Cerrahinin tarihi, bir yönüyle insan bedenine erişimin tarihidir. Yüzyıllar boyunca cerrahın başarısı, patolojik bölgeye ne kadar güvenli ulaşabildiği ve ameliyat sahasını ne kadar iyi görebildiği ile doğrudan ilişkiliydi.

Bu nedenle klasik cerrahinin temel paradigması geniş ekspojur üzerine kuruluydu: Daha geniş kesi, daha geniş görüş alanı; daha geniş görüş alanı ise daha kontrollü diseksiyon demekti. Ancak modern cerrahinin gelişimi bu denklemi değiştirdi. Bugün geldiğimiz noktada cerrah artık dokuyu görebilmek için mutlaka geniş bir insizyon yapmak zorunda değil. Optik sistemler cerrahın gözünü vücut boşluklarının içine taşıdı; laparoskopik enstrümanlar ellerini küçük portlardan içeri uzattı; robotik sistemler ise bu elleri dijital bir arayüz üzerinden yeniden tanımladı. Dolayısıyla açık cerrahiden robotik cerrahiye uzanan süreç yalnızca insizyonların küçülmesinin hikâyesi değildir. Asıl dönüşüm, cerrahın hasta ve doku ile kurduğu ilişkinin değişmesidir. Bu yolculuğu anlamak için robotik cerrahinin tarihini da Vinci ile başlatmak yeterli değildir. Robotik cerrahi; açık cerrahinin sağladığı hareket özgürlüğü ile laparoskopinin minimal invaziv avantajlarını aynı platformda buluşturma arayışının sonucudur.

Cerrahide İlk Büyük Dönüşüm: Güvenli Operasyonun Mümkün Hale Gelmesi

19. yüzyılın ortalarına kadar cerrahinin sınırlarını belirleyen en önemli unsurlar teknik olanaklardan çok ağrı, kanama ve enfeksiyondu. Anestezinin klinik kullanıma girmesi, ardından Lister'in antisepsi ilkelerini cerrahi pratiğe taşıması, modern cerrahinin gelişmesinin önünü açtı. Bu gelişmelerle birlikte cerrahın anatomik sınırlara yaklaşma cesareti arttı. Abdominal, torasik ve pelvik cerrahi giderek daha kapsamlı hale gelirken 20. yüzyılın büyük bölümünde açık cerrahi, hemen bütün majör operasyonların temel yaklaşımını oluşturdu.

Açık cerrahinin önemli avantajı hâlâ geçerlidir: doğrudan görüş, geniş çalışma alanı, enstrümanların çok yönlü hareketi ve dokuyla doğrudan temas. Ancak aynı avantajı sağlayan geniş insizyon, hastanın cerrahi travmasının da önemli bir bileşenidir. Abdominal duvarın açılması, kas ve fasya planlarının geçilmesi, ekartasyon ve doku manipülasyonu operasyonun hedef organ dışında oluşturduğu ek travmayı artırır. Cerrahinin gelişimi bir süre sonra yalnızca “ameliyatı gerçekleştirebilmek” üzerine değil, aynı ameliyatı daha az erişim travmasıyla gerçekleştirebilmeküzerine yöneldi. Minimal invaziv cerrahi paradigması böyle doğdu.

Cerrahın Gözü ile Eli Birbirinden Ayrılıyor

Endoskopik girişimlerin geçmişi 19. yüzyıla kadar uzansa da modern laparoskopinin gelişimi optik sistemler, soğuk ışık kaynakları, pnömoperitoneum teknolojisi, video kameralar ve özel laparoskopik enstrümanların aynı dönemde olgunlaşmasıyla mümkün oldu. Bu teknolojik birliktelik cerrahi açısından radikal bir değişiklik yarattı: Cerrah artık ameliyat ettiği dokuyu doğrudan görmek zorunda değildi.

