Yüzyıllar önce kaptanların ve gemi cerrahlarının tuttuğu defterler, bugün denizlerde yaşanan salgınların, ölümcül hastalıkların ve ilk tedavi denemelerinin izini sürmemizi sağlıyor. İskorbütle mücadeleden kolera salgınlarına, Osmanlı karantina uygulamalarından köle gemilerindeki ölümlere kadar uzanan bu kayıtlar, tıp tarihinin bilinmeyen yönlerini ortaya çıkarıyor.

1832 yılının Ağustos ayında İngiltere'nin Sheerness açıklarında bulunan bir hastane gemisinde, denizci James Smith ölümle mücadele ediyordu.

Siberia adlı gemiden getirilen Smith, kolera belirtileri gösteriyordu. Dönemin hekimleri onu kurtarmak amacıyla çeşitli tedavilere başvurdu. Ayaklarına, bacaklarına ve karnına hardal uygulanarak sıcak banyo yaptırıldı. Ancak bütün müdahalelere rağmen yaşamını kaybetti.

Bugün bu olayın ayrıntılarını biliyoruz. Çünkü HM Tremendous adlı hastane gemisinde görev yapan cerrah D. Wright, tedavi ettiği hastaların durumunu ve uyguladığı yöntemleri kaydetmişti.

İngiltere Ulusal Arşivi'nde ADM 101/123/6 numarasıyla korunan 1832 tarihli tıbbi günlük, yaklaşık iki asır önce yaşanan bu olayın ayrıntılarını günümüze taşıyor.

Bir denizcinin hastalanması, bir hekimin onu iyileştirmeye çalışması ve sonunda ölümün kayıtlara geçmesi…

İlk bakışta sıradan bir hasta hikâyesi gibi görünen bu olay, tıp tarihinin önemli bir gerçeğini ortaya koyuyor.

Denizcilik kayıtları yalnızca gemilerin hangi limanlara uğradığını değil, insanların hangi hastalıklara yakalandığını, nasıl tedavi edildiğini ve hangi koşullarda yaşamını kaybettiğini de anlatıyor.

Bugün tarihçiler, epidemiyologlar ve tıp tarihi araştırmacıları, yüzyıllar önce tutulmuş kaptan günlüklerinden ve gemi cerrahlarının defterlerinden geçmişin hastalıklarını anlamaya çalışıyor.

Çünkü bazı gemilerin seyir defterleri, aynı zamanda insan sağlığının da tarihini saklıyor.

Kaptanın Günlüğü Nasıl Bir Tıp Tarihi Belgesine Dönüştü?

Denizcilik tarihinin önemli kaynakları arasında kaptanların seyir günlükleri bulunuyor.

Bu defterlere geminin konumu, hava koşulları, rüzgârın yönü, alınan mesafe, liman hareketleri, mürettebatın durumu ve yolculuk sırasında meydana gelen önemli olaylar kaydediliyordu.

Hastalıklar da bu olayların arasındaydı.

Bir denizcinin görev yapamayacak kadar hastalanması, gemide ölüm meydana gelmesi veya çok sayıda mürettebatın aynı anda rahatsızlanması, seyir düzenini etkileyebildiği için kaptanın kayıtlarına yansıyabiliyordu.

Ancak burada önemli bir ayrım bulunuyor.

Kaptanın tuttuğu seyir defteri ile gemi cerrahının hazırladığı tıbbi günlük aynı belge değildi.

Kaptan daha çok geminin yönetimi ve yolculuğun seyriyle ilgilenirken cerrah, hastaların belirtilerini, uygulanan tedavileri ve hastalıkların sonuçlarını kaydedebiliyordu.

Bu iki kayıt birlikte incelendiğinde bir hastalığın ne zaman ortaya çıktığı, hangi koşullarda görüldüğü ve gemideki yaşamı nasıl etkilediği daha ayrıntılı biçimde değerlendirilebiliyor.

İngiltere Ulusal Arşivi'ndeki ADM 101 koleksiyonu bunun dikkat çekici örneklerinden biri.

1793-1880 yılları arasında Kraliyet Donanması cerrahları ve yardımcı cerrahları tarafından hazırlanan binden fazla tıbbi günlük, kapsamlı bir kataloglama çalışmasıyla araştırmacıların erişimine açıldı.

Bu belgelerde iskorbüt, dizanteri, zührevi hastalıklar, yaralanmalar ve çeşitli ateşli hastalıklara ilişkin kayıtlar bulunuyor.

Üstelik belgeler yalnızca askerî gemilerle sınırlı değil. Hastane gemileri, göçmen gemileri ve mahkûm taşıyan gemilerdeki sağlık sorunları da bu koleksiyonun parçası.

Böylece denizcilik tarihinin satır aralarında, geçmişin hastalıklarına ilişkin büyük bir bilgi birikimi ortaya çıkıyor.

Açık Denizlerin Sessiz Katili: İskorbüt

Denizcilik tarihinin en korkutucu hastalıklarından biri iskorbüttü.

