“Öğretmenim, bizim çocuk yapamaz.”
Daha görüşmenin ilk dakikasında annesi, oğlunun kaderiyle ilgili hükmünü vermişti.
Birkaç hafta sonra aynı cümleyi öğrencinin ağzından duydum:
“Ben zaten matematik yapamıyorum hocam.”
Oysa yapabiliyordu. Soruları çözebiliyor, konuları anlayabiliyor, çalışıyordu. Ama zihninde çoktan görünmez bir duvar örülmüştü. Başarısızlığı henüz yaşamadan kabul etmişti.
Yıllar içinde yüzlerce öğrenci gördüm. Kimilerini dersler, imkânsızlıklar ya da karşılarına çıkan engeller değil, kendileri hakkında verdikleri erken hükümler geride bırakıyordu. O gün şunu bir kez daha fark ettim: İnsan hayatında bazen en güçlü zincirler dışarıda değil, zihninde taşınır.
Belki de bu yüzden insanlık tarihinin en eski sorularından biri hâlâ güncelliğini koruyor: Kaderimizin ne kadarı elimizdedir?
İnsan elbette hayatındaki her olayı seçemez. Nerede doğacağını, hangi ailede büyüyeceğini ya da karşısına çıkacak her imtihanı belirleyemez. Ancak olaylara nasıl bakacağını, onları nasıl yorumlayacağını ve onlara hangi anlamı yükleyeceğini seçebilir. Kader ile iradenin kesiştiği yer de tam burasıdır.
İbnü'l-Arabî'nin düşüncesinde insan yalnızca dış dünyada yaşayan bir varlık değildir; aynı zamanda anlamlar, niyetler ve zanlar dünyasında yaşayan bir bilinçtir. Tasavvuf geleneğinde önemli bir yer tutan “Ben kulumun zannı üzereyim” kudsî hadisini merkeze alan bu anlayışa göre insanın Allah'a, kendisine ve hayata dair taşıdığı kanaatler, yaşadığı tecrübelerin niteliğini doğrudan etkiler. Çünkü insan çoğu zaman gerçeğin kendisini değil, gerçek hakkındaki zannını yaşar.
Büyük mutasavvıfa göre insanın gördüğü âlem ile iç dünyası arasında güçlü bir ilişki vardır. Onun “hayal âlemi” anlayışı, insanın gerçeklikle kurduğu ilişkinin de anahtarlarından biridir. İnsan önce kalbinde ve zihninde bir dünya kurar, sonra dış dünyayı o dünyanın penceresinden okumaya başlar. Bu yüzden İbnü'l-Arabî'nin düşüncesinde âlem, bir yönüyle insanın aynasıdır. İnsan çoğu zaman dışarıda gördüğünden çok, içeride taşıdığını fark eder.
Hayatı sürekli tehlikelerle dolu gören kişi risklerden kaçınır. Başarısız olacağına inanan kişi denemekten korkar. İnsanlara güvenmeyen kişi sağlam ilişkiler kuramaz. Böylece zihindeki kanaatler davranışlara, davranışlar da sonuçlara dönüşür. Sonra insan dönüp bu sonuçlara “kader” adını verir.
Psikolojide Albert Bandura'nın ortaya koyduğu “öz yeterlilik” kavramı, kişinin bir işi başarabileceğine dair inancının performansını doğrudan etkilediğini gösterir. Bir öğrenci “Başaramam.” dediğinde çoğu zaman yalnızca bir düşünce ifade etmez; aynı zamanda davranışlarını da o düşünceye göre şekillendirir. Daha az çaba gösterir, ilk engelde vazgeçer ve sonunda korktuğu sonuca ulaşır. Sosyal psikolojide buna “kendini gerçekleştiren kehanet” denir. İnsan bazen geleceğini yaşamadan önce zihninde yazmaya başlar.
Modern psikolojinin ortaya koyduğu bulgular da bu gerçeği desteklemektedir. Sürekli olumsuz düşünmeye alışan insanlar zamanla tehdit algısına şartlanır. Her olayda kötü ihtimali görür, henüz gerçekleşmemiş sorunlar için kaygılanırlar. Buna karşılık umutlu ve yapıcı bir bakış açısına sahip insanlar, zorluklar karşısında daha dirençli davranır ve çözüm üretme konusunda daha başarılı olur.
Sağlık psikolojisi alanındaki çalışmalar ise düşünce biçiminin yalnızca ruh hâlini değil, beden sağlığını da etkileyebildiğini göstermektedir. Sürekli korku, kaygı ve karamsarlık içinde yaşayan bireylerde stres hormonlarının uzun süre yüksek düzeylerde seyretmesi, uyku düzeninden bağışıklık sistemine kadar pek çok alanı olumsuz etkileyebilmektedir. Buna karşılık umut, güven duygusu ve yaşamda anlam bulma becerisi, psikolojik dayanıklılığı güçlendirdiği gibi fiziksel iyilik hâline de katkı sağlamaktadır. İnsan bazen yalnızca yaşadıklarından değil, yaşadıklarını yorumlama biçiminden de yorulur.
