Hikâye bu ya; adamın biri akşam üzeri evinin penceresine çıkmış sokağı seyrediyormuş. Sokaktan bir ses duymuş; Yoğurtçuu geldiii. Sese doğru bakmış sokağın başında yoğurtçuyu görmüş.
Omuzunda bir tahta çubuk, çubuğa asılı iki tencere yoğurt, ıkına sıkına ilerliyor. İçeri dönmüş; Hanım, demiş. Yoğurt lazım mı? Hanımı; Yoğurt lazım değil, diye cevap vermiş. Aradan 10 bilemedin 15 dakika geçmiş aynı yoğurtçu bir kez daha gelmiş sokağın başına, başlamış bağırmaya; Yoğurtçuuu geldiii. Adam önce yoğurtçuya seslenmiş; Bizim kapıya gel, diye. Sonra içerdeki hanımına seslenmiş; Bir kap getir. Yoğurt alacağım, diye. Hanımı biraz terslenmiş; Bey, demiş. Sana yoğurt lazım değil demedim mi? Adam hanımına; Hanım hanım bize lazım değil ama yoğurtçuya lazım. Sen bir kap getir. Ben yoğurt alacağım. Adam akşam yakın iki kere geldi sokağa, besbelli ki biraz yoğurt satamazsa, bu akşam onun evinde çorba kaynamayacak.
Bu hikâyede yoğurt yerine obje olarak ne koyarsan koy uygun olur. En basitinden kaldırım kenarında zabıtanın tehditlerine ve rakiplerinin hürmetsizliğine direnen yaşlı bir kadının satmaya çalıştığı limonu satın almak gibi benzer bir örnek olabilir. Bazen bir bakışa karşılık vermek gibi nezaket içerebilir. Bazen de bir kısa mesaja uzun cevap vererek, arkadaşımızın sessiz çığlığını duymak gibi iyileştirici olabilir. Ya da bir sokak müzisyenin yanından koşar adım geçerken, durmak ve dinlemek veya ruhunu dinlendirmek gibi duygusal olabilir. Koşuşturmacada yanından geçerken birden durup, şarkıyı sonuna kadar dinlemek, hatta bozuk para atmak veya atmasan da olur. Çünkü bazen para değil, sadece dinlenilmiş olma hissi bile müzisyene yeter. Müzisyenin o anki gülümsemesi, sadece basit bir memnuniyet ifadesi değildir. Tıpkı omzundaki tencerenin hafiflemesiyle yoğurtçunun da yüzünde belli belirsiz peydah olan mutluluk gibidir. İşte o efsane duygu ondan kalkar sana gelir ve senin içindeki yükü de alır. İkisi de aynı merhamet döngüsüdür. Bazen biri için lüzumsuz görülen bir eylem, başkasının gününü kurtarır. Derdi olan herkes derdini söyleyemez. Marifet söylenmeyeni duymaktadır. O misal burada objenin ne olduğunun hiçbir önemi yoktur.
Çorba yerine de uyku desem yanlış olmaz. Çünkü o andan sonra sonuç olarak uyku, her iki tarafa da iyi gelir. Burada uykudan murat, verenin kibrini alanın mahcubiyetini belli etmemektir. Yani sevinç fazla belli olmamalıdır. O misal mutluluk gizli tutulduğunda kıymeti artar.
Bu naif kıssa, hayata karşı unuttuğumuz o eski erdemi, fedakarlığı usulca hatırlatır. Modern zamanların gürültüsü içinde yıkılan empati köprüsünü, tek bir sahneyle yeniden kurar.
Hikâyedeki yoğurtçu bazen sokağın başında bekleyen gerçek bir ihtiyaç sahibidir; bazen de insanın kendi içinde susturamadığı bir çağrının simgesi olarak tezahür eder. Zihnimiz “şimdi değil sonra” diye direnirken, ruhumuz çoktan o kapıyı açmış olabilir.
Çünkü, merhamet yalnızca kendimize yönelmez. Hayat çoğu zaman bizim ihtiyacımız olmayan bir şeyi, başkasının ihtiyacını karşılamak için önümüze çıkarır. Ne var ki bana lazım değil ama ona lazım diyemeyen modern insan, sadece kendi ihtiyacına odaklanır; "lüzumu yoksa almam," der. Oysa hayatın devam etmesi için başkasının ihtiyacına "cevap vermeyi" de bir ihtiyaç olarak görmek, iyidir. İşte akıştaki en zarif ve unutulmuş yardımlaşma biçimi olan özgecilik budur.
Hikâye yardımlaşma meselesine doğrudan işaret ederken sessiz bir insanlık dersi veriyor.
Çünkü ahlak, yalnızca kurallar bütünü değil; birlikte yaşanabilir bir dünya için canlı cansız her şeye hürmetle yaklaşabilme yetisidir.
Ve belki de asıl mesele şudur: her şeyi kontrol etmeye çalışmak insanı yorar. Bazen kapıyı açıp o yoğurdu almak, yani durumu akışına bırakmak gerekir. Gerçekten de bazen mantığı bir kenara bırakıp, sadece o "çorbanın kaynaması" için veya zihnin huzurla "uykuya dalması" için hayatın getirdiklerine razı gelmek gerekir. O son dokunuş şu gerçeği fısıldıyor: çoğu zaman direnmek, kabul etmekten daha yorucudur. Huzur ise bazen mantığın değil, merhametin seçtiği yerde filizlenir.