IV. BÖLÜM - Hüküm Oku - Mamır’ın toprağa düşmesinden sonra bozkırın üzerine çöken sessizlik uzun sürmedi. O gün rüzgâr yine esti, Sırderya yine ağır ağır aktı, atlar yine otlaklarda dolaştı. Fakat hiçbir şey eskisi gibi değildi. Çünkü bozkır, üzerine düşen kanı unutmuyor; yaşanan her acıyı sessizce hafızasına kazıyordu.

Kökenay doğruca Mambet’in otağına gitti. Yüzünde ne pişmanlık vardı ne de zafer. Sanki yalnızca törenin buyurduğunu yerine getirmiş bir adamın katı ve donuk ifadesini taşıyordu.

“Ben öldürdüm,” dedi kısa ve sert bir sesle. “Fakat iş henüz bitmedi. Kalkaman hâlâ hayatta.”

Bu söz, kuru bozkır otlarının arasından geçen rüzgâr gibi kısa sürede bütün obalara yayıldı. Bir ocakta fısıldanan cümle, akşam olmadan başka bir oba meydanında yüksek sesle söylenmeye başladı. Çok geçmeden Tobıktı bozkırının her köşesinde aynı soru soruluyordu:

“Şimdi Kalkaman’a ne olacak?”

Mambet’in öfkesi dinmek bilmiyordu.

“Yakınım olan kızı alıp götürdü,” diyordu. “Bu zillete razı olamam. Eğer Kalkaman sağ bırakılırsa Kişik boyuyla aynı çatı altında durmam. Yurdumu söker, obamı toplar, giderim.”

Bozkırda bir obanın göç etmesi yalnız keçeden yurtların sökülmesi değildi; yılların akrabalığının çözülmesi, dostlukların kopması ve düzenin sarsılması demekti. Bu yüzden insanların içine yalnız bir aşkın değil, yaklaşan büyük bir ayrılığın korkusu düştü.

Kazak atalar derlerdi ki:

Rüzgâr otu eğer, kader insanı eğer.

O gün kader yalnız iki genci değil, bütün bir halkı eğmeye hazırlanıyordu.

Gözler yeniden Anet Baba’ya çevrildi. Yaşlı bilge çağrıldığında herkes sustu. Çünkü onun ağzından çıkacak söz, yalnız kendi düşüncesi değil; yılların içinden süzülüp gelen törenin sesi sayılırdı.

Otağın ortasındaki ateş usul usul yanıyordu. Alevler yükseliyor ama içerideki ağır havayı dağıtamıyordu.

Uzun bir sessizliğin ardından Anet Baba konuştu:

“Bu düğüm kan dökülerek çözülmez. Şeriatın yolu bellidir. Bir erkek ve bir kadın diyeti verilsin. Mambet razı olsun, düşmanlık burada son bulsun.”

Fakat öfke çoktan aklın önüne geçmişti.

Mambet’in oğulları ayağa kalktı.

“Hayır,” dediler. “Bu dava mal ile kapanmaz. Töre çiğnenmiştir. Ceza verilmezse biz de bu yurtta kalmayız.”

Söz büyüdükçe çadırın içindeki hava ağırlaştı. Kimileri merhameti savunuyor, kimileri törenin en sert yüzünü. Herkes konuşuyor ama kimse karşısındakini duymuyordu.

Anet Baba son kez doğruldu.

“Bir çocuğun hatası yüzünden bütün millet bölünmesin,” dedi. “Bugün birbirimize düşersek yarın dış düşmana karşı nasıl omuz omuza duracağız?”
Sözlerini bitirdiğinde otağın içinde derin bir sessizlik oluştu. Hiç kimse hemen cevap vermedi. Çünkü herkes bilirdi ki Anet Baba sustuğunda bile konuşan yalnız onun sesi değil, bozkırın hafızası ve törenin asırlık ağırlığıydı. Fakat o gün öfke, hikmetten daha güçlüydü.

Ne var ki o gün törenin sesi, vicdanın sesinden daha yüksek çıktı.

Kazak atalar derlerdi ki:

Töre serttir ama kırılan gönlü onaramaz.

Fakat bu sözü hatırlayanların sayısı, öfkelerine yenilenlerden azdı.

Uzun tartışmaların sonunda acı bir hüküm verildi.

