştırılması hedefleniyordu.

İlk tedavileri tamamlanan ve daha gerideki sağlık kuruluşlarına gönderilmesi gereken yaralıların sevk ve sağlık işlemleri ise 48 saat esası dikkate alınarak yürütülmeye çalışılıyordu.

Bu süreler, sistemin yaralı tahliyesini gelişigüzel değil, belirli bir zaman planı içinde yürütmek istediğini gösteriyor.

Ancak savaş sahasının gerçekleri çoğu zaman bu hedeflerin önüne geçiyordu.

Yoğun yaralı akışı, ulaşım araçlarının yetersizliği, yolların durumu, hava şartları, hastanelerdeki doluluk ve devam eden düşman ateşi tahliyeyi geciktirebiliyordu.

Özellikle büyük taarruzların ardından kısa sürede binlerce yaralının sağlık birimlerine ulaşması sistemin kapasitesini zorladı.

Bu nedenle bazı yaralıların daha gerideki hastanelere ulaştırılması planlanandan çok daha uzun sürebiliyordu.

Menzil hastaneleri cephe ile ülke içi arasında köprüydü

İleri tedavi gereken yaralılar seyyar hastanelerden menzil veya harp hastanelerine gönderilebiliyordu.

Çanakkale Muharebeleri uzadıkça cephe gerisindeki hastane kapasitesi de artırıldı.

Lapseki, Çardak, Biga, Şarköy, Tekirdağ ve başka merkezlerde sağlık kuruluşları oluşturuldu veya mevcut hastanelerin yatak kapasitesi genişletildi.

Böylece yaralı tahliyesi yalnız Gelibolu Yarımadası içinde gerçekleşen bir sağlık faaliyeti olmaktan çıktı.

Cephe ile Marmara Bölgesi ve ülke içindeki büyük sağlık merkezleri arasında geniş bir tedavi ağı oluştu.

Ancak Çanakkale’nin coğrafyası sağlık zincirine başka bir ulaşım unsurunu daha ekliyordu:

Deniz yolu.

İskeleler sağlık zincirinin aktarma merkezleriydi

Eceabat ve özellikle Akbaş gibi noktalar yalnız ulaşım iskelesi olarak kullanılmıyordu.

Bu alanlar aynı zamanda yaralıların toplandığı ve daha gerideki merkezlere gönderildiği önemli aktarma noktaları hâline geldi.

Kara yoluyla buraya getirilen yaralılar uygun vapur ve deniz araçlarına bindirilerek Gelibolu, Tekirdağ, İstanbul ve diğer sağlık merkezleri yönüne gönderilebiliyordu.

Yaralı naklinde çeşitli vapur, gemi ve daha küçük deniz araçlarından yararlanıldı.

Böylece siperin birkaç yüz metre gerisinde başlayan sağlık yolculuğu Marmara Denizi üzerinden yüzlerce kilometre devam edebiliyordu.

Bir asker Çanakkale’de yaralandıktan sonra tedavisinin sonraki aşamasını İstanbul’daki veya başka bir merkezdeki hastanede sürdürebiliyordu.

İstanbul’da okullar bile hastaneye dönüştürüldü

Çanakkale’den gelen yaralıların sayısı yükseldikçe İstanbul’daki mevcut askerî hastanelerin kapasitesi zorlandı.

Hilâl-i Ahmer Cemiyeti bu süreçte sağlık hizmetlerinin önemli destek unsurlarından biri oldu.

Arşiv belgelerine dayalı araştırmalara göre İstanbul’da yaralılar için yeni yatak kapasitesi oluşturulurken Galatasaray Mekteb-i Sultanisi ve Darüşşafaka gibi bazı büyük binalar da hastane amacıyla kullanıldı.

Darüşşafaka binasında kurulan Hilâl-i Ahmer Hastanesi de Çanakkale’den getirilen yaralıların tedavisinde kullanılan sağlık kuruluşları arasında yer aldı.

Yaralıların İstanbul’a ulaştıktan sonra farklı sağlık kuruluşlarına dağıtılması için sevk planları oluşturuldu.

Hilâl-i Ahmer yalnız hastane hizmeti vermiyordu.

Tıbbi malzeme temin ediyor, hasta ve yaralı nakline katkıda bulunuyor, hastabakıcılar görevlendiriyor ve savaşın büyüyen sağlık yükünün karşılanmasına destek sağlıyordu.

Böylece askerî sıhhiye teşkilatının yanında geniş bir yardım ve sağlık ağı da faaliyet gösteriyordu.

On binlerce yaralı cephe gerisine taşındı

Sistemin karşı karşıya kaldığı yükü rakamlar daha açık biçimde gösteriyor.

Askerî kaynaklara dayanan araştırmalara göre yalnız 25 Nisan-30 Haziran 1915 döneminde Akbaş ve Ağadere Sevkiyat Hastanelerinden 56 bin 396 yaralı ile 2 bin 355 hasta daha gerideki sağlık kuruluşlarına gönderildi.

Aynı tarihî çalışmalarda Çanakkale Muharebeleri boyunca cepheden 110 bin 220 yaralının vatan ve menzil hastanelerine sevk edildiği aktarılıyor.

Tarihî savaş istatistiklerinde kaynaklar arasında küçük farklılıkların bulunabileceği unutulmamalı.

Ancak sayıların ortaya koyduğu ölçek son derece açık:

Osmanlı sağlık teşkilatı yüzlerce değil, on binlerce yaralının kısa sürede cepheden geriye taşınması ve tedavi edilmesi sorunuyla karşı karşıyaydı.

Her zaman özel hasta nakliye aracı bulunamıyordu

Sistemin belirlenmiş sağlık basamakları vardı ancak sahadaki imkânlar sınırlıydı.

