Salvador Dalí'nin Belleğin Azmi adlı tablosuna her bakış, insana aynı soruyu yeniden sordurur: Zaman gerçekten akıp giden bir şey midir, yoksa akıp giden biz miyiz?

Tablodaki eriyen saatler, ilk bakışta fizik kurallarına meydan okuyan sürrealist bir hayalin ürünü gibi görünür. Oysa biraz durup düşündüğümüzde, onların aslında hayatımızın en büyük gerçeğini temsil ettiğini fark ederiz. Saatler erimez; fakat ömür erir. Takvimler yaşlanmaz; insan yaşlanır. Zaman eksilmez; eksilen, bize verilen zamanın içindeki varoluşumuzdur.

Bu nedenle Dalí'nin resmi yalnızca bir sanat eseri değil, insanın faniliği üzerine yapılmış sessiz bir felsefedir.

Zaman Nedir?

Aziz Augustinus

“Kimse bana sormazsa zamanın ne olduğunu biliyorum; sorarlarsa bilmiyorum.” Diye tarif ediyor.

Gerçekten de zamanı hissederiz ama tarif etmekte zorlanırız. Onu görmeyiz ama etkisini her yerde görürüz. Dokunamayız ama bütün hayatımızı şekillendirir.

Aristoteles zamanı hareketin ölçüsü olarak görürken, Bergson onu saatlerin ve takvimlerin ölçtüğü mekanik bir süreç olarak değil, insan ruhunda yaşanan bir süreklilik olarak değerlendirmiştir. İnsan için zaman, yalnızca dakika ve saatlerden ibaret değildir. Bir saatlik mutluluk bir dakika gibi geçerken, bir dakikalık acı saatler kadar uzun sürebilir.

Zaman sadece dış dünyada akan bir nehir değil; aynı zamanda insanın içinde yaşadığı bir tecrübedir.

İşte Dalí'nin eriyen saatleri tam da bu noktada anlam kazanır. Çünkü onlar fiziksel zamanı değil, insanın algıladığı zamanı anlatmaktadır.

Çölde buz satan bir adam düşünelim.

Yakıcı güneş altında elindeki buzlar sürekli erimektedir. Adam çaresizce şöyle seslenir:

“Sermayesi erimekte olan şu adama merhamet edin!”

Aslında bu söz, insanın dünyadaki durumunun özetidir.

Çünkü insan da görünmez bir çölün ortasındadır. Sermayesi ömrüdür. Her nefesle biraz daha eksilmektedir.

Buz satan adam sermayesinin eridiğini görür.

İnsan ise çoğu zaman kendi sermayesinin eridiğini göremez.

Günler geçer.

Aylar geçer.

Yıllar geçer.

Fakat insan çoğu zaman zamanı harcadığını zannederken, gerçekte zaman onu tüketmektedir.

Kur'an-ı Kerim'de Allah'ın zamana yemin etmesi son derece dikkat çekicidir.

“Asra yemin olsun ki insan gerçekten ziyan içindedir.”

Bu ayet yalnızca dinî bir uyarı değil, aynı zamanda derin bir varoluş analizidir.

İnsan neden ziyandadır?

Çünkü dünyanın bütün sermayeleri kaybedildiğinde yeniden kazanılabilir.

Fakat kaybedilen zaman geri getirilemez.

Asr Suresi'nin verdiği mesaj şudur:

İnsan, var olmakla birlikte aynı anda tükenmektedir.

Yaşam ve tükeniş aynı anda gerçekleşmektedir.

Doğduğumuz gün hayatımız başlar; aynı gün ölüm yolculuğumuz da başlar.

Bu nedenle zaman, insanın hem nimeti hem de imtihanıdır.

Necip Fazıl Kısakürek'in meşhur dizesi bu noktada ayrı bir anlam kazanır:

“Bakma saatine ikide birde,
Zaman neyse vakit onun vaktidir.”

Necip Fazıl'ın işaret ettiği gibi; sürekli saate bakmak, mekanik zamanın peşinde koşmak insana zamanı kazandırmaz. Asıl mesele, içinde bulunulan "vakti" doğru idrak etmek ve o anın hakkını vermektir. Çoğu insan zamanın geçtiğini yaşarken değil, geriye dönüp baktığında eriyen buzun ardından fark eder. Oysa vahiy ve hikmet, zaman henüz tükenmeden insanı uyanık olmaya çağırır.

Müminûn Suresi'nde dünyada ne kadar kaldıkları sorulduğunda insanların "Bir gün ya da günün birazı kadar..." yanıtını vermeleri, sermayesi eriyip bittiğinde insanın uğrayacağı o büyük şaşkınlığın ve pişmanlığın ilahî ifadesidir.

Zamanın kıymetini bilmek, yaşamın anlamını kavramakla doğrudan ilgilidir. Hedefleri ve idealleri olan bireyler zamanı daha bilinçli kullanırken, amaç duygusunu kaybedenler zamanın akışında sürüklenirler. Günümüz insanının en büyük tuzaklarından biri olan erteleme alışkanlığı, zaman buzunun erimesine seyirci kalmaktır. İnsan yapması gereken işi sürekli ertelerken aslında kendi ömrünün gitmesine izin verdiğinin farkına varmaz.

Zamanı doğru yönetemeyen zihin, geçmişin pişmanlıkları ile geleceğin kaygısı arasında sıkışır. Kur'an-ı Kerim bu psikolojik gerçeği hatırlatarak, insanların ölüm anı veya hesap günü geldiğinde tekrar dünyaya dönüp iyi işler yapmak isteyeceklerini haber verir. Ancak çöldeki buz erimiş, sermaye tükenmiştir.

