Mary Shelley’nin 1818’de yayımlanan Frankenstein ya da Modern Prometheus romanında yaratığın bir adı yoktur. Buna rağmen popüler kültürde yaratık, çoğu zaman onu yaratan Victor Frankenstein’ın soyadı olan “Frankenstein” adıyla anılır. İlk bakışta yalnızca popüler kültürün yaptığı bir adlandırma kolaylığı gibi görünen bu ayrıntıyı, romanın etik dünyasına açılan küçük ama önemli bir işaret olarak da okumak mümkün. Çünkü Victor Frankenstein’ın hikâyesi yalnızca insanın hayat yaratma arzusunun hikâyesi değildir; aynı zamanda yarattığı hayat karşısında sorumluluk almayan bir bilim insanının hikâyesidir.
Shelley’nin eseri yalnızca Gotik edebiyatın öncü metinlerinden biri değil, aynı zamanda modern biyoteknoloji ve tıp etiğinin temel sorularından bazılarını edebiyat yoluyla çok erken bir dönemde gündeme getiren bir eserdir. Shelley’nin bu konudaki dehası, romanı kaleme aldığında henüz yirmili yaşlarının başında olmasından çok, bilimsel gelişmelerin doğurabileceği etik sorunları bilim dünyasındaki sistematik etik tartışmalardan çok önce felsefi bir zeminde ele almış olmasıdır. İnsan yaşamına müdahalenin sınırları, bilimsel merak ile sorumluluk arasındaki ilişki ve insan üzerinde gerçekleştirilen müdahalelerin sonuçları, romanın yazıldığı dönemde henüz bugünkü anlamıyla sistematik bir etik çerçeve içinde tartışılmıyordu. Bu nedenle Frankenstein, yazılmasının üzerinden iki yüzyılı aşkın zaman geçmesine rağmen, bilimin ve tıbbın “yapabilme” gücü ile “yapmalı mıyız?” sorusu arasındaki gerilimi tartışmak için hâlâ güçlü bir düşünme ve tartışma zemini sunmaktadır.
Frankenstein bugün çoğunlukla “bilimin sınırlarını aşmasının tehlikeleri” üzerinden okunur. Oysa romanın sorduğu soru bundan daha geniştir: Bilmek istediğimiz her şeyi araştırabilir miyiz? Bir şeyi yapabiliyor olmamız, onu yapmamız gerektiği anlamına gelir mi?
Bu sorunun kökleri romanın adında da bulunan Prometheus mitine uzanır. Prometheus, tanrılardan ateşi çalarak insanlara veren ve bunun bedelini ağır biçimde ödeyen mitolojik figürdür. Ateş burada yalnızca ısınma veya aydınlanma aracı değildir; insanın doğa üzerindeki gücünün ve teknik becerisinin simgesidir. Victor Frankenstein da benzer biçimde insanın kendisine ait olmadığı düşünülen bir bilgi ve beceri alanına girer. Ancak Prometheus ile Victor arasında önemli bir fark vardır. Prometheus insanlığa ateşi verir ve bedelini kendisi öder. Victor ise bilgi arzusunun sonuçlarıyla karşılaştığında geri çekilir, başarısının sonucuyla karşılaştığı anda dehşete düşer. Yaratıcının hayranlık duyması beklenirken, yaratıcı kendi eserinden kaçar.
Frankenstein’ın bugün tıp için taşıdığı en güçlü anlam burada yatar: İnsana müdahale edebilmek, yalnızca bir güç değil, beraberinde sorumluluk da getirir. Victor yaratığını meydana getirdiğinde onu anlamaya, onun ihtiyaçlarını karşılamaya ya da ortaya çıkan sonuçlarla yüzleşmeye çalışmaz. Onu terk eder. Böylece yaratık, başlangıçta yalnızca bilimsel bir deneyin “nesnesi” iken giderek kendi sesine sahip bir özneye dönüşür.
Bir noktada Victor’a şöyle seslenir:
“Senin adaletini, merhametini, sevgini en fazla ben hak ediyorum. Senin yaratığın olduğumu unutma. Adem’in olmam gerekirken, düşmüş meleğin oldum.”
İşte romanın asıl kırılma noktası buradadır.