Savaşın yoğun dönemlerinde yeterli sayıda hasta nakliye aracı bulunmadığı için yaralıların taşınmasında yalnız sıhhiye için ayrılmış araçlardan yararlanılamıyordu.

Cepheye erzak veya cephane götürüp geri dönen nakliye kolları da zaman zaman yaralı tahliyesinde kullanıldı.

Yerel halkın ulaşım araçlarıyla yaralı taşınmasına destek verdiğini gösteren kayıtlar da bulunuyor.

Bazı güzergâhlarda nakliye ve sıhhiye istasyonları arasında kademeli bir taşıma sistemi uygulanıyordu.

Kaynaklarda bazı sıhhiye istasyonlarının yaklaşık 20 kilometrelik aralıklarla oluşturulduğu ve yaralıların bir noktadan diğerine kademeli olarak taşındığı belirtiliyor.

Bir araç yaralıyı belirli bir noktaya ulaştırıyor, sonraki aşamada başka bir nakliye unsuru yolculuğu devam ettiriyordu.

Bugünün motorize ambulans ve acil sağlık sistemiyle karşılaştırıldığında süreç çok daha yavaş ve zordu.

Ancak temel amaç değişmemişti:

Yaralıyı mümkün olan en kısa sürede uygun tıbbi bakıma ulaştırmak.

Her yaralı bütün basamaklardan geçmiyordu

Çanakkale’deki askerî sağlık sistemini anlatırken önemli bir ayrımı gözden kaçırmamak gerekiyor.

Cephede yaralanan her asker sırasıyla bütün sağlık noktalarından geçmiyordu.

Yaranın ağırlığı, askerin yürüyebilmesi, muharebenin şiddeti, o anda mevcut taşıma araçları, sağlık kuruluşlarının kapasitesi, yol ve hava şartları tahliye güzergâhını değiştirebiliyordu.

Hafif bir yaralı sargı yerindeki müdahalenin ardından birliğine dönebilirken, ağır yaralanan başka bir asker yaralı yuvasından büyük sargı yerine, oradan seyyar hastaneye, menzil hastanesine ve gerektiğinde İstanbul’a veya başka bir büyük merkeze kadar sevk edilebiliyordu.

Dolayısıyla Çanakkale’deki sistem tek bir sabit yol değil, birbirine bağlanan sağlık ve tahliye basamaklarından oluşan bir ağdı.

Çanakkale’nin görünmeyen cephesi

Çanakkale denildiğinde hafızamızda çoğunlukla siperler, toplar, süngüler ve hücumlar canlanıyor.

Oysa cephe çizgisinin hemen gerisinde başka bir mücadele daha vardı.

Doktorlar…

Sıhhiye erleri…

Teskereciler…

Hastabakıcılar…

Eczacılar…

Yaralı taşıyan nakliye personeli…

Denizciler…

Onların mücadelesi bir mevziyi ele geçirmek için değil, yaralanmış bir insanı hayatta tutabilmek için veriliyordu.

Bir askerin üzerindeki harp paketiyle başlayan sağlık yolculuğu bazen yaralı yuvasında, bazen büyük sargı yerinde, bazen Ağadere’deki bir sağlık kuruluşunda, bazen bir vapurun güvertesinde ve bazen de İstanbul’daki bir hastane koğuşunda devam etti.

Bugün Çanakkale Destanı Tanıtım Merkezi’nde Yüzbaşı Eşref Efendi’nin kanlı üniformasına iliştirilmiş hasta sevk pusulasının hâlâ görülebilmesi bu sistemin en somut tanıklarından biri.

Küçük bir kâğıt parçası gibi görünüyor.

Ancak aslında yüz yılı aşkın süre önce kurulmuş büyük bir sağlık zincirinin izini taşıyor.

Harp paketinden sedyeye, sedyeden sargı yerine, sargı yerinden hastaneye ve gerektiğinde vapurla ülke içindeki büyük sağlık merkezlerine uzanan bir hayat hattının.

KAYNAKLAR

  • Nurhan Aydın. “Çanakkale Savaşları’nda Sıhhiye ve Tahliye Hizmetleri.” Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Cilt XXVI, Sayı 77, 2010.

  • Lokman Erdemir. “Çanakkale Muharebeleri Sırasında Cephe’den İstanbul’a Yaralıların Nakli.” Bilim ve Teknik, Sayı 568, Mart 2015.

  • Cahide Sınmaz Sönmez. “Çanakkale Cephesi’nde Sağlık Kuruluşları ve Kızılay Arşiv Belgelerine Göre Hilâl-i Ahmer Cemiyeti’nin Faaliyetleri.” Çanakkale Araştırmaları Türk Yıllığı.

  • Çanakkale Savaşları Gelibolu Tarihi Alan Başkanlığı. Ağadere Hastane Şehitliği ve Kocadere sağlık teşkilatına ilişkin tarihî bilgi kayıtları.

  • T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı. Çanakkale 1915 Hilâl-i Ahmer Hastanesi Canlandırma Alanı tarihî bilgilendirme kayıtları.

  • T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı. Çanakkale Destanı Tanıtım Merkezi koleksiyon bilgileri – Yüzbaşı Eşref Efendi’nin üniforması ve hasta sevk pusulası.

  • Türk Kızılay. Çanakkale Savaşı’nda Hilâl-i Ahmer faaliyetlerine ilişkin tarihî kayıt ve yayınlar.

  • Darüşşafaka Cemiyeti. Darüşşafaka’nın Hilâl-i Ahmer Hastanesi olarak kullanıldığı döneme ilişkin tarihî kayıtlar.