Modern insan sürekli saate bakıyor; fakat vakti göremiyor.

Dakikaları hesaplıyor; fakat ömrü hesaplayamıyor.

Programlar yapıyor; fakat anlam inşa edemiyor.

Çünkü saat mekanik bir araçtır.

Vakit ise ontolojik bir hakikattir.

Saat zamanı ölçer.

Vakit ise insanın zaman içinde aldığı manevi ve ahlaki konumu gösterir.

Bu yüzden mesele uzun yaşamak değil, derin yaşamaktır. İnsan bazen bir saatte yıllarca yaşayacağı olgunluğu kazanırken, bazen yılları hiçbir iz bırakmadan tüketebilir.

Bugün teknoloji bize zaman kazandıracağını vaat ediyor.

İnsanlık tarihinin hiçbir döneminde teknoloji bu kadar gelişmemiş, işler bu kadar hızlanmamıştır. Buna rağmen insanlar hiçbir dönemde olmadığı kadar “vakit bulamamaktan” şikâyet etmektedir. Akıllı telefonlar, sosyal medya platformları ve sürekli tüketimi teşvik eden dijital sistemler zamanın fark edilmeden harcanmasına yol açmaktadır. Saatler artık duvarlarda değil, ekranların içinde erimektedir.

İnsan sürekli meşguldür; fakat çoğu zaman anlamlı değildir. Belki de sorun zamanın azalması değil, anlamın azalmasıdır. Bilgiye ulaşmak kolaylaşmış ancak hikmete ulaşmak zorlaşmıştır. İletişim araçları çoğalmış, fakat gerçek bağlar zayıflamıştır.

Ahlaki açıdan zaman, yalnızca bireysel bir mesele değildir. İnsan kendi zamanından sorumlu olduğu kadar başkalarının zamanına karşı da sorumludur. Verilen sözlere sadık kalmak, randevulara ve görevlere zamanında uymak, insanların vaktini çalmamak ahlaki olgunluğun en somut göstergesidir. Bir insanın zamanını heba etmek, onun eriyen ömür sermayesinden çalmaktır.

İsraf sadece somut kaynakların boşa harcanması değildir. Telafisi ve ikamesi olmayan tek şey zaman olduğu için, en büyük ve bağışlanamaz israf da ömrün heba edilmesidir.

Öyleyse mesele, saatin kaç olduğunu bilmek değil; bize verilen vakti neyle doldurduğumuzu bilmektir. Gün gelip son saatimiz geldiğinde geriye kalan; kullandığımız telefonlar, biriktirdiğimiz eşyalar ya da peşinden koştuğumuz meşguliyetler olmayacaktır. Geriye yalnızca zamanın içinde inşa ettiğimiz anlam, bıraktığımız iyilikler ve amellerimiz kalacaktır.

Çünkü eriyen şey zaman değildir aslında.

Eriyen, zamanın içinde sessizce tükenen ömrümüzdür.

Nietzsche'nin dediği gibi:

“Yaşamak için bir nedeni olan kişi, hemen her türlü nasıla katlanabilir.”

Anlamını kaybeden insan, zamanını da kaybeder.

Çünkü ne için yaşadığını bilmeyen kişi, zamanını neye harcayacağını da bilemez.

Bu yüzden günümüz insanı saatlerle kuşatılmıştır ama vakitten yoksundur.

Takvimleri vardır ama yönleri yoktur.

Bağlantıları vardır ama ilişkileri yoktur.

Meşguliyetleri vardır ama anlamları eksiktir.

Dalí'nin tablosundaki saatler, fani olan her şeyin üzerindeki bozucu etkiyi simgeler. Tablodaki karıncalarla kaplanmış o kapalı cep saati, çürümenin ve ölümlülüğün kaçınılmazlığını yüzümüze vurur. İnsan çoğu zaman gençliğinin, sağlığının ve imkânlarının sonsuza kadar süreceğini zanneder.

Martin Heidegger, insanı "ölüme doğru varlık" olarak tanımlar.

İlk bakışta karamsar görünen bu düşünce aslında zamanın değerini anlamak için güçlü bir çağrıdır.

Çünkü ölüm olmasaydı zamanın da değeri olmayacaktı.

Sonsuz bir ömür içinde hiçbir anın kıymeti hissedilmezdi.

Bir anı değerli yapan şey, onun tekrar etmeyecek olmasıdır.

Bir insanı değerli yapan şey, onun bir gün aramızdan ayrılacak olmasıdır.

Bir günü anlamlı yapan şey, onun geri gelmeyecek olmasıdır.

Dolayısıyla ölüm, zamanın düşmanı değil; ona anlam kazandıran sınırdır.

Dalí sanatın diliyle, Necip Fazıl şiirin diliyle, Kur'an vahyin diliyle ve felsefe aklın diliyle aynı hakikati söylemektedir:

İnsan zamana sahip değildir; insan zamana emanettir.

Asıl mesele kaç yıl yaşadığımız değildir.

Asıl mesele, bize verilen zamanı hakikate, iyiliğe, bilgiye, sevgiye ve anlamlı bir varoluşa dönüştürüp dönüştüremediğimizdir.

Belki de Dalí'nin eriyen saatleri bize son kez şunu fısıldamaktadır:

"Zaman geçmiyor; sen geçiyorsun."

Ve insan bir gün geriye dönüp baktığında şunu anlar:

Ömür, saatlerin gösterdiği kadar uzun değil; farkına vardığımız kadar derindir.