Toronto’nun kışı, Ocak 1922’de hastane pencerelerine gri bir sessizlik bırakıyordu.
Toronto General Hospital’ın bir odasında yatan Leonard Thompson, artık yatağında doğrulmakta bile zorlanıyordu. Çocukluğa özgü canlılık yüzünden çekilmiş, bedeni ağır hastalığın ve uzun süren açlığın altında erimişti. Yaklaşık 29,5 kilograma kadar düşmüştü. Onu hayatta tutabilmek için uygulanan günlük yaklaşık 450 kalorilik diyet, gerçekte bir tedavi değildi. Yalnızca ölümün hızını yavaşlatmaya çalışan acımasız bir bekleyişti.
Ailesi, doktorların yüzlerine baktığında söylenmeyen cümleyi anlayabiliyordu:
Leonard biraz daha yaşatılabilirdi; fakat mevcut tıbbın imkânlarıyla kurtarılamazdı.
Bugün tip 1 diyabet olarak tanımladığımız hastalık, o yıllarda çocuklar için çoğunlukla kesin bir ölüm hükmüydü. Vücut, kandaki glikozu hücrelerin kullanabileceği enerjiye dönüştüremiyor; kan şekeri yükselirken dokular aç kalıyordu. Yağların kontrolsüz biçimde parçalanması ketonların birikmesine, kanın kimyasal dengesinin bozulmasına ve sonunda bilinç kaybıyla ölüme yol açabiliyordu.
Hekimlerin elindeki başlıca yöntem, karbonhidratı ve toplam kaloriyi aşırı ölçüde sınırlayan “açlık diyetleri”ydi. Bu diyetler hastalığı iyileştirmiyor, yalnızca kimi hastalarda ölümü birkaç hafta ya da birkaç ay geciktirebiliyordu. Çocuklar çoğu zaman diyabetten ölmeden önce açlığın pençesinde eriyordu.
Leonard’ın hastane yatağında yaşadığı sessiz çöküş, o dönemde dünyanın farklı yerlerinde tekrar eden binlerce çocuk hikâyesinden yalnızca biriydi.
Fakat Toronto’da, henüz ilaca dönüşmemiş bulanık bir pankreas özütü hazırlanıyordu.
Pankreasın içindeki sır
Frederick Banting, pankreasın içinde kan şekerini düzenleyen bir madde bulunduğuna inanıyordu. Ondan önce de pankreas ile diyabet arasındaki ilişkiyi araştıran bilim insanları olmuştu. Ancak pankreasın sindirim enzimleri, elde edilmek istenen etkin maddeyi bozuyor; hazırlanan özütler ya yeterli etki göstermiyor ya da insan kullanımına uygun olmayan reaksiyonlara yol açıyordu.
Banting, düşüncesini Toronto Üniversitesi Fizyoloji Bölümü Başkanı John J. R. Macleod’a anlattı. Macleod ona bir laboratuvar, deney hayvanları ve genç tıp öğrencisi Charles Best’in desteğini sağladı.
1921 yazında pankreası çıkarılarak diyabet oluşturulan köpekler üzerinde deneyler yürütüldü. Hazırlanan pankreas özütünün kan şekerini düşürdüğünün görülmesi, araştırmacılarda büyük bir umut doğurdu. Ancak deney hayvanında alınan olumlu sonuç ile ölümün eşiğindeki bir çocuğa güvenle uygulanabilecek ilaç arasında hâlâ büyük bir mesafe vardı.
Bu mesafenin aşılmasında biyokimyacı James Bertram Collip önemli bir rol üstlendi. Onun görevi, pankreas özütündeki etkin maddeyi tahriş edici proteinlerden ve yabancı bileşenlerden mümkün olduğunca ayırmaktı.
Laboratuvarda umut kadar gerilim de vardı. Banting hızlı hareket etmek istiyor, Macleod sistemli ve tekrarlanabilir kanıt talep ediyor, Best deneylerdeki yerini korumaya çalışıyor, Collip ise yeterli saflığa ulaşmadan yapılacak insan uygulamasının tehlikesini görüyordu.
Bilim tarihinin büyük keşifleri, sonradan anlatıldığı kadar sakin ve düzenli doğmaz. Bazen aynı laboratuvarda umut, rekabet, korku, gurur ve yorgunluk yan yana durur.
