Bugün bir hastaya kan verilmeden önce kan grubu belirleniyor, uygunluk testleri yapılıyor, kan bileşenleri kontrollü koşullarda hazırlanıyor ve transfüzyon sırasında hasta yakından izleniyor.

Ancak yaklaşık 150 yıl önce durum tamamen farklıydı.

  1. yüzyıl hekimleri ağır kan kaybı, doğum sonrası kanama veya ileri hastalık nedeniyle ölümün eşiğine gelen bir hastayı kurtarmaya çalışırken çok temel sorunlarla karşılaşıyordu. İnsanların kan grupları henüz bilinmiyor, alınan kan hızla pıhtılaşabiliyor ve transfüzyon sonrasında bazı hastalarda ağır, hatta ölümcül reaksiyonlar gelişebiliyordu.

Bazen kan nakli işe yarıyor, bazen hastanın durumu bir anda kötüleşiyordu. Bu sonuçların önemli nedenlerinden biri olan kan grubu uyumsuzluğunun bilimsel açıklaması ise ancak 20. yüzyılın başında ortaya konacaktı.

İşte bu ortamda bazı hekimler son derece sıra dışı bir soru sordu:

Kanın yerine başka bir sıvı kullanılabilir miydi?

Bir dönem verilen cevaplardan biri şaşırtıcıydı:

Süt.

İnsanlardaki ilk belgelenmiş uygulamalar 1854'te Toronto'da yapıldı

İnsan damarına inek sütü verilmesine ilişkin bilinen ilk belgelenmiş uygulamalardan bazıları, 1854 yılında Toronto'daki kolera salgını sırasında gerçekleştirildi.

Hekimler James Bovell ve Edwin Hodder, ağır durumdaki kolera hastalarında intravenöz süt uygulamayı denedi.

Bu fikir tamamen rastgele ortaya çıkmamıştı. Dönemin bazı araştırmacıları sütte bulunan yağ parçacıklarının dolaşım sisteminde değişime uğrayabileceğini ve kan hücrelerinin oluşumuna katkıda bulunabileceğini düşünüyordu.

Bugün yanlış olduğunu bildiğimiz bu görüş, 19. yüzyılın sınırlı hücre biyolojisi ve fizyoloji bilgisi içerisinde bazı hekimlere makul görünüyordu.

İlk hastalardan biri yaklaşık 40 yaşındaki Thomas Harrison adlı bir erkekti.

Hastaneye getirilen bir ineğin taze sütünden yaklaşık 12 ons, yani 350 mililitre civarında süt damar yoluyla verildi. Süt sağılmış, süzülmüş ve vücut sıcaklığına yakın bir sıcaklıkta tutulmuştu.

Hastanın durumunda düzelme görüldüğü ve daha sonra hastaneden taburcu edildiği bildirildi.

Üç gün sonra Mary Hall adlı başka bir hastaya yaklaşık 8 ons süt verildi. Bu hastanın da iyileşerek taburcu olduğu kaydedildi.

Ancak sonraki sonuçlar aynı derecede umut verici değildi.

Bovell ve Hodder'ın sonraki hafta süt transfüzyonu uyguladığı iki hasta yaşamını yitirdi. Bovell'in öğrencisi John Mackenzie'nin aynı yöntemi uyguladığı üç hasta da kısa süre sonra öldü.

İlk olumlu sonuçlar, böylece kısa süre içerisinde ciddi soru işaretleriyle karşı karşıya kaldı.

Fikir ortadan kalkmadı, yıllar sonra yeniden denendi

Bu sonuçlara rağmen süt transfüzyonu hemen terk edilmedi.

1873 yılında New Yorklu cerrah Joseph W. Howe, ağır tüberküloz hastalarında keçi sütünü damar yoluyla kullanmayı denedi.

İlk hastaya yaklaşık 1,5 ons keçi sütü verildikten sonra baş dönmesi, istemsiz göz hareketleri ve göğüs ağrısı gelişti. Aynı gün daha fazla süt verilmesinin ardından belirtiler tekrarlandı. Hasta ertesi gün yaşamını yitirdi.

İkinci ileri tüberküloz hastasında ise süt verilirken göğüs ağrısı, şiddetli bel ağrısı ve nefes darlığı ortaya çıktı. Hasta birkaç saat sonra komaya girdi ve öldü.

Bugünün klinik araştırma anlayışı açısından daha da şaşırtıcı olan gelişme bundan sonra yaşandı.

Howe, insanlardaki sonuçlarının ardından hayvan deneyleri yaptı.

