Bir ülkenin geleceğini anlamak istiyorsanız, gençlerinin tarihini nasıl bildiğine bakın. Daha doğrusu, neyi bildiklerinden çok, neyi bilmediklerine dikkat edin. Çünkü bazen eksik bilgi, cehaletten daha tehlikelidir.

6 Aralık 2025’te gerçekleştirdiğimiz Çanakkale ziyareti, bana bu hakikati bir kez daha gösterdi: Tarih, yalnızca geçmişte yaşanmış olayların toplamı değildir; doğru anlatılmazsa geleceği yanlış kuran sessiz bir kırılmadır.

Çanakkale’ye giden yol, sadece kilometrelerle ölçülen bir mesafe değildir. O yol, hafızayla yüzleşmenin, konforlu ezberleri terk etmenin ve hakikatle temas etmenin yoludur. Yolculuk boyunca öğrencilerimizle sohbet etmek benim için her zaman kıymetlidir. Çünkü onların hayata bakışı, hedefleri, beklentileri ve tereddütleri; bize yarının Türkiye’sini fısıldar. Gençlerin ruh hâli, aslında bir ülkenin ruh hâlidir.

Gidiş yolunda bir tesiste verdiğimiz molada, başka bir tıp fakültemizin öğrencileriyle aynı masaya oturdum. “Çanakkale ziyareti hakkında ne düşünüyorsunuz?” diye sordum. Sohbet ilerledikçe, içimde tarif etmesi zor bir sızı oluştu. O pırıl pırıl, zeki, çalışkan gençlerimizin önemli bir kısmı Çanakkale Zaferi’ni Türkiye Cumhuriyeti’nin kazandığını zannediyordu. Bu yalnızca bir tarih hatası değildi; bu, hafızanın yanlış bir yere sabitlenmesiydi.

Sakin bir dille şunu hatırlattım: Çanakkale Savaşı 1915’te yapıldı. Türkiye Cumhuriyeti henüz kurulmamıştı. O gün Osmanlı Devleti vardı ve devletin başında Sultan Vahdettin Han bulunuyordu. Başkomutan oydu. Çanakkale Zaferi, Osmanlı Devleti’nin ve onun disiplinli, teşkilatlı ordusunun zaferiydi. Mustafa Kemal, o savaşta bir subaydı; rütbesi yarbaydı. Tarih, bugünden geriye doğru yazılamaz. Rütbeler, makamlar ve roller, yaşandığı zamanın şartları içinde anlam kazanır.

Alay Şehitliği’ne vardığımızda sessizlik derinleşti. Çünkü orası yalnızca bir alayın değil, bir neslin toprağa düştüğü yerdir. Öğrencilerimin bir kısmı şu gerçeği ilk kez öğrendi: Çanakkale’de en çok şehit veren üç Osmanlı şehri Şam, Humus ve Bursa’dır. Bugün sınırlarımız dışında kalan şehirler, o gün bu topraklar için can vermiştir. Bu hakikat, haritalardan önce kalplerde anlaşılmalıdır.

Ve Çanakkale… Orası sadece askerlerin değil, Tıbbiyelilerin de dönmediği yerdir.

Mekteb-i Tıbbiye öğrencileri, daha diplomalarını almadan cepheye gitmişti. Kimi anatomi amfisinden, kimi kadavra masasından doğruca siperlere yürüdü. Henüz “doktor” unvanını taşımadan, insan kurtarmayı öğrenirken insanlık için can vermeyi seçtiler. Bir sınıfın neredeyse tamamı şehit düştü; tıp fakülteleri yıllarca mezun veremedi. Beyaz önlükler, Çanakkale’de çamura ve kana bulandı.

O cephede yalnızca bedenler toprağa düşmedi. Geleceğin hekimleri, bilim insanları, cerrahları, şifacıları da sustu. Bir millet, hem evlatlarını hem de gelecekteki sağlığını aynı anda kaybetti. Bugün bir Tıbbiyeli olarak beyaz önlük giyiyorsak, o önlüğün cebinde yalnızca kalem değil; yarım kalmış hayatlar, tutulmamış nöbetler, yazılamamış reçeteler de vardır.

Çanakkale’de şehit düşen Tıbbiyeliler kadar, cepheden yaralı dönen, ömrünü eksik bir bedenle ama dimdik bir ruhla tamamlayan gazi Tıbbiyeliler de bu hikâyenin sessiz kahramanlarıdır. Onlar, hem savaşın hem hayatın yaralarını taşımışlardır. Bugün tıp eğitimi alırken kullandığımız her imkân, biraz da onların ödedikleri bedelin mirasıdır.

Bu ziyaretin öğrencilerimizde şunu fark ettirmiş olmasını diliyorum: Yakın tarih, sandığımızdan çok daha eksik ve parçalı biliniyor. Bu eksiklik çoğu zaman kötü niyetten değil; yoğun dersler, sınavlar ve koşuşturma içinde düşünmeye, sorgulamaya ve durup hatırlamaya fırsat bulamamaktan kaynaklanıyor. İşte tam da bu yüzden üniversitelerin görevi, yalnızca meslek öğretmek değildir.

Sağlık Bilimleri Üniversitesi olarak bu tür ziyaretleri artırmalı, yaygınlaştırmalıyız. Fakültelerimiz, bulundukları coğrafyanın hafızasına temas eden faaliyetler düzenlemelidir. Erzurum ve Trabzon’daki fakültelerimiz Sarıkamış yürüyüşlerine, Aziziye Tabyaları’na üniversitemizi temsilen katılabilir. Çünkü tarih, kitapta kalınca bilgi olur; yerinde yaşanınca bilinç, bilinç olunca da sorumluluk hâline gelir.

Bu üniversite, yalnızca sağlık alanında insan gücü yetiştiren bir kurum değildir. Aynı zamanda bir kültür elçisidir. Geçmişle gelecek arasında kurulan canlı bir köprüdür. Türkiye çınarının köklerini besleyen, dallarını dost ve kardeş coğrafyalara uzatan bir mimaridir. Bizlere düşen görev, gençlerimize millî şuuru dikte etmek değil; onu doğru bilgiyle beslemek, diri tutacak zemini oluşturmaktır.

Şehitlerimize ve gazilerimize olan borcumuz elbette ödenemez. Ama en azından onları doğru tanıyarak, doğru anlatarak ve doğru hatırlayarak minnetimizi ifade edebiliriz. Başta bu anlamlı ziyareti düşünen kıymetli rektörümüz Prof. Dr. Kemalettin Aydın olmak üzere, emeği geçen tüm üniversite çalışanlarımıza ve bu yolculuğa yürek koyan öğrencilerimize teşekkür ediyorum.

Ve kendimize şu soruyu sormadan yazıyı bitirmeyelim:
Eğer hafızamızı başkalarının yazdığı eksik cümlelere emanet edersek, Tıbbiyelilerin kanıyla yazılmış bu tarihi geleceğe hangi kelimelerle aktaracağız?