Bu dönemi yalnızca “hastaneler yaptırılan yıllar” olarak okumak eksik kalır. Çünkü 1876–1909 arasındaki gelişmeler birlikte değerlendirildiğinde çok daha kapsamlı bir sağlık modernleşmesi görülür: tıp eğitiminin yeniden düzenlenmesi, klinik uygulamanın güçlendirilmesi, bakteriyolojinin kurumsallaşması, Avrupa’daki bilimsel gelişmelerin yakından izlenmesi, aşı ve serum çalışmalarının desteklenmesi ve ihtisaslaşmış sağlık kurumlarının oluşturulması.[1–3]
Başka bir ifadeyle II. Abdülhamid döneminin sağlık politikasında yalnızca “hasta tedavi etmek” değil, hastalığı bilimsel yöntemlerle tanımak, salgını önlemek ve bunu yapabilecek hekimi yetiştirmek de giderek daha görünür hâle gelmiştir.
Mikrop teorisinin yükseldiği çağda Osmanlı tıbbı
II. Abdülhamid’in saltanatı, dünya tıp tarihinde son derece kritik bir döneme rastladı.
Louis Pasteur, Robert Koch ve dönemin diğer bilim insanlarının çalışmaları bulaşıcı hastalıkların anlaşılmasını kökten değiştiriyordu. Mikrobiyoloji ve bakteriyoloji modern tıbbın merkezine yerleşirken aşı, serum, dezenfeksiyon ve laboratuvar tanısı gibi kavramlar sağlık sistemlerinin temel unsurları hâline gelmeye başlıyordu.
Osmanlı Devleti bu bilimsel dönüşümün dışında kalmadı.
Pasteur’ün 1885’te kuduz aşısını başarıyla uygulamasından kısa süre sonra II. Abdülhamid’in iradesiyle Zoeros Paşa başkanlığındaki bir Osmanlı heyeti Paris’e gönderildi. Heyetin amacı yalnızca gelişmeleri gözlemlemek değildi. Yeni yöntemi öğrenmek ve Osmanlı ülkesine aktarmaktı.[3,4]
Padişah ayrıca Pasteur’e 1.000 altın ve Mecidi Nişanı gönderdi. Paris’te eğitim ve incelemelerde bulunan heyetin dönüşünün ardından 1887’de İstanbul’da Dâülkelp Tedavihanesi faaliyete geçti.[3,4]
Bu gelişmenin bilim tarihi açısından önemli bir tarafı vardır.
Osmanlı yönetimi yeni bir bilimsel keşfi yalnızca takip etmekle yetinmemiş, bilgiyi kaynağından öğrenmek üzere insan göndermiş ve edinilen bilgiyi kurumsal yapıya dönüştürmeye çalışmıştır.
Bugünün diliyle bu yaklaşım bir tür bilim ve teknoloji transferidir.
Bakteriyolojihane-i Şahane: Tedaviden önce etkeni bulmak
1890’lı yıllarda kolera başta olmak üzere bulaşıcı hastalıklar Osmanlı coğrafyasının ciddi sağlık sorunları arasındaydı.
1893’te Bakteriyolojihane-i Şahane’nin kurulması bu nedenle önemli bir dönüm noktasıdır.[5]
Pasteur Enstitüsü çevresinden Maurice Nicolle İstanbul’a getirildi. Kurumda yalnızca hastalık etkenlerinin araştırılması değil, bakteriyoloji eğitimi ve uygulamalı çalışmalar da yürütüldü.[5]
Böylece laboratuvar, sağlık hizmetinin giderek daha önemli bir parçasına dönüşmeye başladı.
Su analizleri yapılması, bulaşıcı hastalıkların mikrobiyolojik olarak incelenmesi, aşı ve serum çalışmalarının yürütülmesi, hekimlerin yeni bakteriyoloji bilgisiyle yetiştirilmesi aynı bilimsel dönüşümün parçalarıydı.[5,6]
Bu gelişme, II. Abdülhamid döneminin sağlık anlayışının en dikkat çekici yönlerinden birini gösterir:
Hastalık ortaya çıktıktan sonra yalnızca tedavi etmek yerine hastalığın nedenini belirlemek ve yayılmasını önlemek.
