Bir insanın “kanseri yendim” demesi mi daha sarsıcıdır, yoksa bunu söylediği anda binlerce hastanın tedaviden şüphe etmeye başlaması mı? Son günlerde sosyal medyada dolaşan bazı anlatılar, tam da bu soruyu yüzümüze çarpıyor. Bir video, birkaç cümle, güçlü bir iddia…

Ardından dalga dalga yayılan bir umut. Ama tıp fakültesinde bize öğretilen ilk gerçek hâlâ orada duruyor: Umut değerlidir, fakat kontrolsüz olduğunda tedavi değil, risk üretir.

Ben bir tıp öğrencisiyim. Henüz beyaz önlüğümün cebinde yılların tecrübesi yok; ama önümde uzanan mesleğin ağırlığını, sorumluluğunu ve sınırlarını daha ilk yıllardan hissettim. Çünkü tıp, yalnızca iyileştirme sanatı değildir. Aynı zamanda sınır koyma disiplinidir. “Bilmiyorum” demeyi, “kanıt yok” demeyi, “henüz erken” demeyi öğrenme mesleğidir. Bu yüzden bugün yüksek sesle dolaşan bazı iddialar, beni sadece mesleki olarak değil, vicdani olarak da rahatsız ediyor.

Kendini onkolog olarak tanıtan bir kişinin, kemoterapiyi reddettiğini ve alternatif bir yöntemle kısa sürede kanseri tamamen yendiğini söylemesi, kulağa ilk anda mucize gibi geliyor. İnsan bunu duymak istiyor. Özellikle hasta olanlar, hasta yakını olanlar, çaresizlikle bekleyenler… Tıp fakültesinde teorik dersler ile klinik gerçeklik arasındaki farkı gördükçe şunu anlıyorsunuz: Umut, en kırılgan yerde filizlenir. Ve tam da bu yüzden en çok korunması gereken şeydir.

Burada durup çok temel bir noktayı netleştirmek gerekiyor. Tıpta unvanlar birer etiket değildir. “Doktor”, “uzman”, “onkolog” gibi sıfatlar; yalnızca bilgiye değil, denetime, sorumluluğa ve hesap verebilirliğe işaret eder. Bir kişinin kendini bu şekilde tanıtması, yalnızca kişisel bir beyan değildir; toplumla kurduğu güven sözleşmesidir. Bu sözleşme ihlal edildiğinde, mesele bireysel bir yanlış beyan olmaktan çıkar, doğrudan kamu sağlığı sorunu hâline gelir.

Bir diğer kritik nokta ise bireysel hikâyelerle bilim arasındaki çizgidir. Tıp eğitimi boyunca defalarca duyduğumuz bir cümle vardır: “Bir vaka, bilim değildir.” Bir kişinin yaşadığını iddia ettiği iyileşme süreci; yanlış tanıdan, hastalığın biyolojik seyrinden, eş zamanlı uygulanan başka tedavilerden ya da istisnai bir genetik durumdan kaynaklanabilir. Bunların hiçbiri, genellenebilir bir tedavi modeli oluşturmaz. Bilim, tekil anlatılarla değil; tekrar eden, denetlenen, karşılaştırılan verilerle ilerler.

Bugün modern tıbbın elindeki kanser tedavileri kusursuz değildir. Kemoterapi ağırdır, radyoterapi yıpratıcıdır, cerrahi risklidir. Bunu inkâr eden yok. Ama bu yöntemlerin her biri, binlerce hasta üzerinde yıllarca süren klinik çalışmaların, başarısızlıkların, geri adımların ve yeniden denemelerin sonucudur. Sosyal medyada birkaç dakikalık bir anlatıyla bunların hepsini çöpe atan bir dil, sadece bilime değil, bu süreçlerden geçmiş hastalara da haksızlık eder.

Bir tıp öğrencisi olarak beni en çok endişelendiren nokta tam burada başlıyor. Bu tür iddialar, insanları tedaviden soğutabilir. “Kemoterapi işe yaramıyor” cümlesi, bir bilimsel tartışma başlığı olabilir; ama bir sosyal medya sloganına dönüştüğünde, gerçek hayatta telafisi olmayan sonuçlar doğurur. Tedaviyi bırakan bir hasta, geri dönüşü olmayan bir yola girebilir. İşte bu noktada mesele fikir özgürlüğü olmaktan çıkar, etik bir sınav hâline gelir.

Alternatif ya da tamamlayıcı yöntemler tamamen yok sayılsın demiyorum. Bilim zaten bunu yapmaz. Araştırır, dener, ölçer. Kenevir ve türevleri üzerine yapılan çalışmalar da vardır; fakat bunların önemli bir kısmı destekleyici tedavilerle ilgilidir. Ağrı kontrolü, bulantı, iştah kaybı gibi alanlarda olası katkılar araştırılmaktadır. Buradan “kanseri tamamen yok eder” sonucunu çıkarmak ise bilimsel bir sıçrama değil, mantıksal bir kopuştur.

Tıp, mucizelerle değil; sabırla ilerler. Bir ilacın gerçekten etkili olup olmadığını anlamak için yıllar gerekir. Olumsuz sonuçlar yayınlanır, olumlu sonuçlar tekrar edilir, yan etkiler izlenir. Bu yavaşlık, tıbbın zayıflığı değil; en büyük güvencesidir. Çünkü acele edilen yerde hata, hatanın olduğu yerde ise insan hayatı vardır.

Bugün bu tartışmalar bana şunu tekrar hatırlatıyor: Bilim, umudu öldürmez. Umudu disipline eder. Gerçek umut, “herkes için geçerli” iddialarla değil; dürüstlükle, sınırları bilerek ve bilmediklerimizi açıkça söyleyerek kurulur. Bir tıp öğrencisi olarak susmak, bu noktada tarafsızlık değildir. Susmak, yanlış bilginin daha rahat yayılmasına izin vermektir.

Sonuçta mesele tek bir isim, tek bir iddia ya da tek bir video değildir. Mesele, sağlık bilgisinin nasıl üretildiği ve nasıl paylaşıldığıdır. Hastalıklar algoritmalarla iyileşmez. Tedaviler, unvansız anlatılarla şekillenmez. Umut ise bilimin yerine geçtiği anda umut olmaktan çıkar.

Belki de bugün sormamız gereken en zor soru şudur: Bir hastaya umut vermek mi daha değerlidir, yoksa ona gerçeği söylemek mi? Ben tıp yolculuğumun daha başındayım ama bu sorunun cevabını şimdiden biliyorum. Gerçek, her zaman daha zordur. Ama tıpta, en güvenli yol da her zaman gerçeğin içinden geçer.