Özellikle uzun okyanus yolculuklarında denizciler haftalarca, bazen aylarca taze meyve ve sebzeden uzak kalabiliyordu.

Gemilerde saklanabilen yiyecekler çoğunlukla kurutulmuş, tuzlanmış veya uzun süre dayanabilecek şekilde hazırlanmış gıdalardan oluşuyordu.

Yolculuk uzadıkça bazı denizcilerde ciddi sağlık sorunları ortaya çıkıyordu.

Önce halsizlik ve güçsüzlük görülüyor, ardından diş etlerinde şişlik ve kanama, ciltte morluklar ve yaraların iyileşmesinde gecikme başlayabiliyordu.

Hastalık ilerlediğinde ağır kanamalar, enfeksiyonlar ve ölüm meydana gelebiliyordu.

Bugün iskorbütün, askorbik asit olarak da bilinen C vitamininin eksikliğinden kaynaklandığını biliyoruz. C vitamini, bağ dokusunun temel bileşenlerinden kolajenin sentezinde önemli rol oynuyor.

Ancak geçmişte denizciler ve hekimler hastalığın nedenini bilmiyordu.

Bazıları nemli havanın, bazıları bozulmuş yiyeceklerin, bazıları ise bedendeki sıvıların dengesizliğinin hastalığa yol açtığını düşünüyordu.

Bu nedenle uygulanan tedaviler de birbirinden oldukça farklıydı.

Sirke, deniz suyu, bitkisel karışımlar ve çeşitli içecekler hastalığa karşı deneniyordu.

Gerçek neden bilinmediği için etkili yöntemlerle sonuç vermeyen uygulamalar uzun süre birlikte kullanılmaya devam etti.

Ancak 18. yüzyılın ortalarında bir gemide gerçekleştirilen karşılaştırmalı tedavi denemesi, tıp tarihinin en önemli çalışmalarından biri haline gelecekti.

1747: Bir Gemide Yapılan Deney Tıp Tarihine Geçti

20 Mayıs 1747.

İngiliz Kraliyet Donanması'na ait HMS Salisbury gemisinde görev yapan cerrah James Lind, iskorbüt hastalığına yakalanmış 12 denizciyi seçti.

Denizcilerin benzer belirtilere sahip olmasına dikkat etti.

Hastaları ikişerli altı gruba ayırdı. Hepsine ortak bir temel beslenme düzeni uygulanırken her gruba farklı bir tedavi verildi.

Denemelerde elma şarabı, sirke, deniz suyu, seyreltilmiş asitli bir karışım, çeşitli maddelerden hazırlanmış tıbbi bir karışım ve turunçgiller kullanıldı.

Portakal ve limon verilen iki denizcinin sağlık durumunda kısa sürede belirgin iyileşme görüldü.

Diğer gruplarda aynı ölçüde düzelme olmadı.

Lind, gözlemlerini 1753 yılında yayımladığı A Treatise of the Scurvy adlı eserinde anlattı.

Bu çalışma, benzer hastalığa sahip insanlara farklı tedavilerin uygulandığı, tıp tarihinin önemli erken karşılaştırmalı klinik deneylerinden biri olarak kabul ediliyor.

Ancak Lind'in çalışmasını günümüzün randomize kontrollü klinik araştırmalarıyla aynı düzeyde değerlendirmek doğru değil.

Deneyde yalnızca 12 hasta bulunuyordu. Katılımcıların gruplara rastgele dağıtıldığına ilişkin bir yöntem açıklanmamıştı. Ayrıca modern klinik araştırmalarda kullanılan körleme ve istatistiksel değerlendirme gibi uygulamalar da söz konusu değildi.

Buna rağmen Lind'in yaklaşımı önemliydi.

Farklı tedavilerin sonuçlarını benzer koşullarda karşılaştırarak gözleme dayalı bir değerlendirme yapmaya çalışmıştı.

Bir başka önemli ayrıntı da Lind'in C vitaminini keşfetmemiş olmasıydı.

Hastalığın biyokimyasal nedenini bilmiyor, turunçgillerin neden yararlı olduğunu modern bilimsel bilgilerle açıklayamıyordu.

Üstelik Lind, turunçgillerin iskorbüte karşı etkisini fark eden ilk kişi de değildi. Bu konuda daha önce çeşitli gözlemler yapılmıştı.

Çalışmasının tarihsel önemi, farklı tedavileri karşılaştırması ve elde ettiği sonuçları sistematik biçimde yayımlamasından kaynaklanıyordu.

Peki, bu kadar önemli bir bulgu neden hemen bütün donanmada uygulanmadı?

Çünkü bilimsel bir gözlemin sağlık politikasına dönüşmesi her zaman hızlı gerçekleşmiyordu.

İngiliz Kraliyet Donanması'nda limon suyunun düzenli dağıtımına yönelik uygulamaların yaygınlaştırılması 1795 yılını buldu.

Bu gelişmede deniz hekimi Gilbert Blane'in önemli rolü vardı.

