1850’de Tıbbiye’de Kanser Hastası Ameliyatı Reddetti: 175 Yıllık Bir Hasta Kararı

İstanbul, 1850.

Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’nin cerrahi kliniğinde kanserli bir hasta bulunuyordu.

Hastalığın yeri sol testisti.

Klinik kayıtlarında lezyon “sarkosel” olarak tarif ediliyordu ve dönemin hekimlerinin önerdiği tedavi ağırdı:

Kastrasyon.

Ancak hasta ameliyat olmak istemedi.

Ve ameliyat yapılmadı.

Aynı dönemin kayıtlarında ikinci bir kanser hastası daha bulunuyordu.

Bu hastanın sağ elinin sırtında kanserli oluşumlar vardı.

Hekimler ekstremite amputasyonu önerdi.

O da ameliyatı reddetti.

Operasyon gerçekleştirilmedi ve hasta taburcu edildi. [1][2]

Yaklaşık 175 yıl önce Mekteb-i Tıbbiye’nin cerrahi servisinde kayda geçirilen bu iki kısa vaka, yalnız Osmanlı cerrahisinin değil, hekim-hasta ilişkisinin tarihi açısından da dikkat çekici.

Çünkü dönemin cerrahi tablosunda yalnız hastalık ve önerilen ameliyat yazmıyor.

Hastanın ameliyatı kabul etmediği de kayda geçiriliyor.


BELGE MEKTEB-İ TIBBİYE’NİN KENDİ KLİNİĞİNDEN

Vakalar sonradan oluşturulmuş bir tarih anlatısından gelmiyor.

Kaynağın arkasında Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’nin 1850-1851 öğretim dönemindeki cerrahi klinik faaliyetleri bulunuyor.

Dönemin bilimsel yayın organlarından Gazette Médicale de Constantinople, Tıbbiye çevresinde Fransızca yayımlanıyordu.

1849-1852 arasında çıkan yayın; İstanbul ve Osmanlı coğrafyasındaki tıbbi ve cerrahi uygulamaları, vaka sunumlarını, halk sağlığı konularını ve Avrupa tıp dünyasındaki gelişmeleri okuyucularına aktarıyordu. [1][6]

Asylum Journal’dan Modern Psikiyatriye: British Journal of Psychiatry’nin Yolculuğu
Asylum Journal’dan Modern Psikiyatriye: British Journal of Psychiatry’nin Yolculuğu
İçeriği Görüntüle

1850-1851 cerrahi kliniğinin kayıtları da bu bilimsel yayın dünyasının içerisinde yer aldı.


KLİNİĞİN BAŞINDA KONSTANTİN KARATEODORİ VARDI

Cerrahi kliniğinin başında Prof. Konstantin Karateodori bulunuyordu.

Karateodori, 19. yüzyıl Osmanlı tıbbının önemli cerrahlarından biriydi ve Mekteb-i Tıbbiye’nin modernleşme döneminde öğretim üyeliği yaptı. [3]

1850-1851 dönemine ait klinik tablo yalnız birkaç ilginç vakayı değil, servisin faaliyetlerini sayılarla görmemize de imkân sağlıyor.

Araştırmaya göre cerrahi serviste o yıl 34 ameliyat gerçekleştirildi.

Bunların:

19’unu Prof. Konstantin Karateodori,

9’unu Cerrahi Kliniği Şefi Dr. Stefan Bey,

5’ini 10. sınıf öğrencileri,

1’ini ise Cerrahlık Sınıfı öğrencisi Osman gerçekleştirdi. [2]

Öğrencilerin de ameliyat yapmış olması Mekteb-i Tıbbiye’de klinik öğretimin uygulamalı niteliğini göstermesi açısından ayrıca dikkat çekici.


195 HASTA KAYIT ALTINDAYDI

Cerrahi tablonun verdiği rakamlar, 19. yüzyıl ortasındaki bir Osmanlı cerrahi kliniğini istatistiksel olarak görmemizi sağlıyor.

Cerrahi endikasyonu bulunan toplam 195 hasta kaydedilmişti.

Bunlardan:

151’i şifa buldu.

23 hastada düzelme görüldü.

15 hasta iyileşmedi veya sakat kaldı.