Nitekim kolera salgınları sırasında dezenfeksiyon amacıyla tebhirhanelerin kurulması da koruyucu sağlık yaklaşımının kurumsallaşmasının örneklerinden biri oldu.[6]
Gülhane: Hekimlik eğitimini hasta başına taşımak
II. Abdülhamid döneminin tıp eğitimi açısından belki de en kalıcı adımlarından biri Gülhane’dir.
1898 yılında Gülhane’de Tatbikat Mektebi ve Hastanesi’nin oluşturulması, Osmanlı tıp eğitiminde uygulamalı klinik eğitimin güçlendirilmesi açısından kritik bir gelişmeydi.[1,7]
Almanya’dan getirilen Prof. Dr. Robert Rieder ve Dr. Georg Deycke bu dönüşümde önemli rol oynadı.
Buradaki temel düşünce son derece moderndi:
Hekim yalnızca ders dinleyerek yetişmemeliydi. Hasta görmeli, klinikte çalışmalı, uygulama yapmalı ve bilimsel tıbbı doğrudan hasta başında öğrenmeliydi.
Bu nedenle Gülhane’yi yalnızca bir hastane olarak değerlendirmek doğru değildir.
Gülhane aynı zamanda bir eğitim modeli oluşturdu.
Teorik tıp bilgisinin klinik uygulamayla bütünleştirilmesi, genç hekimlerin mezuniyet sonrasında uygulamalı eğitimden geçirilmesi ve uzmanlaşmış kliniklerin gelişmesi açısından önemli bir merkez hâline geldi.[1,7]
Modern tıp eğitiminde bugün kullandığımız “eğitim ve araştırma hastanesi” anlayışının tarihsel kökleri açısından Gülhane özel bir yere sahiptir.
Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane: Bir bina değil, bilim projesi
II. Abdülhamid döneminin tıp eğitimi vizyonunun en görkemli sembollerinden biri ise Haydarpaşa’daki Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’dir.
Yapımına 1890’ların ortalarında başlanan ve Alexandre Vallaury ile Raimondo D’Aronco’nun mimari çalışmalarıyla yükselen yapı 1903 yılında hizmete girdi.[1,2]
Ancak Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’yi yalnızca anıtsal mimarisi üzerinden değerlendirmek yanıltıcıdır.
Asıl önemli olan, binanın nasıl bir tıp eğitimi için tasarlandığıdır.
Dönemin kaynaklarında okulun derslikleri, laboratuvarları, klinik alanları, sağlık üniteleri ve eğitim düzeni ayrıntılı biçimde anlatılmaktadır. Besim Ömer Paşa’nın Nevsâl-i Âfiyet’te aktardığı bilgiler, dönemin tıp çevrelerinin Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’ye yalnızca yeni bir okul olarak değil, Osmanlı tıbbının Avrupa’daki bilimsel gelişmelerle rekabet edebileceği bir merkez olarak baktığını göstermektedir.[8]
Dolayısıyla Haydarpaşa’daki yapı aslında dönemin sağlık politikasının fiziksel ifadesidir:
Mektep, laboratuvar ve klinik aynı bilimsel ekosistemin parçaları olmalıdır.
Bu yaklaşım bugün akademik tıp merkezlerinin temel mantığıdır.
Hamidiye Etfal: İhtisaslaşmış hastane düşüncesi
II. Abdülhamid dönemindeki bir başka önemli gelişme çocuk sağlığı alanında yaşandı.
Padişahın küçük yaşta difteri nedeniyle kaybettiği kızı Hatice Sultan’ın ardından kurulan Hamidiye Etfal Hastanesi 1899 yılında hasta kabulüne başladı.[9]
Türkiye tıp tarihinde ilk çocuk hastanesi olarak kabul edilen kurum, pediatrinin ayrı bir klinik alan olarak gelişmesinde önemli bir aşamayı temsil etti.[9]
Burada dikkat çekici olan yalnızca çocuklara ayrılmış bir hastanenin kurulması değildir.