Görüntü bir optik sistem aracılığıyla ekrana taşınabiliyordu.Kurt Semm'in 1980'lerin başında gerçekleştirdiği laparoskopik apendektomi ve ardından Erich Mühe'nin 1985'te gerçekleştirdiği ilk laparoskopik kolesistektomi, minimal invaziv cerrahinin deneysel sınırlarının aşılmasındaki önemli kilometre taşlarıydı.Özellikle laparoskopik kolesistektominin kısa sürede yaygınlaşması cerrahi pratiğin paradigmasını değiştirdi. Daha önce geniş bir subkostal insizyon gerektiren bir ameliyatın birkaç port aracılığıyla yapılabilmesi yalnızca teknik bir yenilik değildi; cerrahinin giriş travmasına bakışını da değiştirdi. 1990'lara gelindiğinde minimal invaziv cerrahi artık geçici bir heves değil, cerrahinin kalıcı yönelimlerinden biri haline gelmişti. Ancak laparoskopinin yükselişi yeni bir paradoksu beraberinde getirdi.Hasta için daha az invaziv olan yöntem, cerrah için daha zor bir operasyon ortamı yaratıyordu. Konvansiyonel laparoskopi bu özelliklerin önemli bölümünü ortadan kaldırdı.

Cerrah üç boyutlu bir anatomik alanda iki boyutlu görüntüyle çalışıyor, uzun ve rijit enstrümanları sabit trokar noktalarından hareket ettiriyor ve fulkrum etkisi nedeniyle dışarıdaki el hareketinin ters yönlü intrakorporeal hareketine adapte olmak zorunda kalıyordu. Enstrüman uçlarındaki sınırlı serbestlik derecesi özellikle intrakorporeal sütür, düğümleme ve kompleks rekonstrüksiyonları güçleştiriyordu. Buna derinlik algısındaki sınırlılık, fizyolojik tremorun enstrüman ucuna aktarılması ve ergonomik sorunlar da eklendi. Bu nedenle laparoskopi bir anlamda cerrahinin temel çelişkilerinden birini ortaya çıkardı:Cerrahi erişim küçülmüş, fakat cerrahın hareket alanı da küçülmüştü.

Robotik cerrahinin ortaya çıkışını yalnızca teknolojik ilerlemenin doğal sonucu olarak görmek bu nedenle eksik olur. Robotik cerrahi, büyük ölçüde konvansiyonel laparoskopinin bu sınırlamalarına verilen mühendislik cevabıdır.

Robot Ameliyathaneye Gelmeden Önce

“Robot” kavramının cerrahiyle buluşması, laparoskopiden bağımsız bir teknoloji hattından gelişti. Uzaktan kontrollü mekanik sistemlerin ilk örneklerinden biri Raymond Goertz'in1950'lerde radyoaktif materyallerin güvenli biçimde manipülasyonu amacıyla geliştirdiği mekanik kollardı. Ardından endüstriyel robotların üretime girmesiyle tekrarlanabilir, hassas ve programlanabilir hareketlerin insan gücünün yerini alabildiği gösterildi. Cerrahi robot teknolojisinin mühendislik kökeninde bu iki kavram bulunuyordu: Uzaktan kontrol ve yüksek tekrarlanabilirlik .

Modern cerrahi robotların başlangıcı ise sıklıkla 1985 yılına tarihlenir. Kwoh ve arkadaşları endüstriyel kökenli PUMA 560robotik kolunu bilgisayarlı tomografi eşliğinde stereotaktiknöroşirürjik biyopsilerde iğne yönlendirmek amacıyla kullandılar.Bugünkü robotik cerrahi anlayışıyla karşılaştırıldığında son derece sınırlı bir uygulamaydı. Ancak iki önemli kavramı ameliyathaneye taşıdı: Mekanik hassasiyet ve görüntü temelli hedefleme. Ardından aynı robotik teknolojinin ürolojide değerlendirilmesi geldi. Davies ve arkadaşlarının çalışmaları sonucunda geliştirilen PROBOT, prostatın transüretralrezeksiyonunda robot yardımlı doku eksizyonunu amaçlıyordu. PROBOT'un klinik yaygınlığı sınırlı kaldı; ancak ürolojik robotik açısından taşıdığı tarihsel önem tartışılmazdı. Daha da önemlisi, sistem günümüzdeki da Vinci yaklaşımından farklı bir robotik felsefeyi temsil ediyordu.