Ağır kan kaybına uğratılmış yedi köpeğe süt verildi ve hayvanların tamamı öldü. Aynı şekilde kan kaybettirilen ancak süt verilmeyen iki köpek ise hayatta kaldı.

Buna rağmen süt transfüzyonu fikri birkaç yıl daha yaşamaya devam etti.

Süt transfüzyonunun en güçlü savunucularından biri T. Gaillard Thomas'tı

Süt transfüzyonunun 1870'lerde yeniden gündeme gelmesinin arkasındaki önemli isimlerden biri New Yorklu hekim Theodore Gaillard Thomas oldu.

Thomas, 1875'te ağır uterin kanaması bulunan bir kadına inek sütü uyguladı.

Uygulama sırasında hasta başında son derece şiddetli bir basınç hissettiğini bildirdi. Ardından kalp hızında belirgin artış ve yüksek ateş gelişti.

Buna karşın hasta sonraki günlerde giderek iyileşti.

Thomas bu sonucu yöntemin işe yarayabileceğine dair bir işaret olarak yorumladı ve sonraki yıllarda farklı hastalara süt uygulamaya devam etti.

Mayıs 1878'de deneyimlerini dönemin New York Medical Journal dergisinde yayımladı.

Çalışmanın adı oldukça açıktı:

“The Intra-venous Injection of Milk as a Substitute for the Transfusion of Blood: Illustrated by Seven Operations.”

Roma Döneminde 2 Bin Yıl Önce Katarakt Ameliyatı Yapılıyordu
Roma Döneminde 2 Bin Yıl Önce Katarakt Ameliyatı Yapılıyordu
İçeriği Görüntüle

Türkçeye yaklaşık olarak:

“Kan transfüzyonunun yerine sütün intravenöz enjeksiyonu: Yedi uygulamayla gösterilmiştir.”

olarak çevrilebilecek bu çalışma, süt transfüzyonunun tıp literatüründeki en dikkat çekici belgelerinden biri haline geldi.

Hekimler neden gerçekten sütün kanın yerini alabileceğini düşündü?

Bugünkü bilgilerimizle süt ile kan arasındaki fark son derece açık.

Süt, oksijen taşıyan eritrositlere sahip değildir. Kan kaybıyla azalan kırmızı kan hücrelerinin görevini yerine getiremez ve damar içine verilmesi ciddi fizyolojik sorunlara yol açabilir.

Ancak 1870'lerde durum farklıydı.

Thomas ve bazı meslektaşları, kan naklinin önündeki en büyük sorunlardan biri olan pıhtılaşmadan kaçınmak istiyordu.

Ayrıca dönemin fizyoloji anlayışında sütün, bağırsakta sindirildikten sonra lenfatik sisteme geçen yağdan zengin şil sıvısına benzediği düşünülüyordu.

Şil kana karıştığına göre, süt de doğrudan dolaşıma verildiğinde organizma tarafından kullanılabilir düşüncesi ortaya çıktı.

Thomas, sütün kimyasal olarak kandan daha yetersiz olsa bile, kanın oluşumunda rol oynadığı düşünülen şile diğer sıvılardan daha yakın olduğunu savunuyordu.

Bugün yanlış olduğu bilinen bu biyolojik varsayım, dönemin bazı hekimlerini o kadar etkiledi ki süt transfüzyonunun geleceğin tedavisi olacağını düşünenler bile çıktı.

1878'de hekim J. H. Brinton, yöntemin birkaç yıl içerisinde kan transfüzyonunun yerini tamamen alabileceğini öngörüyordu.

Tarih bunun tam tersini gösterecekti.

Ateş, kalp çarpıntısı, ağrı ve idrarda protein görüldü

Süt transfüzyonları yaygınlaştıkça olumsuz sonuçlar da birikmeye başladı.

Hekim William Pepper'ın inek sütü verdiği iki hastada şiddetli baş ağrısı, ateş ve taşikardi gelişti. Her iki hastada da idrarda protein saptandığı bildirildi.

Hayvan deneylerinde yüksek miktarlarda verilen sütün akciğer damarlarında embolilere yol açabileceğine ilişkin bulgular da ortaya çıktı.

Artık iyimser raporların karşısında giderek büyüyen bir komplikasyon tablosu vardı.

1879 yılında Fransız hekimler Moutard-Martin ve Charles Richet, yaptıkları deneysel çalışmaların ardından intravenöz süt uygulamasının tehlikeli olduğu sonucuna vardı.

Aynı dönemde ABD'deki bazı hekimler de süt transfüzyonunun kan transfüzyonundan daha güvenli olmadığı görüşünü savunmaya başladı.