Hastanenin döneminin modern tıbbi cihazlarıyla donatılması, Avrupa’da eğitim veya ihtisas görmüş hekimlerin görevlendirilmesi ve bakteriyoloji laboratuvarının bulunması, kurumun aynı zamanda bilimsel tıp anlayışının bir uygulama alanı olarak tasarlandığını göstermektedir.[10]
Bu yaklaşım, modern sağlık sistemlerinin temel özelliklerinden biri olan ihtisaslaşmanın Osmanlı tıbbındaki önemli örneklerinden biridir.
Sağlık politikasının görünmeyen ayağı: Eğitimli insan
II. Abdülhamid döneminde yapılan sağlık yatırımlarının yalnızca bina sayıları üzerinden değerlendirilmesi bu nedenle yanıltıcıdır.
Bir hastane yapılabilir.
Fakat onu yaşatacak hekim yoksa bina tek başına sağlık sistemi oluşturmaz.
Bir laboratuvar kurulabilir.
Fakat mikroorganizmayı tanıyacak, kültür yapacak, aşı ve serum teknolojisini anlayacak bilim insanları yetişmemişse laboratuvarın sürdürülebilirliği sınırlı kalır.
Abdülhamid dönemindeki dikkat çekici özelliklerden biri, kurumlaşmayla insan yetiştirme çabasının birlikte ilerlemesidir.
Hekimlerin ve bilim insanlarının Avrupa’ya gönderilmesi, yabancı bilim insanlarının Osmanlı kurumlarına davet edilmesi, yeni bilim dallarının tıp müfredatına girmesi, laboratuvarların kurulması ve klinik uygulamanın güçlendirilmesi bu bütünlüğün parçalarıdır.[1,3,5]
Bu nedenle dönemin sağlık modernleşmesini yalnızca “hastane yapımı” olarak değil, bilgi–insan–laboratuvar–klinik–hastane zincirinin kurulması olarak okumak daha açıklayıcıdır.
Koruyucu hekimlik düşüncesinin güçlenmesi
Dönemin sağlık politikalarında bir başka dönüşüm daha görülür.
Sağlık hizmeti giderek yalnızca bireysel hastanın tedavisinden ibaret görülmemeye başlamıştır.
Karantina uygulamaları, tebhirhaneler, bakteriyolojik incelemeler, su analizleri, aşı üretimi ve salgın hastalıklarla mücadele bunun örnekleridir.[5,6]
Bu kurumların tümü aynı soruya cevap arıyordu:
İnsanlar hastalanmadan önce ne yapılabilir?
Bugün buna koruyucu hekimlik ve halk sağlığı diyoruz.
Elbette Osmanlı sağlık sisteminin dönemin ekonomik, coğrafi ve idari şartlarından kaynaklanan ciddi kapasite sorunları vardı. Sağlık hizmetlerinin bütün nüfusa bugünkü anlamıyla eşit ve yaygın biçimde ulaştığını söylemek tarihsel olarak doğru olmaz.
Ancak kurulan kurumların yönü önemlidir.
Yön; laboratuvar bilimine, uzmanlaşmaya, aşılama çalışmalarına, salgın kontrolüne ve modern tıp eğitimine doğrudur.
Bir sağlık sistemi vizyonu olarak Abdülhamid dönemi
II. Abdülhamid’in sağlık mirasını değerlendirirken iki aşırı yorumdan kaçınmak gerekir.
Birincisi, dönemin bütün sağlık modernleşmesini tek bir kişinin eseri gibi göstermektir. Osmanlı tıbbındaki dönüşüm Tanzimat’tan başlayan uzun bir modernleşme sürecinin devamıdır. Bu süreçte hekimler, bilim insanları, bürokratlar ve farklı ülkelerden uzmanlar önemli roller üstlenmiştir.