Blane, denizcilerin sağlık koşullarını incelemiş, hastalık ve ölüm kayıtlarından yararlanmış ve limon suyunun koruyucu amaçla kullanılmasını savunmuştu.

1795 yılında limon suyunun donanma gemilerine dağıtılmasına ilişkin kararlar uygulamaya konuldu. Bununla birlikte tedarik sorunları ve filolar arasındaki uygulama farklılıkları nedeniyle sistemin her yerde aynı anda yerleştiğini söylemek mümkün değil.

Böylece 1747 yılında bir gemide gerçekleştirilen tedavi denemesi ile donanmanın sağlık uygulamalarında meydana gelen değişim arasında yaklaşık yarım yüzyıllık bir süreç yaşandı.

Kaptan Günlüğü ile Hasta Kayıtları Her Zaman Birbirini Doğruluyor mu?

James Lind'in çalışması, denizcilik kayıtlarının nasıl okunması gerektiğine ilişkin başka bir tartışmayı da gündeme getiriyor.

2003 yılında Journal of the Royal Society of Medicine dergisinde yayımlanan araştırmada Graham Sutton, Lind'in görev yaptığı Salisbury gemisinin orijinal belgelerini yeniden inceledi.

Araştırmacı, kaptanın seyir günlüğü ile mürettebat kayıtlarından yararlandı.

İncelenen belgeler arasında ADM 51/936 numaralı kaptan günlüğü ve ADM 36/3298 numaralı personel kayıtları da bulunuyordu.

Sutton, Lind'in anlattığı hastalık tablosuyla bazı resmî kayıtların tam olarak örtüşmediğini belirledi.

Lind'in deney yaptığı dönemde gemide ciddi iskorbüt vakaları bulunduğunu anlatmasına rağmen personel kayıtlarında çok az hastalık görünüyordu.

Bu farklılığın nedeni kesin olarak açıklanamıyor.

Sutton, dönemin resmî kayıt tutma anlayışının hastalıkların eksik bildirilmesine katkıda bulunmuş olabileceğini değerlendirdi.

Ancak bu, hastalıkların bilinçli olarak gizlendiğinin kesin biçimde kanıtlandığı anlamına gelmiyor.

Araştırma, tarihî belgelerin yorumlanmasında önemli bir ilkeyi hatırlatıyor:

Bir geminin günlüğünde hastalıktan söz edilmemesi, o gemide hiç hasta bulunmadığını göstermiyor.

Bu nedenle tıp tarihçileri, kaptan günlüklerini, cerrah kayıtlarını ve personel belgelerini birlikte değerlendirmek zorunda.

James Cook'un Bilinmeyen Başarısı: Denizci Sağlığını Koruyabilmek

Denizcilik tarihinde James Cook denildiğinde akla genellikle Pasifik Okyanusu'ndaki keşif yolculukları geliyor.

Oysa Cook'un denizcilik tarihine yaptığı katkılar arasında mürettebatın sağlığını koruma çabaları da bulunuyor.

1772-1775 yılları arasındaki ikinci büyük yolculuğunda Cook, HMS Resolution gemisiyle uzun süre açık denizde kaldı.

Bu yolculukta beslenme, temizlik ve mürettebatın yaşam koşulları konusunda çeşitli önlemler uygulandı.

Uygun fırsatlarda taze yiyecek temin edilmeye çalışıldı. Gemide beslenme düzenini iyileştirmeye yönelik farklı gıdalar kullanıldı. Temizlik ve yaşam koşullarına dikkat edildi.

Cook'un ikinci yolculuğunda Resolution mürettebatından hiç kimsenin iskorbüt nedeniyle hayatını kaybetmemesi dikkat çekici bir başarıydı.

Kaptan, mürettebatın sağlığını korumaya yönelik yöntemlerini Kraliyet Cemiyeti Başkanı John Pringle'a gönderdiği mektupta anlattı.

Mektup, 7 Mart 1776 tarihinde Royal Society toplantısında okundu.

Cook aynı yıl, denizci sağlığına yönelik başarısı nedeniyle Kraliyet Cemiyeti'nin Copley Madalyası ile ödüllendirildi.

Ancak Cook'un başarısını tek bir yiyeceğe veya uygulamaya bağlamak doğru değil.

Dönemin koruyucu yöntemleri arasında bulunan malt şırası gibi bazı ürünlerin iskorbütü önlediği düşünülüyordu. Bugün bunların tek başına yeterli C vitamini sağlamadığı biliniyor.

Cook'un uygulamaları, özellikle taze gıdaya erişim, beslenme çeşitliliği ve gemideki genel yaşam koşullarının iyileştirilmesiyle birlikte değerlendirilmelidir.

Bununla birlikte bu yolculuk, iskorbütün bütün İngiliz donanmasında ortadan kalktığı anlamına gelmiyordu. Hastalıkla mücadelede etkili önlemlerin kurumsallaşması daha uzun zaman aldı.