Kalkaman ata bindirilecek, bütün gücüyle bozkıra doğru sürecekti. Kökenay ise yalnızca bir kez yayını gerecek, tek bir ok atacaktı. Eğer ok hedefini bulursa hüküm yerine gelmiş sayılacak, isabet etmezse artık hiç kimse onun peşine düşmeyecekti.

Karar açıklandıktan sonra meydanda derin bir sessizlik oluştu. Çünkü herkes biliyordu ki bazen insanın kaderi, tek bir okun ucuna bağlanabilirdi.

Ertesi sabah oba halkı toplandı.

Kalkaman, “Arda Kuren” adı verilen al doru ata bindirildi. Başını kaldırdığında çocukluğundan beri tanıdığı yüzleri gördü. Kimileri başını öne eğmişti. Kimileri ise gözlerini Kalkaman’dan kaçırıyordu. Çünkü o gün kimse verilen hükmün ağırlığını taşıyamıyordu.
Delikanlı derin bir nefes aldı ve yüksek sesle konuştu:
“Ey halkım! Ben giderim, siz kalırsınız. Fakat kendi öz evladını okun önüne çıkaran bir halkın yükü hafif olmaz. Benim hakkım varsa, Hak katında kaybolmaz. Ben ölümden korkmam. Korkarım ki ardımızda merhametsiz bir ad bırakalım. Yalnız bir dileğim var: Yarın düşmanlarımız Tobıktı için, ‘Kendi kardeşini bile oka bağlayan merhametsiz bir halktı’ demesin.”
Sonra yaşlı babasına döndü.

“Hoşça kal. Bana dua et. Allah doğruların yardımcısı olsun.”

Dizginleri gevşetti.

Al doru at, rüzgârla yarışır gibi ileri atıldı.

Tam o anda Kökenay yayını gerdi.

Gerilen yayın sesi bozkırın sessizliğini yararken, ok havayı kesip geçti. Önce atın başını sıyırdı, sonra Kalkaman’ın sağ yanına saplandı. Etini yarıp geçti ama canını alamadı.

Mamır’ın canını alan ok, Kalkaman’ın bedenini yalnızca yaralamıştı. Fakat aynı gün törenin görünmez oku, iki gencin kaderini sonsuza dek delip geçmişti.

Kalkaman dişlerini sıkarak eyerde kaldı. Bir tepenin ardına ulaştığında gömleğinin kolunu yırttı ve yarasını kendi eliyle sardı.

Onu gören genç yiğitler sevinç içinde yanına koştular.

“Allah seni korudu!” dediler. “Artık geri dönelim. Her şey geride kalsın.”

Kalkaman yavaşça başını salladı.

“Hayır,” dedi. “Bugün bana yalnız Kökenay ok atmadı. Kendi halkım beni okun önüne çıkardı. Bedenimdeki yara zamanla kapanır. Ama beni korumayan bir yurdun açtığı yara ömür boyu kapanmaz. Bundan sonra aynı ateşin başında otursam da ruhum o ocağa ait olmayacak.”

Kazak atalar derlerdi ki:

Elden ayrılanın izi silinir, yürekten ayrılanın sızısı silinmez.

Gerçekten de Kalkaman’ın içinde taşıdığı acı, bedenindeki yaranın çok ötesindeydi.

Atının boynunu okşadı, dizginlerini çekti ve ardına dönmeden yola koyuldu.

Peşinden gidenler oldu. Fakat al doru atın kaldırdığı toz bulutu içinde genç yiğit ufukta eriyip gitti.

Böylece Kalkaman, Ulu Cüz’de yaşayan dayısı Ediılbay’a sığınmak ümidiyle Buhara taraflarına doğru yol aldı. Ardında yalnız doğduğu yurdu değil, çocukluğunu, dostlarını ve toprağın bağrında bıraktığı Mamır’ın hatırasını da bıraktı.
Rüzgâr yeniden esmeye başladı. Sırderya yine aynı sakinlikle aktı. Bozkır dışarıdan bakıldığında değişmemişti. Ama o gün, iki gencin kaderiyle birlikte görünmeyen bir şey de sonsuza dek değişmişti.
O günden sonra bozkırda Kalkaman ile Mamır'ın adı anıldığında, rüzgâr önce eser, insanlar ise önce susardı...