Ramazan geceleri, özellikle İstanbul gibi büyük metropollerde yalnızca dini bir ritüelin değil aynı zamanda güçlü bir sosyal hayatın da parçasıdır. İftar ve sahur buluşmaları, restoranların dolup taşması, Boğaz’a karşı yapılan uzun sohbetler şehir kültürünün yıllardır değişmeyen bir parçasıydı.
Ancak dün gece Ramazan sahuru için her yıl gitmeye gayret gösterdiğim bir restorandaydım ve dikkatimi çeken bir durum oldu. Burası benim için yalnızca yemek yenen bir yer değil; yıllardır şehirle kurduğum ilişkinin küçük bir ritüeli. Boğaz’ın tepelerinden üç köprüyü aynı anda izleyebildiğiniz, çalışanların ilgisini kaybetmeyen, makul fiyatlarıyla her yıl uğradığım bir mekân.
Geçmiş yıllarda Boğaz manzaralı masalarda oturmak için sıra beklenen bu restoranda bu kez boş masalar vardı. Açık büfede yiyecek almak için kimsenin beklemediği anlara tanık oldum. Daha da dikkat çekici olan ise dönüş yoluydu: normalde yarım saatten önce çıkamayacağım trafikte on dakika içinde evime ulaştığım gibi yolda bir tek hareket halinde araca rastlamadım, 24 saat uyumayan şehir İstanbul’da yollar bomboştu. Bir taksi durağının önünden geçerken tüm sarı taksilerin müşteri beklediğini görmek de bu tabloyu tamamladı.
Bir sağlık bilimci ve özellikle bir ergoterapi akademisyeni olarak bu tür gündelik gözlemler bana yalnızca sosyolojik değil, aynı zamanda mesleki bir soru sordurur: İnsanların günlük yaşam aktiviteleri nasıl değişiyor?
Ergoterapi literatüründe iki önemli kavram vardır: okupasyonel (yaşam rolleri arası) denge ve okupasyonel adalet. Bu kavramlar, bireylerin günlük yaşam aktivitelerine katılımının hem dengeli hem de erişilebilir olması gerektiğini ifade eder. İnsan hayatı yalnızca çalışma ve biyolojik ihtiyaçlardan ibaret değildir; sosyal etkileşim, dinlenme, eğlence ve kültürel ritüeller de sağlıklı bir yaşamın parçasıdır.
Örneğin Ramazan sahuru gibi bir etkinlik yalnızca yemek yeme davranışı değildir. Bu aynı zamanda sosyal katılım, kültürel aidiyet ve toplumsal bağ kurma anlamına gelen bir “okupasyon”dur. Ergoterapi yaklaşımında okupasyon kavramı bireyin günlük yaşamında anlam yüklediği tüm aktiviteleri kapsar.
Dün gece şahit olduğum bu tablo bana şu soruyu düşündürdü: İnsanlar bu aktivitelerden vaz mı geçiyor, yoksa bu aktivitelere erişim mi zorlaşıyor?
Ekonomi literatürü ile ergoterapi kuramı burada kesişir. Yüksek enflasyon ve artan yaşam maliyetleri bireylerin harcama davranışlarını değiştirir. Davranışsal ekonomi bu durumu psikolojik bir perspektifle de açıklar. Nobel ödüllü çalışmaların da ortaya koyduğu üzere insanlar ekonomik belirsizlik dönemlerinde “ihtiyatlı tüketim” davranışına yönelir. Geleceğe dair kaygılar arttıkça bireyler tasarruf eğilimini artırır. Bu durum yalnızca düşük gelirli gruplarda değil, orta ve hatta yüksek gelir grubunda bile görülebilir. Çünkü mesele yalnızca mevcut gelir değil, geleceğe ilişkin beklentidir. Hane halkı bütçesi daraldığında insanlar öncelikle zorunlu ihtiyaçlara yönelir. Sosyal aktiviteler, dışarıda yemek, kültürel etkinlikler veya rekreasyonel katılım genellikle ilk vazgeçilen alanlar olur. Büyük şehirlerde bu değişim daha görünür olur. Çünkü metropol yaşamı zaten yüksek maliyetli bir yapıya sahiptir. Ramazan ayında bu durum daha da belirginleşir. Çünkü bu dönem normalde restoran tüketiminin en yoğun olduğu zamanlardan biridir.
Bu durum ergoterapi perspektifinden bakıldığında okupasyonel dengesizlik yapabilir. Çünkü bireyin günlük yaşamı yalnızca çalışmak, temel ihtiyaçları karşılamak ve hayatta kalma faaliyetlerinden ibaret hale gelmeye başlar. Sosyal katılım ve rekreasyon azalırsa yaşamın dengesi bozulur.
Daha da önemlisi bu durum okupasyonel adalet açısından da değerlendirilebilir. Okupasyonel adalet, bireylerin anlamlı aktivitelere katılma hakkına sahip olduğunu savunan bir yaklaşımdır. İnsanların sosyal yaşama, kültürel ritüellere ve toplumsal etkileşimlere erişiminin ekonomik veya yapısal engeller sebebiyle kısıtlanması bu adaletin zedelenmesi anlamına gelebilir.
Elbette mesele yalnızca bir restoranın doluluk oranı değildir. Ancak şehir hayatının küçük göstergeleri bazen daha büyük dönüşümlerin ipuçlarını verir. Trafiğin azalması, restoranların boş kalması, taksilerin müşteri beklemesi… Bunlar ekonomik istatistik tablolarında görülmeyen fakat günlük yaşamın içinde hissedilen işaretlerdir.
Ergoterapi bize şunu öğretir: Sağlık yalnızca hastalıkların yokluğu değildir; aynı zamanda bireyin anlamlı aktivitelerle dolu bir yaşam sürdürebilmesidir. İnsanların sosyal hayata katılabildiği, kültürel ritüellerini yaşayabildiği ve günlük yaşamlarını dengeli şekilde organize edebildiği bir toplum daha sağlıklı bir toplumdur.
Dün gece Boğaz’a bakarken gördüğüm boş masalar bana yalnızca ekonomik bir tabloyu değil, günlük yaşamın değişen ritmini düşündürdü. Belki de bugün tartışmamız gereken soru yalnızca ekonomik büyüme değil, insanların yaşam aktivitelerinin nasıl dönüştüğüdür.
Çünkü şehirler bazen gürültüyle değil, sessizlikle konuşur. Ve bazen bir sahur restoranındaki boş masa bize toplumun okupasyonel dengesine dair düşündüğümüzden daha fazla şey anlatır.