Cook'un kayıtları, coğrafi keşiflerin yanı sıra koruyucu sağlık uygulamalarının gelişimini incelemek açısından da önemli bir tarihsel kaynak haline geldi.

Denizcileri Öldüren Tek Hastalık İskorbüt Değildi

Uzun yolculuklarda karşılaşılan sağlık sorunları iskorbütle sınırlı değildi.

Gemiler, bulaşıcı hastalıkların yayılması için elverişli olabilen ortamlardı.

Çok sayıda insanın dar alanlarda yaşaması, içme suyunun korunmasındaki güçlükler, yetersiz temizlik, beslenme sorunları ve limanlarda karşılaşılan enfeksiyonlar denizcilerin sağlığını etkileyebiliyordu.

Dizanteri ve diğer bağırsak enfeksiyonları özellikle ciddi sorunlardı.

İshal, karın ağrısı, ateş ve ağır sıvı kaybı yaşayan denizciler, etkili tedavi imkânlarının sınırlı olduğu dönemlerde yaşamlarını kaybedebiliyordu.

Sarıhumma ve sıtma gibi hastalıklar ise özellikle belirli coğrafyalarda ve limanlarda önem kazanıyordu.

Günümüzde sıtmanın enfekte Anopheles cinsi sivrisinekler, sarıhummanın ise başlıca enfekte Aedes cinsi sivrisinekler aracılığıyla bulaştığı biliniyor.

Ancak geçmişte bu mekanizmalar bilinmediğinden hastalıklar çoğu zaman kötü hava, bataklıklar veya farklı çevresel koşullarla açıklanıyordu.

Burada tarih araştırmaları açısından önemli bir sorun bulunuyor.

Eski gemi günlüklerinde kullanılan hastalık adları, günümüzdeki tıbbi tanılarla her zaman örtüşmüyor.

Örneğin tarihî bir belgede geçen 'ateşli hastalık' ifadesinin sıtma, sarıhumma, tifüs veya başka bir enfeksiyonu tanımladığını kesin olarak söylemek mümkün olmayabilir.

Mehrgarh'da Tarih Öncesi Diş Müdahaleleri: Dokuz İnsanın 11 Dişinde Delik Bulundu
Mehrgarh'da Tarih Öncesi Diş Müdahaleleri: Dokuz İnsanın 11 Dişinde Delik Bulundu
İçeriği Görüntüle

Benzer şekilde geçmişte kullanılan kolera ve dizanteri gibi tanıların da bugünkü laboratuvar ve klinik ölçütleri karşıladığı her zaman varsayılamaz.

Bu nedenle tarihçiler hastalığın adına bakmakla yetinmiyor; belirtileri, hastalığın seyrini, ölüm kayıtlarını, coğrafi koşulları ve dönemin tıbbi bilgilerini birlikte değerlendiriyor.

1830: Bir Mahkûm Gemisinde Kayda Geçen Ölüm

Denizcilik kayıtları bazen büyük salgınlardan çok tek bir insanın hikâyesini anlatıyor.

İngiltere Ulusal Arşivi'nde korunan Mary adlı mahkûm gemisinin 1829-1830 tarihli tıbbi günlüğü bunun örneklerinden biri.

Gemi, İngiltere'den o dönemde Van Diemen's Land olarak bilinen bugünkü Tazmanya'ya doğru yol alıyordu.

Geminin cerrahı ve sorumlu sağlık görevlisi Robert Espie, yolculuk sırasında hastalanan kişileri kayıt altına alıyordu.

Bu kayıtlardan birinde 40 yaşındaki mahkûm James Nowland'ın adı bulunuyor.

Nowland, 15 Şubat 1830 tarihinde hastalar listesine alındı.

Cerrahın kaydında rahatsızlığı, hafif bir kolera atağının ardından ortaya çıktığı belirtilen güçsüzlük olarak tanımlanıyordu.

Sekiz gün sonra, 23 Şubat'ta hayatını kaybetti.

Robert Espie, bu vakayı daha önce hiçbir ülkede benzerini görmediği bir durum olarak değerlendirdi.

Ancak burada tarihsel bir tıbbi belirsizlik bulunuyor.

Nowland'ın kaydında 'kolera' ifadesi geçmesine rağmen bu hastalığın günümüzde Vibrio cholerae bakterisinin neden olduğu kolerayla aynı olduğunu yalnızca bu belgeye dayanarak kesinleştiremeyiz.

  1. yüzyılın hastalık tanımları ve klinik sınıflandırmaları günümüzdekilerden farklıydı.

Buna rağmen kayıt oldukça değerli.

Çünkü hastanın adı, yaşı, hastalandığı tarih, belirtileri ve ölüm günü yaklaşık iki asır sonra bile incelenebiliyor.

Bir cerrahın defterine yazdığı birkaç satır, artık hayatta olmayan bir insanın sağlık hikâyesini bugüne taşıyor.

Köle Gemileri: Denizcilik Kayıtlarının En Karanlık Sayfaları

Denizcilik kayıtlarının ortaya çıkardığı tarih yalnızca bilimsel ilerlemelerin ve keşiflerin tarihi değil.