Biri intihar olmak üzere 6 hasta hayatını kaybetti. [2]

Araştırmada klinik mortalite oranı yüzde 3,07 olarak hesaplanıyor. [2]

Ancak bu rakamı günümüz hastanelerinin mortalite oranlarıyla karşılaştırmak doğru olmaz.

Hasta seçimi, tanı yöntemleri, hastalık sınıflandırmaları, ameliyat endikasyonları ve takip süreleri tamamen farklıydı.

Bununla birlikte rakamların kendisi önemli bir şeyi gösteriyor:

Tıbbiye yalnız hastaları tedavi etmiyor, sonuçları sistematik biçimde kaydediyordu.


İLK HASTA: SOL TESTİSTE “SARKOSEL”

Kayıtlardaki en dikkat çekici hastalardan birinde sol testiste “sarkosel” bulunuyordu. [2]

Burada terminolojik bir ayrım önemli.

“Sarkosel”, 19. yüzyıl tıp dilinde testisin etli veya solid büyümelerini tarif etmek için kullanılan tarihsel bir terimdi.

Bu nedenle hastalığı bugünkü patoloji sınıflamasındaki belirli bir testis kanseri türüyle birebir eşitlemek doğru değildir.

Dönemin hekimleri hastaya kastrasyon önerdi.

Bu, hastalıklı testisin cerrahi olarak çıkarılmasını gerektiren ciddi bir girişimdi.

Fakat hasta kabul etmedi.

Ameliyat gerçekleştirilmedi. [1][2]


İKİNCİ HASTAYA AMPUTASYON ÖNERİLDİ

İkinci vakada hastanın sağ elinin dorsal, yani sırt yüzünde kanseröz oluşumlar bulunuyordu.

Tıp etiği araştırmasında bunlar dönemin terminolojisiyle “mantarsı hematodlar şeklinde kanserli oluşumlar” olarak aktarılıyor. [1]

Hekimlerin önerisi bu kez daha ağırdı:

Ekstremite amputasyonu.

Hasta bunu da kabul etmedi.

Ameliyat gerçekleştirilmedi ve hasta taburcu edildi. [1][2]

İşte klinik tablodaki bu birkaç satır, dosyayı yalnız cerrahi tarihinden çıkarıp tıp etiği tarihine taşıyor.


BU, 1850’DE “AYDINLATILMIŞ ONAM” MIYDI?

Burada tarihsel sınırı dikkatle çizmek gerekiyor.

Bugünkü anlamıyla aydınlatılmış onam; hastaya tanısı, önerilen girişim, yararlar, riskler, alternatifler ve tedavisiz kalmanın olası sonuçları hakkında bilgi verilmesini ve kişinin özgür iradesiyle karar vermesini gerektiren modern bir tıp etiği ve hukuk kurumudur.

1850’de Mekteb-i Tıbbiye’de bugünkü biçimiyle kurulmuş bir aydınlatılmış onam sisteminin bulunduğunu söyleyemeyiz.

Bu iki hastaya ameliyatın risklerinin tam olarak nasıl anlatıldığını gösteren ayrıntılı bir onam formu da elimizde yok.

Dolayısıyla:

“Osmanlı’da 1850’de modern hasta hakları uygulanıyordu”

sonucuna varmak doğru olmaz.

Fakat klinik kaydın gösterdiği somut durum son derece önemlidir:

Cerrahi girişim önerildi.

Hasta kabul etmedi.

Hekimler operasyonu gerçekleştirmedi.

Ret kararı klinik kayda geçti. [1][2]

Bu nedenle vakalar, 19. yüzyıl ortası Osmanlı tıbbında hasta iradesinin klinik uygulamada nasıl karşılık bulabildiğini incelemek için son derece değerli örneklerdir.


OSMANLI’DA HASTA RIZASININ DAHA ESKİ İZLERİ

Hekim ile hasta arasındaki rıza ilişkisi Osmanlı toplumunda 1850’den önce de farklı biçimlerde karşımıza çıkıyor.

Şer‘iyye sicilleri üzerine yapılan tarih araştırmalarında özellikle riskli cerrahi girişimler öncesinde hasta veya yakınlarının hekimin müdahalesine izin verdiğini gösteren kayıtlar tespit edilmiştir. [4]

Bunları bugünün hastanelerindeki aydınlatılmış onam belgeleriyle eşitlemek doğru değildir.