Telepresence: Robotik Cerrahinin Gerçek Kırılma Noktası

Robotik cerrahinin bugün bildiğimiz biçimine ulaşmasındaki en önemli gelişme, robotun cerrahi bir görevi otonom yapmasından çok cerrahın hareketlerinin uzaktan aktarılabilmesi fikriydi. 1980'lerin sonlarında ve 1990'larda SRI International ve DARPA'nın yürüttüğü telepresence projelerinde askeri tıp önemli bir motivasyon kaynağıydı. Amaç, savaş alanında yaralanan askere deneyimli cerrahı fiziksel olarak taşımak yerine cerrahın hareketlerini uzaktaki robotik enstrümanlara aktarabilmekti. Bu yaklaşım modern robotik cerrahinin temel mimarisini oluşturdu. Cerrahın eli artık doğrudan enstrümana bağlı değildi. Araya bir bilgisayar girmişti. Bu ayrım yalnızca coğrafi mesafeyi mümkün kılmadı; cerrahın hareketinin dijital olarak işlenebilmesinin de önünü açtı. El hareketi ölçeklenebilir, tremor filtrelenebilir ve enstrüman hareketi insan elinin doğal kinematiğinin ötesinde yeniden oluşturulabilirdi. Bu bakımdan robotik cerrahinin gerçek devrimi robotik kol değil, cerrah ile enstrüman arasına yerleşen dijital arayüzdür.

AESOP'tan ZEUS'a: Telemanipülasyonun Klinikleşmesi

Computer Motion tarafından geliştirilen AESOP, robotik sistemlerin günlük ameliyathane pratiğine girişindeki önemli platformlardan biriydi. Sistem laparoskopik kameranın robotik olarak kontrol edilmesini sağlıyor ve daha sonraki modellerinde sesli komutları da kabul edebiliyordu. AESOP'un 1994 yılında FDA onayı alması robotik cerrahinin klinik geçişinde önemli bir basamak oldu. Computer Motion daha sonra AESOP mimarisini iki ilave cerrahi kol ile birleştirerek ZEUS Robotic SurgicalSystem'ı geliştirdi. Böylece açık cerrahide aynı noktada bulunan üç unsur —cerrahın gözü, eli ve hasta— ilk kez birbirinden fiziksel olarak ayrılabilir hale geldi.

Atlantik'in İki Yakası Arasında Bir Cerrahi Hareket

Robotik cerrahi tarihindeki en sembolik girişimlerden biri Lindbergh Operasyonudur. Eylül 2001'de Jacques Marescaux ve ekibi New York'taki cerrah konsolundan, Strasbourg'daki 68 yaşındaki bir hastaya ZEUS sistemi kullanarak laparoskopik kolesistektomi gerçekleştirdi. Cerrah ile hasta arasında yaklaşık 7.000 kilometre vardı. Buradaki teknolojik başarı yalnızca robotik manipülasyon değildi. Telecerrahinin önündeki en kritik sorunlardan biri olan gecikmenin, özel telekomünikasyon altyapısı sayesinde cerrahın performansını bozmayacak düzeye indirilmesi gerekiyordu. Operasyon 54 dakikada tamamlandı ve sonuçları Nature'da yayımlandı. Lindbergh Operasyonu günlük cerrahi pratiği doğrudan değiştirmedi. Telecerrahi sonraki yirmi yılda beklenen hızla yaygınlaşmadı. Ancak operasyon bir kavramı geri dönülmez biçimde kanıtladı: Cerrahi eylem ile cerrahın fiziksel konumu birbirinden ayrılabilirdi. Aynı yıllarda gelişmekte olan başka bir platform ise mesafeden çok laparoskopinin teknik sınırlamalarına odaklanmıştı. Bu platform robotik cerrahinin sonraki yirmi yılını belirleyecekti.

Da Vinci ve Laparoskopinin Yeniden Tasarlanması

Intuitive Surgical tarafından geliştirilen Da Vinci SurgicalSystem, telepresence çalışmalarının mirasını laparoskopinin klinik ihtiyaçlarıyla birleştirdi. Sistemin başarısını yalnızca “robot kullanılması” ile açıklamak doğru değildi. Da Vinci esas olarak laparoskopide kaybedilen bazı cerrahi yetenekleri yeniden kazandırdı. Stereoskopik yüksek çözünürlüklü görüntü derinlik algısını yeniden sağladı. EndoWrist enstrümanlar intrakorporealolarak çok eksenli hareket olanağı sundu. Hareket ölçeklendirme sayesinde konsoldaki geniş el hareketleri cerrahi alanda daha küçük hareketlere dönüştürülebildi. Tremor filtrasyonu fizyolojik el titremesinin enstrüman ucuna aktarılmasını azaltırken cerrahın oturur pozisyondaki konsol ergonomisi uzun operasyonların fiziksel yükünü değiştirdi. Başka bir ifadeyle robotik sistem, laparoskopinin minimal invaziv erişimini korurken açık cerrahinin el–bilek kinematiğinin bir bölümünü yeniden oluşturuyordu.