Atlantik köle ticareti sırasında tutulan gemi kayıtları, zorla taşınan Afrikalıların karşılaştığı ağır yaşam koşullarını ve ölümleri de belgeliyor.

Bu gemilerde insanlar insanlık dışı şartlarda, çoğu zaman aşırı kalabalık ve yetersiz havalandırılan bölümlerde tutuluyordu.

Beslenme yetersizliği, su sıkıntısı, fiziksel şiddet ve bulaşıcı hastalıklar ölüm riskini artırıyordu.

Tarihçiler Richard H. Steckel ve Richard A. Jensen'in 1986 yılında The Journal of Economic History dergisinde yayımladıkları araştırma, 1790'lı yıllara ait köle gemisi cerrahlarının günlüklerinden yararlanarak ölüm nedenlerini ve gemilerdeki sağlık koşullarını inceledi.

Araştırma, gemilerdeki kalabalığın sağlık ve ölüm riski açısından önemli olduğunu ortaya koydu.

Ayrıca ölümlerin yolculuğun farklı aşamalarına nasıl dağıldığı ve köleleştirilmiş insanların sağlık koşullarıyla mürettebatın sağlık koşullarının nasıl farklılaştığı değerlendirildi.

Çalışma, 1788 tarihli Dolben Yasası'nın getirdiği bazı sınırlamaların ölüm kayıplarını azaltmada beklenen düzeyde etkili olmadığını da gösterdi.

Bugün uluslararası SlaveVoyages araştırma projesi, 1514-1866 yılları arasındaki 36 binden fazla transatlantik köle ticareti seferine ilişkin verileri bir araya getiriyor.

Bu veri tabanında gemilerin hareket tarihleri, güzergâhları, köleleştirilerek taşınan insanların sayıları ve mevcut olduğunda ölüm kayıtları gibi bilgiler bulunuyor.

Ancak her sefer için aynı ayrıntı düzeyinde bilgi mevcut değil. Kayıtların eksikliği ve tarihsel kaynaklar arasındaki farklılıklar, araştırmalarda dikkate alınması gereken sınırlılıklar arasında.

Üstelik bu belgeleri değerlendirirken önemli bir etik sorun da unutulmamalı.

Kayıtların büyük bölümü, köle ticaretini gerçekleştiren kişi ve kurumların bakış açısıyla tutuldu.

Dolayısıyla belgelerde kullanılan dil, eksik bırakılan bilgiler ve insanların ticari birer unsur gibi gösterilmesi, dönemin sömürü düzeninden bağımsız düşünülemez.

Tıp tarihinin görevi yalnızca kaç kişinin öldüğünü hesaplamak değil, bu ölümlere yol açan koşulları da anlamaktır.

Kolera Salgınları Denizcilik Tarihini Nasıl Etkiledi?

  1. yüzyılda deniz ulaşımının genişlemesi ve uluslararası ticaretin artması, salgın hastalıklarla mücadeleyi devletlerin önemli sağlık meselelerinden biri haline getirdi.

Gemiler, insanları ve malları uzak coğrafyalar arasında taşıyordu. Bu hareketlilik bazı bulaşıcı hastalıkların farklı bölgelere ulaşmasına da katkıda bulunabiliyordu.

Ancak bir salgının belirli bir gemi aracılığıyla yayıldığını söylemek için yalnızca geminin o limana uğramış olması yeterli değildi.

Yolculuk tarihleri, hastalıkların ortaya çıkış zamanı, diğer vakalar ve olası bulaşma yollarının birlikte değerlendirilmesi gerekiyordu.

1832 yılında HM Tremendous gemisinin kolera hastalarına bakım vermesi, denizcilikle salgın mücadelesinin nasıl iç içe geçtiğinin somut örneklerinden biriydi.

Dönemin hekimleri, koleranın nedenini ve bulaşma mekanizmasını henüz modern anlamda bilmiyordu.

Bugün koleranın, Vibrio cholerae bakterisiyle kirlenmiş su veya gıdaların tüketilmesi sonucu ortaya çıkan akut bir bağırsak enfeksiyonu olduğu biliniyor.

Ağır vakalarda hızla gelişen sıvı ve elektrolit kaybı hayatı tehdit edebiliyor.

Günümüzde ağızdan sıvı-elektrolit tedavisi ve gerektiğinde damar yoluyla sıvı verilmesi tedavinin temelini oluşturuyor. Uygun vakalarda antibiyotikler de kullanılabiliyor.

Ancak 19. yüzyılın ilk yarısında hastalığın nedeni konusunda farklı görüşler bulunuyordu.

James Smith'e uygulanan hardallı sıcak banyo gibi yöntemler, dönemin hekimlerinin hastanın dolaşımını canlandırma ve ağır belirtileri hafifletme arayışlarının örnekleriydi.

Bu uygulamaların koleranın temel nedenine yönelik etkili bir tedavi olmadığı bugün biliniyor.