Bu noktada karşımıza hüsnüzan çıkar. Hüsnüzan; yani iyiye yormak, güzel düşünmek ve hayra ihtimal vermek, sadece dinî bir erdem değil, aynı zamanda güçlü bir yaşam becerisidir. Hüsnüzan sahibi insan olayların içindeki hikmeti arar. Bir kapı kapandığında başka bir kapının açılabileceğine inanır. Kendini değersiz görmek yerine geliştirmeye çalışır. İnsanları peşinen yargılamak yerine anlamaya gayret eder. Bu tavır, onun ilişkilerini, kararlarını ve hayatının akışını olumlu yönde etkiler.
Bunun tam karşısında ise suizan vardır. Bazı insanlar her söze “olmaz” diyerek başlar. Yeni bir fikir duyduklarında önce neden gerçekleşemeyeceğini anlatırlar. Bir fırsatla karşılaştıklarında imkânları değil, engelleri görürler. Zamanla bu tutum, bir düşünce biçiminden karakter özelliğine dönüşür.
Ancak insanın zanları yalnızca bireysel tecrübelerinin ürünü değildir. Sosyoloji bize gösterir ki insan, kendisi hakkında düşündüklerini büyük ölçüde içinde yaşadığı toplumdan öğrenir. Ailelerin çocuklarına ilişkin beklentileri, öğretmenlerin öğrencilere yönelik kanaatleri, arkadaş çevresinin etiketlemeleri ve toplumun başarıya dair oluşturduğu kalıplar, bireyin kendilik algısını şekillendirir. Bir çocuğa yıllarca “Sen yapamazsın.” denildiğinde, zamanla bu söz dışarıdan gelen bir yargı olmaktan çıkar ve onun iç sesine dönüşür. Böylece insan, kendisi hakkında başkalarının yazdığı cümleleri kendi gerçeği zannetmeye başlar.
İşte o zaman görünmez bir kısır döngü başlar. İnsanlar başarısız olacaklarını düşündükleri için yeterince çaba göstermez, güvenmedikleri için yalnız kalır, denemekten korktukları için fırsatları kaçırırlar. Ardından ortaya çıkan sonucu kaderin değişmez hükmü olarak yorumlarlar. Oysa çoğu zaman hayatı daraltan şey, yaşanan olaylardan çok yıllardır değiştirilmeyen zihin kalıplarıdır.
Elbette hüsnüzan, gerçekleri inkâr etmek değildir. Tohumu toprağa atmadan ürün beklemek nasıl mümkün değilse, yalnızca olumlu düşünerek hayatı değiştirmek de mümkün değildir. Ancak güzel düşünmek doğru davranışların kapısını açar; doğru davranışlar da çoğu zaman daha güzel sonuçlara vesile olur.
Belki de insanın asıl kader mücadelesi, dış dünyadaki engellerle değil, içinde büyüttüğü anlamlarla ilgilidir. Çünkü insan yalnızca yaşadığı olayların değil, o olayları nasıl yorumladığının da ürünüdür. Fakat bu yorumlar da boşlukta oluşmaz; aileden, kültürden, eğitimden ve toplumdan beslenir. Bu yüzden kaderi değiştirmek bazen bir davranışı değiştirmekten önce bir düşünceyi, bir düşünceyi değiştirmekten önce de onu besleyen hikâyeyi değiştirmeyi gerektirir.
Sonuç olarak kader, insanın kontrolü dışındaki olaylarla birlikte o olaylara verdiği anlamların birleşimidir. Her fırsatta olumsuzu gören, her yeniliğe şüpheyle yaklaşan ve her söze “olmaz” diye başlayan bir insanın hayatında değişim zor gerçekleşir. Buna karşılık zannını hüsnüzanla dönüştüren insan, önce bakışını, sonra davranışlarını, ardından hayatının yönünü değiştirmeye başlar.
Belki de insanın kader olarak yaşadığı pek çok tecrübenin anlamı, dünyaya baktığı pencere değiştiğinde farklılaşır. Çünkü insan önce içinde konuşur, sonra hayatta o konuşmanın yankısını duyar. Bu yüzden bazen değişmesi gereken ilk şey şartlar değil, şartlara bakan gözlerdir.
Nitekim “Güzel gören güzel düşünür; güzel düşünen güzel yaşar.” sözü gereğince kader, bazen insanın dünyaya baktığı pencere değiştiğinde yeni bir anlam kazanmaya başlar.
“İnsan kendi zannının çocuğudur.”
İbnü'l-Arabî
“Sen kendini küçük bir cisim sanırsın; hâlbuki en büyük âlem sende gizlidir.”
Hz. Ali