Tıp tarihi, Frankenstein’ın sorusunun yalnızca edebi bir soru olmadığını gösterir. İnsan bedeni üzerinde yürütülen araştırmaların modern tıbbın gelişimindeki rolü tartışılmazdır. Ancak bilimsel bilginin değeri ile araştırmaya katılan insanların hakları arasındaki gerilim de modern araştırma tarihi kadar eskidir. Bugün bir araştırma protokolünü etik kurulun önüne koyduğumuzda, aslında uzun ve çoğu zaman acı verici bir tarihsel deneyimin mirasını taşıdığımızı bilmemiz gerekir. Bu tarihsel mirasın en bilinen örneklerinden biri, 1932-1972 yılları arasında Amerika Birleşik Devletleri’nde yürütülen 600 Siyah erkeğin dahil edildiği Tuskegee sifiliz çalışmasıdır. Çalışma sırasında katılımcıların tedavisi kasıtlı olarak engellenmiş ve çalışma 1972’de kamuoyuna yansıyan haberlerin ardından sona ermiştir. Bunun üzerine kurulan komisyonun çalışmaları ile 1979’da yayımlanan Belmont Raporu, insan üzerinde araştırmanın etik değerlendirilmesi için üç temel ilkeyi ortaya koymuştur: kişiye saygı (bilgilendirilmiş onam), yararlılık (risk/fayda analizi) ve adalet (katılımcıların adil seçimi).
Shelley’nin metnini okurken Victor Frankenstein’ı ne yalnızca bir kahraman, ne bir korkak ne de bencil bir bilim insanı olarak görmek gerekir. Onu bugün hâlâ güncel kılan, üstün ya da sıra dışı bir karakter olmasından çok, bilgi ve becerinin verdiği güç karşısında seçim yapmak zorunda kalan bir insan olmasıdır. Bu yönüyle Victor, bugünün laboratuvarındaki bilim insanından ya da klinikteki hekimden bütünüyle farklı değildir. Her ikisinin de elinde, insan yaşamına müdahale edebilme gücü vardır; asıl ayrım ise bu gücün nasıl ve hangi sınırlar içinde kullanılacağıdır.
Bu nedenle her bilimsel araştırmada ve her klinik uygulamada kendimize tekrar tekrar sormamız gereken soru şudur: Bir şeyi yapabiliyor olmamız, onu yapmamız için yeterli bir gerekçe midir?
Bu soru yalnızca yeni bir ilaç, yeni bir cerrahi yöntem veya deneysel bir tedavi için geçerli değildir. Asıl mesele, beklenen yararın olası zararla nasıl dengeleneceği ve müdahalenin gerçekten gerekli olup olmadığıdır. Günümüz tıbbı artık yalnızca hastalıkları tedavi etmeye değil, sağlıklı insanların bedenlerine, yaşlanma süreçlerine, görünümlerine ve performanslarına da müdahale edebilecek bir teknik güce sahiptir. Yaşlanmayı geciktirme iddiasındaki uygulamalar, genç görünümü sürdürmeye yönelik müdahaleler, performansı artırmaya yönelik yaklaşımlar ve sağlıklı bedeni “daha iyi” hâle getirme arayışı, tıbbın sınırlarının yalnızca hastalık ile sağlık arasındaki çizgide belirlenemeyeceğini gösterir.
Tıbbın görevi her zaman hastayı eski hâline getirmek değildir; bazen yeni hayatına eşlik etmektir. Soru artık yalnızca “Bu uygulamayı yapabiliyor muyum?” ya da “Yaptığım işe yarıyor mu?” değildir.
Kimin için gerekli?
Beklenen yararı nedir?
Hangi riski göze alıyoruz?
Bu müdahaleyi tıbbi bir gereksinim mi, yoksa toplumsal bir beklenti mi yönlendiriyor?
Bir bedeni değiştirebiliyor olmamız, onun değiştirilmesi gerektiği anlamına gelir mi?
KAYNAKLAR
1. Shelley M. Frankenstein ya da Modern Prometheus. Yavuz Y, çeviren. İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları; 2023.
2. Davies H. Can Mary Shelley's Frankenstein be read as an early research ethics text? Med Humanit. 2004;30(1):32-5.
3. Lewis J, Shapiro J. Speaking with Frankenstein. J Med Humanit. 2022;43(2):267-282.
4. Goldbort RC. "How dare you sport thus with life?": Frankensteinian fictions as case studies in scientific ethics. J Med Humanit. 1995;16(2):79-91.
5. Koepke Y. Lessons from Frankenstein: narrative myth as ethical model. Med Humanit. 2019;45(1):27-36.
6. Cambra-Badii I, Guardiola E, Baños JE. Frankenstein; or, the modern Prometheus: a classic novel to stimulate the analysis of complex contemporary issues in biomedical sciences. BMC Med Ethics. 2021;22(1):17.
7. Nagy P, Wylie R, Eschrich J, Finn E. The Enduring Influence of a Dangerous Narrative: How Scientists Can Mitigate the Frankenstein Myth. J Bioeth Inq. 2018;15(2):279-292.