İlk uygulama
11 Ocak 1922’de Leonard Thompson, diyabet tedavisi amacıyla pankreas özütü enjeksiyonu yapılan ilk hasta oldu.
Banting ve Best tarafından sığır pankreasından hazırlanan özüt, Leonard’ın derisinin altına enjekte edildi.
Hastane odasında herkes bir değişiklik bekliyordu. Belki çocuğun gözleri yeniden canlanacak, belki susuzluğu azalacak, belki laboratuvar sonuçları yaklaşan ölümün yönünü değiştirecekti.
Fakat beklenen sonuç alınamadı.
Leonard’ın kan şekerinde sınırlı bir düşüş görüldü; ancak ketozis düzelmedi, belirgin bir klinik iyileşme sağlanamadı ve yeterince saf olmayan özüt enjeksiyon bölgesinde steril apseye yol açtı.
Bir çocuğu kurtarmak için getirilen ilk şişe, onun zaten zayıflamış bedeninde yeni bir yara bırakmıştı.
Bu sonuç araştırmanın sonu olabilirdi. Hekimler geri çekilebilir, aile umudunu kaybedebilir, araştırmacılar başarısızlığın sorumluluğunu birbirlerine yükleyebilirdi.
Fakat ilk uygulama bütünüyle anlamsız değildi. Kan şekerindeki sınırlı düşüş, özütün içinde işe yarayan bir madde bulunduğunu düşündürüyordu. Asıl sorun, bu maddenin yeterince saf ve güçlü biçimde hazırlanamamasıydı.
İlk şişenin başarısızlığı doğru soruyu daha görünür hâle getirmişti:
Sorun insülinde miydi, yoksa insülini çevreleyen kirli karışımda mı?
İkinci şişe
Collip yeniden laboratuvara döndü.
Pankreas özütünü farklı alkol yoğunluklarında işleyerek etkin maddeyi yabancı proteinlerden ayırmaya çalıştı. Deney tüpleri, cam kaplar ve ölçüm sonuçları arasında geçen her saat, Leonard’ın tükenen zamanıydı.
Bir tarafta bir bilim insanının saflaştırmaya çalıştığı özüt, diğer tarafta beklemeye gücü kalmayan bir çocuğun bedeni vardı.
23 Ocak 1922’de Leonard’a Collip’in saflaştırdığı özüt uygulandı; sonraki günlerde tedavi düzenli enjeksiyonlarla sürdürüldü.
Bu defa sonuç açıktı.
Leonard’ın kan şekeri, dönemin kayıtlarındaki ölçümle yüzde 0,52’den yüzde 0,12’ye; sayısal karşılığıyla yaklaşık 520 mg/dL’den 120 mg/dL’ye geriledi. Yirmi dört saat içinde idrarla atılan glikoz miktarı 71,1 gramdan 8,7 grama düştü. İdrardaki ketonlar kayboldu.
Laboratuvar değerlerinin ötesinde Leonard’ın görünümünde de belirgin bir değişiklik vardı. Çocuk daha canlı, daha güçlü ve çevresine daha ilgili görünüyordu.
Bir laboratuvar değeri düşerken, bir çocuk yeniden ayağa kalkmaya başlıyordu.
İnsülin diyabeti ortadan kaldırmıyordu. Pankreasın yerine getiremediği görevi, düzenli enjeksiyonlarla dışarıdan üstleniyordu. Ancak ilk kez hastalık ile ölüm arasındaki bağ kırılmaya başlamıştı.
Diyabet, kaçınılmaz bir ölüm hükmü olmaktan çıkıp tedavi edilerek yaşanabilecek kronik bir hastalığa dönüşüyordu.
Tek bir kahramanın hikâyesi değildi
İnsülinin keşfi, zaman zaman tek bir bilim insanının ani zaferi gibi anlatılır. Oysa Leonard’ın yatağına ulaşan özütte birçok kişinin emeği vardı: Banting’in ısrarı, Best’in deneylerdeki çalışmaları, Macleod’un bilimsel birikimi ve laboratuvar imkânları, Collip’in biyokimyasal saflaştırması, klinisyenlerin dikkatli gözlemleri…
Daha önce pankreasın diyabetteki rolünü araştıran bilim insanlarının çalışmaları da bu keşfin temelini oluşturmuştu. Bilim, çoğu zaman tek başına parlayan bir dehanın değil; tartışan, rekabet eden fakat sonunda aynı gerçeğe yaklaşan insanların ortak emeğidir.
