Dünya Yaşlılar Günü'nü konuştuğumuz günlerde, 90 yaşında aramızdan ayrılan bir filozofun ardından yapılan değerlendirmeler dikkat çekiciydi. Prof. Dr. İoanna Kuçuradi'nin vefatı, yalnızca akademi dünyasında bir boşluk oluşturmadı; aynı zamanda bir ömrün nasıl yaşandığına ilişkin önemli bir muhasebeyi de beraberinde getirdi. Onun ardından konuşanlar, akademik unvanlarından önce insanlığından, öğrencilerine yaklaşımından, insan onuruna bağlılığından ve hayatı boyunca savunduğu etik ilkelerden söz ettiler. Kuçuradi, Türkiye'de felsefenin kurumsallaşmasına büyük katkılar sunmuş, Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölümünü kurmuş, insan hakları ve etik alanında dünya çapında saygınlık kazanmış bir düşünürdü.
Aslında bir insanın hayatının sonunda geriye ne bıraktığı sorusu, Kuçuradi'nin felsefesinin de merkezinde yer alan bir sorudur. Çünkü ona göre insan, yalnızca yaşayan değil, değer üreten bir varlıktır. İnsan olmak biyolojik bir gerçekliktir; ancak insan kalmak, sahip olunan imkânları doğru kullanmayı gerektirir.
İslam düşüncesi de insanı benzer bir noktadan ele alır. Kur'an-ı Kerim'de:
"Allah sizi bir nutfeden yarattı." (Nahl, 16/4)
buyrularak insanın mütevazı başlangıcı hatırlatılır. İnsan, kibirlenmesini gerektirecek bir başlangıçtan gelmemiştir. Buna karşılık aynı insan hakkında:
"Andolsun, biz insanı ahsen-i takvim üzere yarattık. Sonra onu aşağıların aşağısına çevirdik." (Tin, 95/4-5)
buyrulmaktadır.
Bu iki ayet birlikte düşünüldüğünde insanın ontolojik konumu ortaya çıkar. İnsan bir yandan son derece sınırlı ve fanidir; diğer yandan aklı, vicdanı ve özgürlüğü sayesinde yüce bir potansiyelin taşıyıcısıdır. Ahsen-i takvim ile esfel-i safilin arasındaki mesafe, insanın hayat boyunca yaptığı tercihlerin mesafesidir.
Kuçuradi'nin "insanın kendisine özgü varlık imkânları" kavramı tam da burada anlam kazanır. Ona göre insanı insan yapan şey, sahip olduğu biyolojik özellikler değil; düşünebilme, doğru değerlendirme yapabilme, sevme, dostluk kurabilme, bilgi üretebilme, adaletli davranabilme ve özgürce eylemde bulunabilme kapasitesidir. İnsan, bu imkânlarını gerçekleştirebildiği ölçüde kendi değerini ortaya koyar.
Ne var ki günümüz dünyasında bu imkânların gelişmesini engelleyen ciddi sorunlar bulunmaktadır. Kuçuradi bunlardan birini "değer bilgisizliği" olarak adlandırır. Değer bilgisizliği, neyin gerçekten değerli olduğunu bilmemek veya değerlerle çıkarları birbirine karıştırmaktır. Bugün insanların sosyal medyadaki görünürlüğüne bilgeliğinden daha fazla önem verilmesi, makamın karakterden üstün tutulması veya insanın sahip olduklarıyla değerlendirilmesi bunun en açık örnekleridir.
Kuçuradi'nin şu sözü bu noktada oldukça anlamlıdır:
"Bilgisizliğin yarattığı sonuçlar yüzünden acı çekiyoruz."
Ancak sorun yalnızca bilgisizlik değildir. Daha ağır olanı, Kuçuradi'nin "değer cehaleti" dediği durumdur. Bu, insanın karşısındaki kişinin değerini bilmesine rağmen onu çıkarları uğruna yok saymasıdır. Çalışma arkadaşının emeğini sahiplenmek, dostunu menfaat için kullanmak veya insanların haklarını bilerek çiğnemek değer cehaletinin örnekleridir.
Bu nedenle Kuçuradi, insan hakları ve etik eğitimini yalnızca teorik bir mesele olarak görmez. Ona göre insanın nasıl yaşayacağını belirleyen şey, sahip olduğu teknik bilgi değil, değer bilgisidir. Nitekim şu tespiti son derece dikkat çekicidir:
"Etik bilgi yok insanlarda. İnsan hakları bilgisi yok."
Belki de bu nedenle Kuçuradi'nin felsefesinde dostluk özel bir yere sahiptir. Çünkü insanın kendisine özgü varlık imkânları ancak doğru insan ilişkileri içinde gelişebilir. Gerçek dostluk, insanın araçsallaştırılmadığı ilişkidir. Dost, karşısındakini kullanmaz; onu anlamaya çalışır. Onun gelişmesine katkıda bulunur.
Kuçuradi'nin insanı değerlendirme konusundaki yaklaşımı bu ilişkiyi açıklamaktadır:
"Bir kişiyi, bir eylemi, bir tutumu doğru değerlendirmek, onu yargılamakla değil, doğru anlamakla başlar."
Günümüzde dostlukların büyük kısmı fayda ilişkisine dönüşmüş durumda. İnsanlar birbirlerini olduğu gibi görmek yerine, kendilerine sağlayacağı yarara göre değerlendirebiliyorlar. Böyle bir ortamda gerçek dostluk, yalnızca duygusal bir ihtiyaç değil; insanın etik gelişiminin de temel şartlarından biri hâline geliyor.
Kuçuradi'nin sıkça vurguladığı insan onuru fikri de burada önem kazanıyor. Onun çok bilinen sözlerinden biri şöyledir:
"Fikirler saygı konusu değildir. İnsanlar saygı konusudur. Fikirler değerlendirme konusudur."
Bu cümle, günümüz kutuplaşmalarının panzehiri gibidir. İnsanlar farklı düşünebilir, farklı inanabilir, farklı yaşayabilir. Ancak fikir ayrılıkları insan onurunu ortadan kaldırmaz. Saygı, düşüncelere değil; insanın kendisine yöneliktir.
Yine Kuçuradi'nin şu sözü, insanın değerinin nerede aranması gerektiğini ortaya koyar:
"İnsan onuruna, kendi onurumuza, uğradıklarımızla değil, yaptıklarımızla zarar veririz."
Belki de vefatının ardından güzel sözler söylenen bir filozofun hayatından çıkarılacak en önemli ders budur. İnsan, bir nutfeden yaratılmış kadar mütevazı olmalı; ahsen-i takvim üzere yaratılmış olduğunu bilecek kadar da sorumluluk sahibi olmalıdır. Kendisine özgü varlık imkânlarını bilgiye, adalete, dostluğa ve iyiliğe dönüştürebildiği ölçüde anlamlı bir hayat yaşayabilir.
Sonunda geriye kalan şey, kaç yıl yaşadığımız değil; nasıl yaşadığımızdır. İoanna Kuçuradi'nin ardından söylenen güzel sözler de bize bunu hatırlatmaktadır. Çünkü insanın gerçek mirası, sahip olduğu makamlar değil; koruduğu değerler, yetiştirdiği insanlar ve insan onuruna yaptığı katkıdır. İnsan olmak bir başlangıçtır; insan kalabilmek ise ömür boyu süren bir çabadır.