Bir gün, sedyede bekleyen bir hasta yakını bana dönüp şöyle dedi: “Hocam, internette bunun kesin çözümü varmış.” O an durdum. Daha öğrenciyim, “hocam” hitabının ağırlığını zaten yeni yeni taşırken bir de internette dolaşan “kesin çözümlerle” yarışmam gerektiğini fark ettim. Kendi kendime sordum: Bir ekranın söylediği, tıp fakültesinin öğrettiğinden daha mı güçlü? Ve acı gerçeği gördüm. Bazen evet. Çünkü sosyal medya artık yalnızca bir platform değil, tıbbın yeni ve kaçınılmaz sahnesi.

Ben bir tıp öğrencisiyim. Bir elim kadavra üzerinde, diğer elim telefonda büyüyen bir neslin parçasıyım. Bir yanım ders notları, kliniğin kokusu, hocaların cümleleri; diğer yanım bildirim sesi, kısa videolar, dolaşıma giren “mucize tedavi” başlıkları. İşte bu yazıyı tam da bu arada kalmışlığın içinden yazıyorum. Çünkü sosyal medya bizim için dışarıdan izlediğimiz bir dünya değil; içinde büyüdüğümüz, kimliğimizin şekillendiği yer.

Merkezde tek bir düşüncem var: Sosyal medya tıp için yalnızca bir araç değil, artık eğitimin, hastalık algısının ve hekim-hasta ilişkisinin en güçlü belirleyicilerinden biri. İyiyi de kötüyü de büyüterek getiriyor karşımıza. Bir doğru bilgiyi milyonlara ulaştırabiliyor, bir yanlışı da aynı hızla yayabiliyor. Ve bu yayılmanın sonucu çoğu zaman istatistik değil, gerçek insan hayatı oluyor.

Biz tıp öğrencileri, ders kitaplarıyla değil çoğu zaman küçük ekranlarla yarışıyoruz. Dünya Sağlık Örgütü pandemide yaşanan durumu “infodemi” diye tanımladı. Yani virüs yayılırken bilgi de yayıldı. Ve ben bunu bizzat eğitim hayatımda gördüm. Aşıyla ilgili yanlış bilgilerle korkan insanlar, bitkisel karışım videolarıyla tedavi umudu bulan hastalar, “mucize ilaç” etiketleriyle zaman kaybeden aileler… Kağıt üzerinde teori gibi duran kavramların acilde gerçek yüzlerini görüyoruz.

Poliklinikte gözlem yaptığım günlerden birinde, bir hasta elindeki telefondan uzunca bir video açtı. “Doktor bey böyle yapıyormuş, doğru mu?” diye sordu. Videodaki kişi doktor bile değildi. Ama konuşma tarzı, özgüveni ve montajla parlatılmış anlatımı öyle ikna ediciydi ki hastanın güveni bilime değil o videoya kaymıştı. İşte o an hekimliğin yalnızca anatomi bilmek olmadığını bir kez daha anladım. Tıp, aynı zamanda bilgiyi koruma sanatı.

Sosyal medyanın bizim kuşak için büyük fırsatlar sunduğunu da inkâr edemem. Dünyanın dört bir yanındaki cerrahların ameliyat videolarını izleyebiliyoruz. Büyük kliniklerin yayınladığı vaka tartışmalarını takip edebiliyoruz. Kongre özetleri, makale değerlendirmeleri, klinik ipuçları parmaklarımızın ucunda. Bir tıp öğrencisinin eskiden yalnızca kitap sayfalarında görebileceği şeyler artık anlık olarak karşımıza geliyor. Açıkçası, kimi zaman bir profesörün bir saatlik dersinden daha açıklayıcı bir üç dakikalık animasyonla karşılaştığım oldu.

Ama tam burada kritik soru başlıyor: “Kolay ulaşılabilir” olan bilgi ne kadar güvenilir? Sosyal medyanın dili hızlıdır, kesinlik sever, şüpheye tahammülü azdır. Oysa tıp, şüphenin üzerine kurulu bir bilimdir. Hocalarımızın sık sık kullandığı “kanıta dayalı” ifadesi sosyal medyada çoğu zaman yerini “kesin çözüm” etiketiyle parlayan içeriklere bırakıyor. Böyle olunca da biz tıp öğrencileri iki farklı evrende yaşamayı öğrenmek zorunda kalıyoruz: Bilimin sabırlı dili ve algoritmaların aceleci dünyası.

Bir tıp öğrencisi olarak beni en çok düşündüren şey şu: Hekim-hasta ilişkisinin zemini değişiyor. Bir hasta artık muayeneye yalnız gelmiyor; yanında görünmez bir yol arkadaşı var: sosyal medya. O yol arkadaşı bazen destekçi, bazen kışkırtıcı, bazen öğretici, bazen yanıltıcı. Hastalar eskisine göre daha çok soru soruyor, bu güzel. Daha bilinçli olmak istiyorlar, bu çok değerli. Ama eksik, yanlış ve abartılı bilgiyle yüklenen kaygı da büyüyor. Bunun sonucunda biz öğrencilerin bile kolayca hissedebildiği bir güvensizlik oluşuyor.

Bizim kuşağın üzerine özel bir sorumluluk düştüğünü düşünüyorum. Çünkü biz hem sosyal medyayı en iyi kullanan nesiliz hem de yakında beyaz önlüğü tam anlamıyla teslim alacak olanlarız. Yani tıp ile sosyal medyanın kesişim noktasında duruyoruz. Kaçma şansımız yok, görmezden gelme lüksümüz de yok. Yapmamız gereken, eleştirel aklı ve dijital okuryazarlığı mesleğin ayrılmaz parçası haline getirmek.

Kendi adıma bir ilke belirledim. “Paylaşmadan önce dur.” Bir tıp öğrencisinin paylaştığı her cümlenin mesleğe değdiğini hissediyorum. Yalnızca takipçilere değil, gelecekte karşıma çıkacak hastalara karşı da sorumluluk hissediyorum. Çünkü hekimlik bir unvan değil, güven ilişkisidir. O güveni sosyal medyada yıpratmak kolay, yeniden inşa etmek zor.

Sosyal medyada var olalım mı? Evet, kesinlikle. Tıp öğrencileri susan değil, doğruyu anlatan taraf olmalı. Ama amacımız popülerlik değil, doğruluk olmalı. Etkileşim değil, güven üretmeliyiz. Bilgi dağıtırken cümlelerimizi süslemekten çok sağlamlaştırmalıyız. Çünkü bir gün reçete yazdığımız kalem ile bugün “paylaş” tuşuna bastığımız parmak aynı sorumluluğu taşıyacak.

Sonunda kendime ve tüm meslektaş adaylarıma şu soruyu soruyorum: Biz hızın alkışlandığı bir çağda bilimin ağır ama güvenilir adımlarını savunabilecek miyiz? Eğer başarabilirsek yalnızca iyi sosyal medya kullanıcıları değil, iyi hekimler oluruz. Ve belki de en önemlisi şu: Attığımız her dijital adımda, karşımızda bir ekran değil bir insan olduğunu unutmadan ilerleyebilir miyiz? Buna vereceğimiz yanıt yalnızca interneti değil, hekimliğin geleceğini de belirleyecek.