Böylece eski gemi cerrahlarının günlükleri, yalnızca hastalıkların nasıl seyrettiğini değil, tıbbın hangi yetersiz açıklamalardan ve etkisiz tedavi girişimlerinden geçerek geliştiğini de gösteriyor.

Osmanlı Limanlarında Hastalık Korkusu ve Karantina

Deniz yoluyla taşınabilen salgın hastalıklar, Osmanlı Devleti açısından da önemli bir sağlık sorunuydu.

Özellikle İstanbul ve Çanakkale, yoğun deniz ticareti ve insan hareketliliği nedeniyle sağlık denetimlerinin önem kazandığı merkezler arasındaydı.

  1. yüzyılda kolera salgınlarının geniş coğrafyaları etkilemesiyle, limanlara gelen gemilerin sağlık açısından kontrol edilmesi daha büyük önem kazandı.

Osmanlı Devleti'nde II. Mahmud döneminde, 1831 yılında yaşanan büyük kolera salgını sırasında karantina uygulamalarına başvuruldu.

Rusya'dan Osmanlı limanlarına gelecek gemilerin denetlenmesi gündeme geldi.

Alınan kararlar doğrultusunda İstanbul'a gelen gemilerin Boğaziçi'nde bekletilmesi öngörüldü.

Karadeniz üzerinden gelen gemiler için belirli karantina noktaları ve bekleme süreleri belirlendi.

Bu önlemler, Osmanlı Devleti'nde modern anlamdaki karantina uygulamalarının ilk önemli örnekleri arasında yer aldı.

1835 yılında ise Çanakkale'de daha sistemli bir karantina düzeni oluşturuldu.

Akdeniz çevresindeki kolera tehdidi nedeniyle Çanakkale'de karantina çadırları kuruldu. Marmara ve İstanbul'a gidecek gemiler belirli sürelerle bekletildi.

Karantinadan geçen kayıkların reislerine sağlık kontrolünü gösteren belgeler verilmesi uygulaması başlatıldı.

Bu gelişmeler yalnızca hastalıkların engellenmesi açısından değil, deniz yoluyla yapılan insan hareketliliğinin sağlık idaresi tarafından izlenmesi bakımından da önemliydi.

1838: Osmanlı Sağlık İdaresinde Yeni Bir Dönem

Osmanlı karantina tarihinde önemli gelişmelerden biri, 1838 yılında Karantina Meclisi'nin kuruluşunun ilan edilmesiydi.

Meclisin kuruluşu, dönemin resmî gazetesi Takvîm-i Vekāyi‘in Nisan 1838 sayısında duyuruldu.

Sıhhiye Meclisi veya Meclis-i Umûr-ı Sıhhiyye gibi adlarla da anılan bu yapı, karantina işlerinin daha düzenli yürütülmesi amacıyla oluşturuldu.

Kuruluş sürecinde tıbbi, idari, askerî ve dinî değerlendirmeler yapıldı.

Karantina uygulamalarının dinî açıdan uygunluğu tartışıldı; ardından sağlık tedbirlerinin devlet yönetimi içinde nasıl uygulanacağı ele alındı.

Süreçte Esad Efendi, Abdülhak Molla ve Selim Paşa gibi isimler farklı sorumluluklar üstlendi.

Karantina düzeninin gelişmesiyle gemilerin geldikleri bölgeler ve yolcuların sağlık durumları daha sistemli şekilde izlenmeye başlandı.

İstanbul'a dışarıdan gelen veya şehirden ayrılan gemi yolcularına verilen belgelerde, geldikleri yerdeki sağlık durumunun belirtilmesi uygulaması da benimsendi.

Bu ayrıntı özellikle önemliydi.

Çünkü bir yolcunun yalnızca kimliği değil, geldiği bölgenin sağlık koşulları da kamu yönetimi açısından izlenmesi gereken bir bilgi haline geliyordu.

Çanakkale'deki düzenlemelerde ise gemilerin karantina işlemlerini tamamlamaları ve ilgili sağlık belgelerini göstermeleri önem taşıyordu.

Karantina işlemleri için gerekli belgeleri bulunmayanların İstanbul'a kabul edilmemesine yönelik kurallar getirildi.

Karantina tesislerinin henüz yeterince gelişmediği ilk dönemde, Tersâne-i Âmire'den alınan bir geminin Galata'da karantina hizmetlerinde kullanılması da dikkat çekici bir uygulamaydı.

Böylece bir gemi, yalnızca hastalıkların taşınabileceği bir ulaşım aracı değil, salgınla mücadelede kullanılan bir sağlık hizmeti ortamına da dönüşebiliyordu.

Osmanlı limanlarındaki bu gelişmeler, sağlık tarihinin yalnızca hastane ve hekimler üzerinden değil; denizcilik, ticaret, sınır denetimi ve kamu yönetimi üzerinden de okunması gerektiğini gösteriyor.

Kaptan günlükleri ile Osmanlı karantina belgeleri aynı tür kaynaklar değil.