1923 Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü, insülinin keşfi nedeniyle Frederick Banting ve John Macleod’a verildi. Karar tartışma yarattı. Banting ödül parasını Charles Best ile, Macleod ise James Collip ile paylaştı. Bu paylaşım, keşfin dört temel ismin katkısıyla ortaya çıktığının sessiz bir kabulüydü.
Fakat laboratuvardaki bütün isimlerin karşısında, hastane yatağında bilinmeyen bir özütü kabul eden çocuk duruyordu.
Leonard yalnızca ilk hasta değildi. Henüz tamamlanmamış bir bilimsel ihtimale bedenini emanet eden, pankreas özütünün enjeksiyon yoluyla uygulandığı ilk diyabetli hastaydı. Ailesinin denemeye izin vermesi de çaresizliğin olduğu kadar cesaretin kararıydı.
Bir tarafta neredeyse kesin ölüm, diğer tarafta etkisi ve güvenliği henüz tam olarak bilinmeyen bir şişe vardı.
Aile, bilinmeyeni seçti.
On üç yıl
Leonard Thompson, insülin tedavisi sayesinde on üç yıl daha yaşadı.
Çocukluktan gençliğe geçti. Yeniden beslenebildi, güç kazandı ve hastane odasının dışında bir hayat kurabildi. 20 Nisan 1935’te, 27 yaşındayken bronkopnömoni ve diyabete bağlı komplikasyonlar nedeniyle yaşamını yitirdi.
Onun hikâyesi, kusursuz bir “sonsuza kadar mutlu yaşadı” masalı değildi.
İnsülin diyabeti tamamen iyileştiren bir iksir olmadı. Her gün yeniden uygulanması gereken, dikkatli doz hesaplaması isteyen ve yanlış kullanıldığında ciddi sonuçlar doğurabilen bir yaşam desteğiydi.
Ancak Leonard’a verilen on üç yıl, yalnızca uzatılmış bir ömür değildi. Bu yıllar, diyabetli çocukların kaderinin değişebileceğinin kanıtıydı.
Leonard’dan sonra ölümün eşiğinde bekleyen çocuklar insülinle yeniden yemek yemeye, kilo almaya ve evlerine dönmeye başladı. Hekimlerin ailelere söylemek zorunda kaldığı “yapabileceğimiz bir şey yok” cümlesinin yerini doz hesapları ve yaşam planları aldı.
Bir çocuğun bedeninde başlayan insülin çağı, laboratuvarın soğuk cam şişesinden insanlığın ortak umuduna dönüştü.
Leonard Thompson, başarısız bir ilk denemenin bilimi durdurmak zorunda olmadığını gösteren çocuktu.
Saflaştırmanın, sabrın ve ortak emeğin bir maddeyi ilaca; bir ihtimali ise yaşama dönüştürebileceğinin kanıtıydı.
Çünkü bazen yeni bir çağ, kalabalık bir kongre salonunda başlamaz.
Bazen bir hastane odasında, ölümünü bekleyen bir çocuğa getirilen küçük bir şişeyle başlar.
Editörün notu
Metindeki tarihler, kişiler ve klinik bulgular tarihsel kaynaklara dayanmaktadır. Hastane ortamına, aile üyelerinin duygularına ve bazı geçiş sahnelerine ilişkin betimlemeler, tarihsel gerçekliği değiştirmeden anlatının bütünlüğünü sağlamak amacıyla edebî biçimde kurgulanmıştır.
Temel kaynaklar
- Banting FG, Best CH, Collip JB, Campbell WR, Fletcher AA. “Pancreatic Extracts in the Treatment of Diabetes Mellitus.” Canadian Medical Association Journal. 1922;12(3):141–146.
- Toronto Üniversitesi Thomas Fisher Nadir Kitaplar Kütüphanesi. “Insulin 100: Leonard Thompson.”
- Nobel Prize. “The Nobel Prize in Physiology or Medicine 1923: Frederick G. Banting and John Macleod.”




