Tıp fakültesinden mezun olduğunuz gün size bir diploma verilir. Ancak aynı gün sistem, size görünmez bir başka belge daha sunar: sorumluluk.
Yıllarca anatomi, fizyoloji, farmakoloji ve patofizyoloji öğrenen; geceleri nöbet tutan, sabahları sınavlara giren, bir insan hayatının en kırılgan anlarına tanıklık eden genç hekim, mezuniyetin ardından kendisini bir anda bambaşka bir bürokrasinin içinde bulur.
Bir kura.
Bir tercih listesi.
Bir hastane adı.
Ve ardından tek bir soru:
“Nereye atandın?”
Belki de Türkiye’de hekimliğin en büyük paradokslarından biri burada başlıyor.
Bir insanın mesleki kimliği, yıllarca süren yoğun ve nitelikli bir eğitim sonucunda oluşuyor; ancak mesleğe nerede ve hangi koşullarda başlayacağı, birkaç dakikalık bir atama sürecinin sonucunda belirleniyor.
Bu nedenle Devlet Hizmeti Yükümlülüğü’nü yalnızca idari bir atama mekanizması olarak değerlendirmek eksik kalır.
DHY, aynı zamanda Türkiye’nin sağlık insan gücü politikasının, bölgesel eşitsizliklerinin ve hekimlik mesleğinin çalışma koşullarının kesiştiği önemli bir alandır.
Hekimi ülkeye dağıtmak mı, sağlık hizmetini eşitlemek mi?
Devlet Hizmeti Yükümlülüğü’nün temel gerekçesi anlaşılabilir: Sağlık hizmetinin yalnızca nüfusun yoğun olduğu merkezlerde değil, ülkenin tamamında erişilebilir olması.
Fakat burada kritik bir ayrım yapmak gerekir.
Sağlık hizmetinin coğrafi olarak dağıtılması ile sağlık hizmetinde eşitliğin sağlanması aynı şey değildir.
Bir ilçeye hekim göndermek, o ilçenin sağlık sorununu tek başına çözmez.
Hekimin yanında yeterli sağlık personeli yoksa, altyapı yetersizse, uzman desteğine erişim sınırlıysa, yoğun çalışma koşulları kronikleşmişse ve genç hekim mesleki olarak izole edilmişse yalnızca kadroya bir hekim eklenmiş olur.
Sağlık sistemi ise hâlâ aynı sorunu yaşamaya devam eder.
Dolayısıyla mesele yalnızca “Hekimi nereye göndereceğiz?” sorusu değildir.
Asıl soru şudur:
“Hekimin gönderildiği yerde nitelikli sağlık hizmeti sunabilmesini nasıl sağlayacağız?”
Genç hekime yüklenen görünmeyen maliyet
DHY’nin istatistiksel karşılığı bir atama olabilir.
Fakat bireysel karşılığı çok daha büyüktür.
Şehir değiştirmek.
Yeni bir ev bulmak.
Ekonomik yük üstlenmek.
Sosyal çevreden uzaklaşmak.
Aileden ayrılmak.
Mesleğin ilk yıllarında yüksek sorumlulukla çalışmak.
Ve bütün bunları çoğu zaman kariyer planlamasının en kritik döneminde yapmak.
Üstelik genç hekim, sistem içerisinde çoğu zaman yalnızca “atanacak personel” olarak ele alınırken onun bir birey, bir profesyonel ve geleceğin uzmanı olduğu gözden kaçabiliyor.
Oysa sağlık politikalarının sürdürülebilirliği açısından hekimlerin mesleki tükenmişliği, çalışma koşulları, kariyer beklentileri ve kurumsal aidiyeti tali meseleler değildir.
Bunlar, doğrudan sağlık hizmetinin niteliğini etkileyen değişkenlerdir.
“Zorunlu hizmet” kavramının ötesine geçmek
Bir hekimin ülkenin farklı bölgelerinde görev yapması toplumsal açıdan değerli olabilir.
Ancak kamu hizmetinin niteliğini yalnızca “zorunluluk” üzerinden tanımlamak, hekim ile sistem arasındaki ilişkiyi gereksiz biçimde mekanikleştirir.
İyi bir sağlık sistemi, hekimi yalnızca ihtiyaç duyulan yere gönderen değil; orada kalmasını, üretmesini, gelişmesini ve iyi hekimlik yapmasını sağlayan sistemdir.
Bunun için teşvik mekanizmaları, güvenli çalışma ortamı, yeterli personel, etkin sevk zinciri, sürekli mesleki eğitim ve liyakate dayalı kariyer olanakları birlikte düşünülmelidir.
Çünkü bir hekimin bir bölgede bulunması ile o bölgede sürdürülebilir ve kaliteli sağlık hizmeti üretmesi arasında ciddi bir fark vardır.
Bir kura ekranının arkasındaki insan
Atama sonuçlarının açıklandığı gün sosyal medyada aynı cümle tekrar tekrar karşımıza çıkar:
“Ben nereye çıktım?”
Bu cümlenin içerisinde yalnızca bir hastane merakı yoktur.
Bir hayatın nasıl devam edeceğine dair kaygı vardır.
Bir şehirde kalıp kalamayacağına dair belirsizlik vardır.
Mesleğinin ilk yıllarında nasıl bir hekim olacağına dair endişe vardır.
Ve belki de en önemlisi, yıllarca “doktor olacağım” diye kurduğu hayalin gerçek çalışma koşullarıyla ilk kez karşılaşması vardır.
Bu nedenle DHY’yi yalnızca bir kura olarak görmek, meselenin insan boyutunu görünmez kılar.
Her atama satırında bir hekim vardır.
Ve her hekimin arkasında yıllarca süren bir eğitim, ekonomik bir yatırım, kişisel fedakârlık ve toplumsal bir beklenti bulunur.
Sonuç: Hekim politikası, sağlık politikasıdır
Türkiye’nin sağlık sistemi hakkında konuşurken hastane sayılarından, poliklinik başvurularından ve yatak kapasitesinden söz ediyoruz.
Fakat sağlık sisteminin merkezinde hâlâ insan var.
Hekim.
Dolayısıyla hekimlerin nerede çalıştığı kadar, hangi koşullarda çalıştığı da sağlık politikasının temel parametrelerinden biri olmalıdır.
DHY’nin geleceği, yalnızca daha adil bir dağılım üzerinden değil, daha nitelikli bir istihdam politikası üzerinden tartışılmalıdır.
Çünkü mesele, bir hekimin hangi hastaneye atandığı değildir.
Mesele, o hekime nasıl bir çalışma hayatı sunduğumuzdur.
Ve belki de artık şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir:
Bir ülke hekimlerini yalnızca nereye göndereceğini mi planlamalı, yoksa onların nasıl bir hekim olarak yetişeceğini ve nasıl bir sağlık hizmeti sunacağını da planlamalı mı?
Çünkü sağlık sisteminin geleceği yalnızca hastanelerde değil, o hastanelerde çalışan hekimlerin koşullarında şekillenir.