Ancak seyir kayıtları, liman yazışmaları, karantina tezkereleri ve sağlık idaresine ait belgeler birlikte değerlendirildiğinde bir dönemin salgınla mücadele anlayışı daha iyi anlaşılabiliyor.

Denizcilik Kayıtlarından Salgın Haritaları Çıkarılabilir mi?

Günümüzde tarih araştırmaları yalnızca eski belgelerin okunmasıyla sınırlı değil.

Dijital arşivler, veri tabanları ve coğrafi bilgi sistemleri sayesinde yüzlerce yıl önce gerçekleşmiş deniz yolculukları yeniden incelenebiliyor.

Bir geminin hangi tarihte hangi limanda bulunduğu, yolculuğun kaç gün sürdüğü ve sağlıkla ilgili hangi olayların kaydedildiği bir arada değerlendirilebiliyor.

Yeterli ve güvenilir veri bulunduğunda araştırmacılar, farklı gemilerdeki hastalık örüntülerini karşılaştırabiliyor.

Örneğin uzun yolculuklarda beslenme yetersizliğiyle ilişkili hastalıkların ne zaman arttığı, belirli güzergâhlarda ateşli hastalıkların daha sık bildirilip bildirilmediği veya yolculuğun hangi aşamalarında ölümlerin yoğunlaştığı araştırılabiliyor.

Bununla birlikte eski denizcilik kayıtları modern epidemiyolojik veri sistemleriyle aynı özelliklere sahip değil.

Bazı defterlerde günler eksik olabiliyor. Hastaların tamamı kaydedilmeyebiliyor. Hastalık adları ve tanı ölçütleri dönemler arasında farklılık gösterebiliyor.

Ayrıca gemilerin büyüklüğü, mürettebat sayısı, yolculuk süresi ve yaşam koşulları birbirinden farklı olabiliyor.

Bu nedenle birkaç gemide görülen hastalık sayısından hareketle bütün bir yüzyılın hastalık sıklığını hesaplamak bilimsel olarak güvenilir olmayabilir.

Araştırmacıların hastalık sayıları kadar kayıtların hangi amaçla ve hangi koşullarda tutulduğunu da incelemesi gerekiyor.

Dolayısıyla tarihsel kayıtlardan elde edilen salgın haritaları ve hastalık değerlendirmeleri, belgelerin kapsamı ve belirsizlikleriyle birlikte yorumlanmalı.

Bir Geminin Cerrahı Bazen Bir Hastanenin Bütün Sorumluluğunu Taşıyordu

Gemi cerrahlarının tuttuğu günlükler, tıp tarihinde özel bir yere sahip.

Çünkü bazı gemiler haftalarca, hatta aylarca açık denizde kalabiliyordu.

Bu süre boyunca hastaların karaya çıkarılması veya başka bir sağlık kurumuna ulaştırılması her zaman mümkün değildi.

Cerrahlar sınırlı ilaçlarla, sınırlı ekipmanla ve oldukça zor koşullarda çalışmak zorundaydı.

Yaralanmalar, enfeksiyonlar, yetersiz beslenme ve salgın hastalıklarla aynı yolculuk sırasında karşılaşabiliyorlardı.

Bazı cerrahların kayıtları oldukça ayrıntılıydı.

Hastanın belirtileri, verilen ilaçlar, uygulanan işlemler ve hastalığın seyri günler boyunca izlenebiliyordu.

Bu belgeler tıp tarihçilerine yalnızca dönemin hekimlerinin ne bildiğini değil, bilgilerini günlük uygulamada nasıl kullandıklarını da gösteriyor.

Ayrıca günümüz açısından yanlış veya zararlı olduğu anlaşılan tedavi yöntemlerinin hangi düşüncelerle uygulandığını değerlendirmeyi mümkün kılıyor.

1832 yılında kolera hastası James Smith'e uygulanan hardallı sıcak banyo bunun çarpıcı örneklerinden biri.

James Lind'in 1747 yılında yaptığı karşılaştırmalı deney ise başka bir yaklaşımı temsil ediyor.

Birinde dönemin tedavi anlayışına dayanan bir müdahale bulunurken diğerinde farklı uygulamaların sonuçlarını karşılaştırma çabası görülüyor.

Her iki örnek de tıp bilgisinin zaman içinde nasıl değiştiğini anlamamıza yardımcı oluyor.

Çünkü tıp tarihi yalnızca başarılı keşiflerin tarihi değil.

İnsanları iyileştirmek amacıyla kullanılan yanlış yöntemlerin, başarısız tedavilerin ve bunlardan çıkarılan derslerin de tarihidir.

Geçmişin Denizcileri Bugünün Tıbbına Ne Anlatıyor?

Yüzyıllar önce denize açılan kaptanların amacı salgın araştırması yapmak değildi.

Gemilerini güvenli biçimde yönetmek, mürettebatı korumak ve görevlerini tamamlamak istiyorlardı.

Ancak kaptanların, cerrahların ve liman görevlilerinin tuttuğu kayıtlar zaman içinde başka bir anlam kazandı.