Da Vinci'nin 2000 yılında FDA tarafından genel laparoskopik cerrahi için onaylanmasıyla sistem klinik pratiğe girdi. 2003'te Intuitive Surgical ile Computer Motion'ınbirleşmesinin ardından ZEUS platformunun ortadan kalkması, da Vinci'yi uzun süre robotik telemanipülasyon alanında neredeyse rakipsiz bıraktı. Fakat bir teknolojinin var olması ile yaygınlaşması aynı şey değildir. Robotik cerrahinin gerçek klinik ivmesini sağlayacak alanlardan biri üroloji olacaktı.

Da Vinci platformunun sonraki evrimi, robotik cerrahinin yalnızca enstrüman hareketlerini değil, cerrahi erişimin geometrisini de yeniden şekillendirdi. Standard, S, Si ve daha sonra Xi sistemleri esas olarak multiport mimari üzerine kuruluydu; kamera ve robotik enstrümanlar abdominal duvardaki ayrı portlardan cerrahi alana ulaşıyor ve çalışma triangülasyonu bu farklı giriş noktaları üzerinden sağlanıyordu. Minimal invaziv cerrahinin erişim travmasını ve port sayısını daha da azaltma arayışı ise single-port robotik cerrahiye yönelimi hızlandırdı. Bu amaçla özel olarak geliştirilen da Vinci SP (Single Port) sistemi 2018 yılında ürolojik cerrahi için FDA onayı aldı. SP platformunda üç çok eklemli robotik enstrüman ile artiküle üç boyutlu endoskop tek bir kanül içerisinden vücuda ulaştırılmakta ve enstrümanlar cerrahi alan içinde açılarak intrakorporeal triangülasyon oluşturmaktadır. Böylece multiport sistemlerde abdominal duvardaki ayrı girişlerle kurulan çalışma geometrisi, single-port sistemde vücut boşluğu içinde yeniden oluşturulmuştur. Single-port yaklaşımın önemi yalnızca insizyon veya port sayısının azaltılmasından ibaret değildir; ekstraperitoneal, transvezikal ve diğer hedefe yönelik cerrahi koridorların robotik cerrahiye daha etkin biçimde taşınabilmesi, cerrahi erişim felsefesinde yeni bir aşamayı temsil eder. Bu yönüyle da Vinci SP, multiport sistemlerin basitçe küçültülmüş bir devamı değil; robot yardımlı minimal invaziv cerrahinin bugün ulaştığı en ileri erişim mimarilerinden biri ve cerrahi travmayı daha da sınırlama arayışının güncel temsilcisidir.

Üroloji Neden Robotik Cerrahinin Lokomotifi Oldu?

Ürolojinin robotik cerrahiyi hızla benimsemesi tesadüfi değildir. Üroloji zaten endoskopi, transüretral cerrahi, laparoskopi ve görüntüleme temelli girişimler açısından teknoloji yoğun bir uzmanlık alanıydı. Daha önemlisi, birçok ürolojik operasyon derin ve sınırlı anatomik alanlarda hassas diseksiyon ve rekonstrüksiyon gerektiriyordu. Radikal prostatektomi bunun ideal örneğidir.Prostatın kemik pelvis içinde derin yerleşimi, nörovasküler demetlerin korunması, apikal diseksiyon ve vezikoüretralanastomoz gibi aşamalar hem hassas görüntüleme hem de yüksek düzeyde enstrüman hareketliliği gerektirir. Binder ve Kramer'in 2000 yılında Frankfurt'ta da Vinci sistemi ile gerçekleştirdikleri robot yardımlı laparoskopik radikal prostatektomi, 2001 yılında yayımlandı. Ardından özellikle Vattikuti Institute'da Mani Menonve ekibinin oluşturduğu yüksek hacimli robotik prostatektomiprogramı, operasyonun sistematik hale getirilmesi ve yaygınlaştırılmasında belirleyici rol oynadı. Robot yardımlı radikal prostatektominin hızlı yükselişi, yalnızca prostatektomitekniğini değiştirmedi; robotik cerrahinin ekonomik ve organizasyonel sürdürülebilirliğini de kanıtladı. Daha sonra parsiyel nefrektomi, piyeloplasti, radikal sistektomi, üriner diversiyon ve kompleks rekonstrüktif girişimler robotik platformlara taşındı. Bu nedenle robotik cerrahinin tarihini ürolojinin katkısını ikincil bir başlık olarak ele alarak anlatmak mümkün değildir. Üroloji, robotik cerrahinin deneysel bir teknoloji olmaktan çıkıp yüksek hacimli klinik bir platform haline gelmesinde merkezi rol üstlenmiştir.