İnek ve keçiden sonra insan sütünü bile denediler

Hikâyenin belki de en sıra dışı bölümü 1880 yılında yaşandı.

Joseph Howe bu kez sorunun sütün kendisinde değil, hangi canlıdan elde edildiğinde olabileceğini düşündü.

İnek ve keçi sütü uygun değilse insan sütü daha güvenli olabilir miydi?

Sağlıklı, doğum yapmış bir kadından alınan insan sütü, ağır akciğer hastalığı bulunan başka bir kadının damarına verilmeye başlandı.

Planlanan miktar yaklaşık üç ons civarındaydı.

Ancak yaklaşık iki ons süt verildiğinde hastanın solunumu durdu.

Tarihsel kayıtlara göre hasta yapay solunum ve dönemin diğer müdahaleleriyle yeniden hayata döndürüldü.

Howe bundan sonra insan sütünün de inek veya keçi sütünden daha uygun olmadığı sonucuna vardı.

Serumun gelişmesi süt transfüzyonunun sonunu getirdi

1880'lere gelindiğinde tıp dünyasının süt transfüzyonuna ilgisi hızla azalıyordu.

Üstelik hekimlerin önüne çok daha mantıklı bir seçenek çıkmaya başlamıştı:

İzotonik tuz çözeltileri.

  1. yüzyılın sonlarına doğru intravenöz salin solüsyonlarının geliştirilmesi ve yaygınlaşması, sıvı kaybının tedavisinde süt gibi tehlikeli alternatiflere duyulan ilgiyi büyük ölçüde ortadan kaldırdı.

1880'lerin ortalarına gelindiğinde intravenöz tuz çözeltileri, süt transfüzyonlarının yerini almaya başlamıştı.

Fakat güvenli kan transfüzyonu için başka bir büyük keşfin daha yapılması gerekiyordu.

Asıl devrim 1901'de geldi

Avusturyalı hekim ve bilim insanı Karl Landsteiner, farklı insanların kanlarının bir araya getirildiğinde neden bazen kümelendiğini araştırdı.

1901'de yayımladığı çalışmalar, insanlarda farklı kan grupları bulunduğunu ortaya koydu.

Böylece önceki yüzyıldaki bazı transfüzyonların neden başarılı olurken bazılarının ölümcül sonuç verdiğinin temel nedenlerinden biri anlaşılmış oldu.

Landsteiner bu keşfi nedeniyle 1930 Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü'nü aldı.

Modern transfüzyon tıbbı bundan sonra hızla gelişti.

1907'de kan gruplaması ve çapraz karşılaştırmanın transfüzyon güvenliğinde kullanılması yönünde önemli adımlar atıldı. 1910'lu yıllarda ise sodyum sitratla pıhtılaşmanın önlenmesi ve kanın saklanabilmesine yönelik gelişmeler modern transfüzyon tıbbının temelini güçlendirdi.

Böylece kan nakli giderek daha güvenli, kontrollü ve bilimsel bir uygulamaya dönüştü.

Tıbbın ilerlemesi bazen yanlış yollardan geçiyor

Damardan süt verilmesi bugün son derece tehlikeli ve bilimsel olarak kabul edilemez bir uygulama.

Ancak süt transfüzyonu hikâyesini yalnızca geçmiş hekimlerin yaptığı “tuhaf bir hata” olarak görmek eksik olur.

  1. yüzyıl hekimlerinin karşısında ölümcül kanamalar vardı; ancak ellerinde kan grubu bilgisi, modern antikoagülanlar, kan bankaları, steril tek kullanımlık sistemler veya günümüzün gelişmiş transfüzyon tıbbı bulunmuyordu.

Bu nedenle tıp tarihi bazen bugün şaşırtıcı görünen denemelerden geçerek ilerledi.

Süt transfüzyonu başarısız oldu.

Fakat bu başarısızlık da hekimlerin şu temel soruya cevap aradığı uzun bilimsel yolculuğun parçalarından biriydi:

Bir insan ağır kan kaybettiğinde onu güvenli biçimde nasıl hayatta tutabiliriz?

Yaklaşık 150 yıl sonra bu sorunun cevabı artık süt değil; kan grubu uyumu belirlenmiş, test edilmiş ve uygun koşullarda hazırlanmış kan ve kan bileşenleridir.

Önemli not: Sütün damar yoluyla verilmesinin modern tıpta kan kaybı veya herhangi bir hastalığın tedavisinde yeri yoktur. Burada anlatılan uygulamalar yalnızca tıp tarihinin terk edilmiş ve tehlikeli deneyleri kapsamında aktarılmaktadır.