İskorbüt vakaları, beslenme yetersizliğinin insan sağlığı üzerindeki yıkıcı etkilerini gösterdi.

James Lind'in karşılaştırmalı deneyi, tedavilerin sistematik biçimde değerlendirilmesi açısından önemli bir tarihsel örnek oluşturdu.

James Cook'un yolculukları, koruyucu sağlık uygulamalarının denizci sağlığındaki önemini ortaya koydu.

Gemi cerrahlarının günlükleri, salgınların belirtilerini ve dönemin tedavi yaklaşımlarını belgeledi.

Mahkûm ve köle gemilerine ilişkin kayıtlar ise sağlık sorunlarının toplumsal koşullardan, eşitsizliklerden ve insanlık dışı uygulamalardan ayrı düşünülemeyeceğini gösterdi.

Osmanlı karantina belgeleri de deniz yoluyla taşınabilen hastalıkların kamu yönetimi ve sağlık politikaları üzerindeki etkisini anlamamıza yardımcı oldu.

Bugün hastanelerde elektronik hasta dosyaları, laboratuvar sonuçları, hastalık bildirim sistemleri ve geniş sağlık veri tabanları bulunuyor.

Geçmişte ise bir gemi cerrahının defteri, çoğu zaman bir hastanın sağlık durumuna ilişkin geride kalan az sayıdaki belgeden biriydi.

O belgenin saklanması sayesinde bir denizcinin hastalığı, bir hekimin uyguladığı tedavi veya bir salgının yolculuğu nasıl etkilediği yüzyıllar sonra araştırılabiliyor.

Denizlerin Unutulmuş İnsanları

Bir kaptan günlüğünü açtığımızda ilk olarak rüzgârları, dalgaları, fırtınaları ve limanları görürüz.

Ancak satır aralarına dikkatle bakıldığında başka bir tarih ortaya çıkar.

Hasta olduğu için görev yapamayan bir denizci…

Açık denizde yaşamını kaybeden bir mürettebat üyesi…

Bilmediği bir hastalığı anlamaya çalışan gemi cerrahı…

Yolcularını korumak için yeni önlemler uygulayan bir kaptan…

Bir limana girmeden önce karantinada bekleyen gemi…

Bunların her biri tıp tarihinin ayrı bir sayfasıdır.

James Lind'in iskorbüt araştırması bugün tıp tarihi kitaplarında yer alıyor. James Cook'un koruyucu sağlık uygulamaları bilim tarihinin önemli örnekleri arasında gösteriliyor.

Ancak Mary gemisinde yaşamını kaybeden James Nowland veya HM Tremendous üzerinde kolera nedeniyle ölen James Smith de aynı tarihin insanlarıydı.

Onların adlarını bugün biliyor olmamız, bir zamanlar birilerinin yaşananları kaydetmiş olmasından kaynaklanıyor.

Belki de denizcilik kayıtlarının tıp tarihine bıraktığı en önemli miras burada yatıyor.

Gemiler yalnızca insanları ve malları değil, hastalıkların izlerini, hekimlerin gözlemlerini ve insanlığın sağlık mücadelesine ilişkin bilgileri de yüzyıllar boyunca taşıdı.

Ve bazen bir hastalığın geçmişini anlamak için hastane arşivine değil, yüzlerce yıl önce tutulmuş bir geminin günlüğüne bakmak gerekiyor.


KAYNAKLAR

  1. The National Archives. Hospital Ships: Medical and Surgical Journal of HM Tremendous. 1832. ADM 101/123/6.
  2. The National Archives. Medical and Surgical Journal of the Convict Ship Mary. 1829-1830. ADM 101/51/4.
  3. The National Archives. Surgeons at Sea: Royal Navy Medical Officers' Journals. ADM 101 arşiv koleksiyonu, 1793-1880.
  4. Lind, James. A Treatise of the Scurvy. Edinburgh, 1753.
  5. Sutton, Graham. Putrid Gums and 'Dead Men's Cloaths': James Lind Aboard the Salisbury. Journal of the Royal Society of Medicine, 2003; 96(12): 605–608.
  6. Royal College of Physicians of Edinburgh. James Lind. Tarihsel biyografi ve arşiv koleksiyonu.
  7. National Museum of Australia. Cook and the Royal Society: Letter from James Cook to Sir John Pringle.
  8. Steckel, Richard H. ve Jensen, Richard A. New Evidence on the Causes of Slave and Crew Mortality in the Atlantic Slave Trade. The Journal of Economic History, 1986; 46(1): 57–77.
  9. SlaveVoyages Consortium. Trans-Atlantic Slave Trade Database. Tarihsel veri tabanı ve yöntem açıklamaları.
  10. Sarıyıldız, Gülden. Karantina. TDV İslâm Ansiklopedisi, 2001; çevrim içi güncelleme 2020.
  11. Dünya Sağlık Örgütü (WHO). Cholera. Hastalık bilgi notu, 29 Eylül 2026.