Robotik Cerrahinin İkinci Dönemi: Platform Rekabeti

Robotik cerrahinin ilk yirmi yılı büyük ölçüde da Vinci sisteminin hakimiyetinde geçti. Ancak bu dönem artık değişmektedir. Senhance, Versius, Revo-I, Hinotori, Avatera ve Hugo RAS gibi yeni sistemlerin ortaya çıkması robotik cerrahide tek platformdan çoklu platform dönemine geçişi başlattı. Bu sistemler yalnızca da Vinci'nin alternatifleri değildir. Modüler kol yapıları, açık veya kapalı konsol tasarımları, farklı enstrüman mimarileri, haptik geri bildirim yaklaşımları ve ameliyathane entegrasyonları bakımından farklı cerrahi felsefeler sunmaktadır.Bu rekabet aynı zamanda robotik cerrahinin uzun süredir devam eden temel sorununu da gündeme getiriyor: Maliyet.

Bir cerrahi platformun teknik olarak üstün olması, her sağlık sisteminde maliyet-etkin olduğu anlamına gelmez. Sermaye maliyeti, bakım, tek kullanımlık veya sınırlı kullanımlı enstrümanlar, operasyon süresi ve cerrah eğitimi robotik cerrahinin gerçek maliyetini belirleyen bileşenlerdir.

Dolayısıyla robotik cerrahinin önümüzdeki dönemindeki yarışın yalnızca teknolojik üstünlük üzerinden değil, erişilebilirlik ve sürdürülebilirlik üzerinden şekillenmesi olasıdır. Güncel robotik platform literatürü de yeni sistemlerin artan rekabet yoluyla maliyet-etkinliği ve erişimi değiştirebileceğini öngörmektedir.

Bir Sonraki Eşik: Cerrahın Hareketinden Cerrahın Kararına

Robotik cerrahinin ilk döneminde temel amaç cerrahın hareketlerini daha hassas biçimde intrakorporeal alana taşımaktı.Bunun bir sonraki aşaması ise kısmi otonomidir. Saeidi ve arkadaşlarının STAR sistemiyle gerçekleştirdikleri deneysel otonom intestinal anastomoz çalışması, yumuşak doku cerrahisinde belirli görevlerin algoritmik olarak yürütülebileceğini gösteren önemli kilometre taşlarından biridir. Buradaki kritik nokta, “robot cerrahın yerini alacak mı?” sorusundan daha karmaşıktır.

Cerrahi robotların geleceğinin tam otonomiden ziyade kademeli otonomi üzerinden gelişmesi daha olası görünmektedir: Belirli sutür hareketlerinin otomasyonu, anatomik yapıların gerçek zamanlı tanınması, güvenlik sınırlarının belirlenmesi veya cerrahi adımların algoritmik olarak desteklenmesi. Başka bir ifadeyle robotik cerrahinin ilk kırk yılı cerrahın elini geliştirdi.Önümüzdeki dönem cerrahın görüşünü ve karar verme süreçlerini desteklemeye adaydır.

Sonuç

Açık cerrahiden laparoskopiye ve robotik cerrahiye uzanan bu yolculuk, yalnızca cerrahi enstrümanların değişiminin değil, cerrah ile doku arasındaki ilişkinin dönüşümünün öyküsüdür. Belki de bu dönüşümün en anlamlı özeti üç aşamada görülebilir:

• Açık cerrahide cerrahın eli doğrudan dokudaydı.

• Laparoskopide cerrahın eli ile doku arasına mekanik bir enstrüman girdi.

