1844-1849 yılları Viyana: Macar asıllı doktor Ignaz Semmelweis, Viyana Genel Hastanesi (Allgemeines Krankenhaus der Stadt Wien) bünyesindeki Birinci Doğum Kliniği'nde (Erste Gebärklinik) başasistan olarak çalışıyordu.
O yıllarda Viyana'nın doğum klinikleri, ölümün bir istatistikten öte, gündelik bir rutin olduğu yerlerdi.
Lohusa humması, doğum salonlarından mezarlığa uzanan kısa ve acımasız bir yoldu; öyle ki, her dört doğumdan biri ölümle sonuçlanıyor ve bu kayıp, neredeyse kaçınılmaz bir toplumsal kader gibi kabulleniliyordu.
Ancak bu kader, Ignaz Semmelweis’in gözünde bir istatistiksel düzensizliğe dönüştü: Ebelerin yardım ettiği doğumlarda ölüm oranı, doktorların ve öğrencilerin çalıştığı klinikten belirgin şekilde daha düşüktü. Bu basit ancak çarpıcı gözlem, zihninde şimşekler çaktırdı. Ölümlerin sebebini tahmin ediyordu. Doktorların otopsi salonlarından doğum odalarına taşıdıkları görünmez bir şey olabilir miydi?
Semmelweis’in beynini kemiren bu sorular 1847'de trajik bir olayla kesin bir yanıta kavuşmuştu. Yakın arkadaşı Dr. Jakob Kolletschka, bir kadavranın otopsisinde öğrencinin neşteriyle yaralanmış ve kısa sürede lohusalarla aynı belirtilerle ölmüştü.
Semmelweis için her şey netleşmişti: Ölüm, hayat veren o ellerde, kadavralardan gelen ve gözle görülmeyen “çürüyen madde” ile taşınıyordu. Çözümü ise dönemi için devrimci, bugün için ise sarsıcı derecede basitti: Kireçli su ile el yıkamak.
Semmelweis’in hikayesinin bundan sonraki kısmı, bir dehanın kanıta dayalı gerçeği ile yerleşik inancın amansız çarpışmasıydı.
Evet O’nun mücadelesinin en büyük destekçisi klorlu kireçti. Gözlemi basit ama çığır açıcıydı. Kadavralarla çalışan doktorların elleri, görünmez bir “çürüyen maddesi” taşıyor ve bunu doğum yapan kadınlara bulaştırıyordu.
El yıkama protokolünü – %1’lik kalsiyum hipoklorit solüsyonuyla – zorunlu kıldığında, istatistikler mucizevi bir düşüş kaydetti: Ölüm oranı bir yılda %11.4’ten %1.27’ye indi. Ancak asıl çarpıcı olan, protokolün titizlikle uygulandığı dönemlerde kaydedilen mutlak sıfır rakamlarıydı.
Semmelweis'in kendi tuttuğu kayıtlara ve 1861'de yayımlanan başyapıtındaki (Lohusa Ateşinin Etiyolojisi, Kavramı ve Profilaksisi (Önlenmesi) ayrıntılı tablolara göre, 1848 yılının Mart, Ağustos, ve ayrıca Haziran ile Ekim aylarında da birer ay arayla, Birinci Doğum Kliniği'nde lohusa hummasından ölüm kaydedilmedi.
Bu, yalnızca bir sayısal düşüş değil, ölümün tamamen durduğu, o zamana kadar imkânsız addedilen bir başarıydı.
Mikrop teorisinden on yıllar önce, ampirik gözlem ve sistematik müdahalenin zaferi. Ancak Viyana’nın tıp aristokrasisi için bu rakamlar bir anlam ifade etmiyordu. Fikirleri, kabul gören “miasma” teorisine ve doktorların kutsal mesleki itibarına bir hakaretti.
Semmelweis’in titiz istatistikleriyle ortaya koyduğu gerçek, otoritenin ağırlığı altında ezildi. Yalnızca reddedilmedi; aşağılandı, dışlandı ve sesi susturulmaya çalışıldı.
Bu sistematik dışlama ve mesleki ötekileştirme o kadar yoğunlaştı ki, zamanla Semmelweis’i hem profesyonel hem de psikolojik olarak izole etti. Tepkisi, başlangıçtaki bilimsel ısrardan, giderek daha acı ve çaresiz bir ton taşıyan, hatta zamanla paranoid öğeler içeren bir mektup kampanyasına dönüştü.
Meslektaşlarını açıkça cinayetle suçladığı bu mektuplar, onu bilimsel topluluktan daha da uzaklaştırdı. Bu durum muhtemelen halihazırda kırılgan olan ruhsal dengesini iyice bozdu.
1865’te bir akıl hastanesine kaldırıldı ve burada, çoğu kaynağa göre, muhtemelen kötü muamele gören bir el yarasından kaynaklanan septik bir enfeksiyon sonucu, yalnızca 47 yaşında hayatını kaybetti. Tarihin en acı ironilerinden biri, onu nihayete erdiren şeyin, kendi hayatını adadığı mücadeledeki aynı ellerden bulaşan enfeksiyon mekanizması olmasıdır.
O’nun yaşadığı bu süreç, bugün psikoloji ve bilim sosyolojisinin o acımasız fenomeni “Semmelweis Refleksi” olarak adlandırılır: Yeni ve sarsıcı bir gerçek, kökleşmiş inançlara, kurumsal otoriteye veya kolektif gurura meydan okuduğunda, insan zihninin ve toplulukların gösterdiği kör, otomatik ve genellikle saldırgan bir reddetme tepkisidir.
Ancak hakikat, O’nun ölümüyle kendisiyle birlikte gömülmedi. Ölümünden sadece birkaç yıl sonra, Louis Pasteur’ün mikroorganizmaların fermantasyon ve çürümeye olan etkisini kanıtlaması (1857-1864) ve Joseph Lister’in antiseptik cerrahi prensiplerini yayınlaması (1867), Semmelweis’in ampirik bulgularına bilimsel bir temel ve teori kazandırdı.
Böylece, yaşarken reddedilen bu Macar doktor, ölümünün ardından mikroplar çağının sessiz bir kahramanı ve modern hastane hijyeninin kurucu bir öncüsü olarak nihai zaferini ilan etti.
Bugün, Macaristan için Ignaz Semmelweis sıradan bir doktor değil, ulusal bir bilgelik ve direniş sembolüdür; ancak onun mirası, özellikle kadınlar ve çocuklar için çok daha derin, somut ve kişisel bir anlam taşır. O, tarihte ilk kez, kadın bedeninin doğum sırasındaki kaderini, bir kader olmaktan çıkarıp bir önlenebilirlik meselesine dönüştüren isimdir.
Bu miras, adını taşıyan Semmelweis Üniversitesi’nde sadece bir isim olarak değil, kadın sağlığı ve doğum biliminin en ileri araştırma ve eğitim merkezlerinden biri olarak yaşamaya devam eder. Üniversitenin kadın hastalıkları ve doğum kliniği, onun felsefesini –kanıta, hijyene ve hastanın hayatına saygıya dayalı tıbbı– bir nesil yeni hekime aktarır. Budapeşte’deki heykelleri ve müze evi, turistik bir anıttan öte, bir toplumsal minnet ve uyarı abidesidir.
Ellerimizi yıkarken, sadece hijyen kurallarını değil, bilim tarihinin bu en acımasız ve en ders dolu savaşlarından birinin mirasını da hatırlayalım.