İkincisi ise Abdülhamid döneminde gerçekleştirilen kurumsal atılımı görmezden gelmektir.
Tarihsel veriler birlikte değerlendirildiğinde 1876–1909 dönemi; mikrobiyolojinin kurumsallaştığı, klinik eğitimin güçlendiği, modern tıp okullarının geliştiği, çocuk sağlığı gibi ihtisas alanlarının kurumsal karşılık bulduğu ve Avrupa’daki bilimsel gelişmelerin Osmanlı sağlık sistemine aktarılmaya çalışıldığı önemli bir dönemdir.[1–10]
Pasteur’ün laboratuvarından İstanbul’daki kuduz tedavihanesine…
Bakteriyolojihane-i Şahane’den salgınlarla mücadeleye…
Gülhane’nin kliniklerinden Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’nin derslik ve laboratuvarlarına…
Hamidiye Etfal’den modern çocuk sağlığı anlayışına uzanan çizginin ortak noktası budur.
Bilimsel bilgiyi takip etmek, onu ülkeye taşımak, kurumlaştırmak ve bu bilgiyi kullanabilecek insan yetiştirmek.
Belki de II. Abdülhamid döneminin sağlık ve tıp eğitimi tarihimiz açısından en kalıcı mirası burada aranmalıdır.
Bugün, 21 Eylül’de, doğumunun 184. yılında Sultan II. Abdülhamid’i anarken geriye yalnızca tarihî hastane binaları kalmadığını görmek gerekir.
Geriye bir düşünce de kalmıştır:
Güçlü bir sağlık sistemi yalnızca hastane inşa ederek değil; bilim üreterek, laboratuvar kurarak, hekim yetiştirerek ve dünyadaki tıbbi gelişmeleri zamanında takip ederek kurulabilir.
Kaynaklar
[1] İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi. İstanbul Tıp Fakültesi Tarihi. Tıbbiye, Dâülkelp Tedavihanesi, Bakteriyolojihane, Gülhane ve Haydarpaşa Tıbbiyesi tarihçesi.
[2] Sağlık Bilimleri Üniversitesi. Mekteb-i Tıbbiyye-i Şahane ve tarihçesi. Haydarpaşa’daki tıp mektebinin yapım ve eğitim tarihi.
[3] Uyanıker A. Sultan II. Abdülhamid Döneminde Osmanlı Devleti’nde Sağlık Alanında Yapılan Çalışmalar (1876–1909). Doktora Tezi, Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi, 2014.
[4] Uyanıker A. “II. Abdülhamid Döneminde Açılan Sağlık Kurumu Kuduz Tedavihanesi (Dâûlkelp Ameliyathanesi).” Asia Minor Studies.
[5] Yıldırım N. “Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Koruyucu Sağlık Uygulamaları.” Türkiye’de sağlık ve tıp tarihi çalışmaları; ayrıca Bakteriyolojihane-i Şahane tarihine ilişkin çalışmalar.
[6] İkinci Abdülhamid Döneminde Koruyucu Hekimlik ve Bazı Vesikalar. Türk Tarih Kurumu, Belgeler.
[7] Ergin ON ve ilgili tarihsel çalışmalar. Gülhane Tatbikat Mektebi ve Hastanesi; Robert Rieder ve Georg Deycke dönemindeki tıp eğitimi reformları.
[8] Besim Ömer Akalın. Nevsâl-i Âfiyet. Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’ye ilişkin dönem kaynakları; ayrıca Sağlık Bilimleri Üniversitesi Hemşirelik Dergisi’nde yayımlanan tarihsel inceleme.
[9] İlker F. Şişli Çocuk Hastanesi (Hamîdiye Etfâl Hastanesi) Tarihi. İstanbul, 1976; Türkiye’de pediatri ve çocuk hastaneleri tarihine ilişkin akademik çalışmalar.
[10] Şişli Hamidiye Etfal Eğitim ve Araştırma Hastanesi. Hamidiye Etfal Hastanesi ve Tıbbi Mikrobiyoloji Laboratuvarı tarihçesi.