• Robotik cerrahide ise cerrahın eli ile enstrüman arasına bilgisayar girdi.

Bugün yaşanan gerçek dönüşüm de tam olarak burada yatıyor. Çünkü bilgisayarın araya girdiği noktada cerrahi hareket artık yalnızca mekanik değildir; ölçülebilen, işlenebilen, kaydedilebilen ve algoritmalar tarafından yorumlanabilen bir veriye dönüşür. Multiport sistemlerden single-port robotik cerrahiye uzanan güncel gelişim, cerrahi erişimi giderek daha sınırlı hale getirirken; yapay zekâ, görüntü analizi ve kademeli otonomi ise cerrahinin bundan sonraki dönüşümünün yalnızca “nasıl ameliyat ettiğimizle” değil, cerrahi hareket ve kararın nasıl işlendiğiyle ilgili olacağını göstermektedir.

Bu nedenle açık cerrahiden robotik cerrahiye yolculuk henüz tamamlanmış değildir. Cerrahın eli dokudan uzaklaşmış olabilir; ancak cerrahinin amacı değişmemiştir: daha hassas, daha kontrollü ve hastaya daha az travma yükleyen bir cerrahi.

Kaynaklar

1. Spaner SJ, Warnock GL. A brief history of endoscopy, laparoscopy, and laparoscopic surgery. J Laparoendosc AdvSurg Tech A. 1997;7(6):369-373.

2. Reynolds W Jr. The first laparoscopic cholecystectomy. JSLS. 2001;5(1):89-94.

3. Blum CA, Adams DB. Who did the first laparoscopiccholecystectomy? J Minim Access Surg. 2011;7(3):165-168.

4. Lanfranco AR, Castellanos AE, Desai JP, Meyers WC. Robotic surgery: a current perspective. Ann Surg.2004;239(1):14-21.

5. Lane T. A short history of robotic surgery. Ann R Coll SurgEngl. 2018;100(6 Suppl):5-7.

6. Kwoh YS, Hou J, Jonckheere EA, Hayati S. A robot withimproved absolute positioning accuracy for CT guidedstereotactic brain surgery. IEEE Trans Biomed Eng.1988;35(2):153-160.

7. Davies BL, Hibberd RD, Coptcoat MJ, Wickham JEA. A surgeon robot prostatectomy—a laboratory evaluation. J Med Eng Technol. 1989;13(6):273-277.

8. George EI, Brand TC, LaPorta A, et al. Origins of roboticsurgery: from skepticism to standard of care. JSLS.2018;22(4).00039.

9. Pugin F, Bucher P, Morel P. History of robotic surgery: fromAESOP® and ZEUS® to da Vinci®. J Visc Surg.2011;148(5 Suppl).

10. Marescaux J, Leroy J, Gagner M, et al. Transatlantic robot-assisted telesurgery. Nature. 2001;413(6854):379-380.

11. Ghezzi TL, Corleta OC. 30 years of robotic surgery. World J Surg. 2016;40(10):2550-2557.

12. Binder J, Kramer W. Robotically-assisted laparoscopicradical prostatectomy. BJU Int. 2001;87(4):408-410.

13. Bianchi L, Chessa F, Angiolini A, et al. Robotic surgery in urology: history from PROBOT® to HUGO™. Diagnostics(Basel). 2023;13:7104.

14. Saeidi H, Opfermann JD, Kam M, et al. Autonomousrobotic laparoscopic surgery for intestinal anastomosis. SciRobot. 2022;7(62).

15. Yates DR, Vaessen C, Roupret M. From Leonardo to da Vinci: the history of robot-assisted surgery in urology. BJU Int. 2011;108(11):1708-1714.

16. Lai A, Dobbs RW, Talamini S, et al. Single port robotic radical prostatectomy: a systematic review. Transl Androl Urol. 2020;9(2):898-905. doi:10.21037/tau.2019.11.05.

17. Garisto J, Bertolo R, Reese SW, Bove P, Kaouk J. Minimizing minimally invasive surgery: Current status of the single-port robotic surgery in Urology. Actas Urol Esp (Engl Ed). 2021;45(5):345-352. doi:10.1016/j.acuroe.2021.04.011.

18. Soputro NA, Kaouk J. Single-port robot-assisted radical prostatectomy. World J Urol. 2024;42:245. doi:10.1007/s00345-024-04914-5.