Fakat cerrahi müdahale öncesinde rızanın hukuki önem taşıdığını gösteren tarihsel örneklerdir.


1897’DE “HÜSN-İ RIZA SENETLERİ”

Yaklaşık yarım yüzyıl sonra çok daha somut belgelerle karşılaşıyoruz.

1897 Osmanlı-Yunan Savaşı sırasında ameliyat edilecek bazı yaralı askerler için “Hüsn-i Rıza Senetleri” düzenlendi.

Tıp tarihçisi Nuran Yıldırım’ın incelediği bu belgeler, Osmanlı tıp tarihinde hasta rızasının yazılı belgeler üzerinden takip edilebildiği önemli örnekler arasında bulunuyor. [5]

Böylece ilginç bir tarihsel hat ortaya çıkıyor:

1850-1851:

Tıbbiye cerrahi kayıtlarında “hasta ameliyatı reddetti.”

1897:

Ameliyat öncesinde yazılı rıza belgeleri.

Ancak bu iki nokta arasındaki gelişimi bugünkü aydınlatılmış onama doğru ilerleyen kesintisiz ve doğrusal bir süreç olarak değerlendirmek de doğru değildir.


ÖĞRENCİLER DE AMELİYAT YAPIYORDU

1850-1851 cerrahi tablosunun en şaşırtıcı ayrıntılarından biri, ameliyatların yalnız profesörler tarafından yapılmamış olması.

Beş operasyonun son sınıf öğrencileri tarafından gerçekleştirildiği kaydediliyor.

Bunlar arasında:

Ahmed Ali,

Konstantin Bélisaire,

Marc Apostoli,

Miltiade Konstantin,

Spiro Yani

gibi öğrenciler bulunuyordu. [2]

Cerrahlık Sınıfı öğrencisi Osman’ın gerçekleştirdiği bir ameliyat da ayrıca kayıtlıydı.

Bu tablo Mekteb-i Tıbbiye’de öğrencinin yalnız sınıfta ders dinlemediğini gösteriyor.

Öğrenci klinikteydi.

Hastayı muayene ediyordu.

Vakayı izliyordu.

Ve hocaların gözetimindeki uygulamalı cerrahi eğitimin parçasıydı.


13 YAŞINDAKİ TIBBİYELİNİN DOSYASI

Aynı dönem kayıtlarında başka bir çarpıcı hasta daha bulunuyor.

13 yaşında bir Tıbbiye öğrencisi.

Çocuk sınıfta dirseğinin üzerine düşüyor.

Ertesi sabah hastane vizitinde kolunda belirgin şişlik, dirseğinde kızarıklık ve şiddetli ağrı görülüyor.

Tedavi ise bugünün okuyucusuna oldukça yabancı:

Sülük uygulanıyor.

Yakı konuyor.

Antifilojistik tedavi veriliyor.

Tedavi haftalar boyunca sürüyor.

Kazadan sonraki 25. günde öğrencinin kolunu hâlâ yukarı kaldıramadığı ve dirseğini normal biçimde bükemediği kaydediliyor. [1]

Bu vaka 1850’de yalnız hangi hastalıkların görüldüğünü değil, bir hastanın nasıl muayene edildiğini ve hangi tedavilerin uygulandığını da gösteriyor.


TIBBİYE ÖĞRENCİLERİ VAKA DA YAZIYORDU

Gazette Médicale de Constantinople’un başka bir dikkat çekici özelliği öğrencilerin bilimsel yayın faaliyetlerine katılmasıydı.

1850-1851 döneminde Ahmed Ali, Andon Ohannes, Christophe Patrocle, Constantine Bélisaire, A. Davud, Marc Apostoli Pizipio, Memiş Süleyman, Militiade Konstantin, Osman, Rıfat İsmail ve Spiro Yanni gibi öğrencilerin isimleri yayınlarda görülüyor. [6]

Bazıları gerçek hastaların klinik seyirlerini vaka olarak yayımlıyordu.

Bazı çalışmalar ise otopsi ve diseksiyon bulgularını içeriyordu.

Bu nedenle Gazette Médicale de Constantinople yalnız bir gazete değildi.

19. yüzyıl ortasında Tıbbiye’nin hasta kayıtlarının, klinik gözlemlerinin ve bilimsel düşünme biçiminin izlenebildiği önemli bir tarih kaynağıdır.


175 YIL ÖNCEKİ KLİNİĞE AÇILAN PENCERE

Mekteb-i Tıbbiye’nin 1850-1851 cerrahi kayıtlarının asıl değeri burada ortaya çıkıyor.

Bugün bir hastanenin elektronik sisteminde gördüğümüz:

Tanı.

Tedavi.

Ameliyat.

Sonuç.

Taburculuk.

gibi bilgilerin tarihsel karşılıklarını bu kayıtlarda görebiliyoruz.

Ve bazen tek bir bilgi bütün hikâyeyi değiştiriyor:

Hasta kabul etmedi.

Sol testisindeki hastalık nedeniyle kastrasyon önerilen hasta reddetti.

Elindeki kanseröz oluşum nedeniyle amputasyon önerilen hasta reddetti.

Hekimler ameliyatları gerçekleştirmedi.


TIP TARİHİ BAZEN BİR HASTANIN “HAYIR” DEMESİNDE SAKLIDIR

Tıp tarihini çoğu zaman büyük keşiflerle anlatıyoruz.

Yeni ilaçlar.

Yeni ameliyatlar.

Ünlü hekimler.

Yeni hastaneler.

Fakat tıbbın tarihi aynı zamanda hastanın tarihidir.

1850-1851’de Mekteb-i Tıbbiye’nin cerrahi kliniğinde isimlerini bugün bilmediğimiz iki hasta kendilerine önerilen ağır cerrahi girişimleri kabul etmedi.

Neden reddettiklerini bilmiyoruz.

Korkmuş olabilirler.

Riskleri fazla bulmuş olabilirler.

Başka bir tedavi istemiş olabilirler.

Fakat kaynak bunların hiçbirini söylemiyor.

Bu nedenle nedenleri tahmin etmek doğru olmaz.

Bildiklerimiz daha sınırlı ama daha değerlidir:

Ameliyat önerildi.

Hasta reddetti.

Operasyon yapılmadı.

Ret kararı kayda geçirildi.

Yaklaşık 175 yıl sonra o kayıt hâlâ okunabiliyor.

Ve Mekteb-i Tıbbiye’nin ameliyathanelerinden tarihe yalnız cerrahların yaptıkları değil, hastaların vermediği izinler de kalmış durumda.


KAYNAKLAR

[1] Yeşim Işıl Ülman, “Tarihimizde Tıbbi Etik: Geçen Yüzyıl Tıp Pratiğinde Tıbbi Etik Vaka Örnekleri”, Hastane, Yıl 7, Sayı 38, Ocak-Şubat 2006, s. 24-26. Gazette Médicale de Constantinople kayıtlarından seçilen Mekteb-i Tıbbiye vaka örnekleri.

[2] Yeşim Işıl Ülman, “Mekteb-i Tıbbiye Cerrahi Kliniği Olguları (1850-1851) / The Surgical Clinical Cases at the Imperial School of Medicine during the Ottoman Empire in 1850-1851”, Hastane, Kasım-Aralık 2006, s. 30-31. Cerrahi servisinin hasta ve ameliyat tabloları ile operasyonu reddeden hastalar.

[3] Constantinos Trompoukis, John Lascaratos, “Greek Professors of the Medical School of Constantinople during a Period of Reformation (1839–76)”, Journal of Medical Biography, 2003; 11:226-231.

[4] Osmanlı şer‘iyye sicilleri üzerinden cerrahi müdahale, hekim sorumluluğu ve hasta rızasını inceleyen Osmanlı tıp tarihi çalışmaları.

[5] Nuran Yıldırım, “Aydınlatılmış Onamın Osmanlı Devleti’ndeki Öncülleri ve 1897 Türk-Yunan Savaşı Yaralılarına Ait Onam Belgeleri: Hüsn-i Rıza Senetleri”, Toplumsal Tarih, Sayı 202, 2010, s. 46-53.

[6] Yeşim Işıl Ülman, Gazette Médicale de Constantinople’un Tıp Tarihimizdeki Önemi, Doktora Tezi, İstanbul Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Deontoloji ve Tıp Tarihi Anabilim Dalı, İstanbul, 1999.