Eli Lilly’nin piyasa değeri bugün yaklaşık bir trilyon dolar. Bu rakam, küçük bir ayrıntı gibi okunmamalı. Dünya ekonomisinin hangi bilgiye değer biçtiğini gösteriyor.
Şirketin yükselişinde Mounjaro ve Zepbound belirleyici oldu. Tirzepatid temelli bu ilaçlar diyabet ve obezite tedavisinde büyük bir pazar oluşturdu. Lilly’nin son büyümesinin önemli bölümü de bu ürünlerden geliyor.
Fakat meseleyi yalnızca “zayıflama iğnesi” diye okumak yanıltıcı olur. Çünkü gördüğümüz ekonomik sonuç, onlarca yıllık bilimsel birikimin son halkasıdır.
GLP-1 biyolojisi bir sabah laboratuvarda keşfedilip ertesi gün milyarlarca dolarlık ürüne dönüşmedi. Temel bilim, moleküler biyoloji ve farmakoloji yıllarca birbirini besledi. Ardından klinik araştırmalar ve üretim teknolojileri geldi.
Bugün yatırımcı, aslında bir enjeksiyon kalemine trilyon dolar değer biçmiyor. O kalemin arkasındaki bilim üretme kapasitesini fiyatlıyor.
Üstelik Lilly hikâyesi GLP-1 ile bitmiyor. Şirket yeni moleküller geliştiriyor ve biyoteknoloji şirketlerini bünyesine katıyor. Üretim kapasitesine de milyarlarca dolar yatırıyor.
Buradan Türkiye’ye bakınca rahatsız edici bir soru ortaya çıkıyor.
Biz biyoteknolojiye nasıl bakıyoruz?
Türkiye’de genetik, moleküler biyoloji ve biyoteknoloji alanlarında değerli bilim insanları yetişiyor. Üniversitelerimizde önemli araştırmalar da yürütülüyor. Dolayısıyla “Türkiye bu alanlarda hiçbir şey yapmıyor” demek haksızlık olur.
Biyoteknoloji artık ulusal strateji belgelerinde de öncelikli alanlardan biridir. Biyofarmasötik üretim ve ileri tedavilere yönelik kamu destekleri bulunuyor. Bunlar küçümsenmemeli.
Fakat bilim politikası belge yazmakla tamamlanmıyor.
Bir araştırmacının laboratuvardaki fikrini patent aşamasına taşıması gerekiyor. Patentten sonra girişim sermayesine ulaşabilmesi gerekiyor. Ardından klinik araştırma, ölçekleme ve üretim geliyor.
Zincirin bir halkası kırıldığında bilim makalede kalıyor. Makale değerlidir. Fakat her güçlü bilimsel fikir yalnızca yayın olmak zorunda değildir.
Üniversitelerimizi burada yeniden düşünmemiz gerekiyor.
Genetik ve moleküler biyolojiyi yalnızca öğrenci yetiştiren bölümler olarak göremeyiz. Biyoteknolojiyi de birkaç araştırma projesine sıkıştıramayız.
Bu alanlar artık ekonomik bağımsızlığın parçalarından biridir.
Bir ülke otomobilini ithal ettiğinde bunun maliyetini kolayca görebilir. İlacın arkasındaki teknolojiyi ithal ettiğinde bağımlılık daha sessiz oluşur.
Molekülü başkası keşfeder. Patenti başkası alır. Klinik geliştirmeyi başkası yürütür. Üretim teknolojisini de başkası kontrol eder.
Biz sonunda ürünü satın alırız.
Üstelik biyoteknolojinin yeni dönemi obezite ilaçlarından çok daha geniş olacak. Gen ve hücre tedavileri hızla gelişiyor. RNA teknolojileri yeni kullanım alanları kazanıyor.
Kanser tedavileri giderek daha moleküler hale geliyor. Yapay zekâ da ilaç keşfinin çalışma biçimini değiştiriyor.
Bunların hepsinde ortak bir hammadde var: yetişmiş insan.
Bu nedenle gençlerin temel bilimlerden uzaklaşmasını yalnızca tercih meselesi sayamayız. Bilim insanına sürdürülebilir bir gelecek sunamazsak sermaye tek başına yeterli olmaz.
Laboratuvar kurmak başlangıçtır. Bilimsel süreklilik ise çok daha zor bir iştir.
Bir doktora öğrencisi on yıl sonrasını görebilmelidir. Bir araştırmacı başarısız deney yapabilme özgürlüğüne sahip olmalıdır. Girişimci bilim insanı ise fikrini şirkete dönüştürebilmelidir.
Lilly’nin bir trilyon dolarlık değeri bize ilaç şirketlerini taklit etmemizi söylemiyor. Daha önemli bir şey söylüyor.
Dünya artık bilgiyi yalnızca kültürel sermaye olarak görmüyor. Bilgi, ekonomik gücün ve stratejik bağımsızlığın temel kaynaklarından biri oldu.
Türkiye’nin gençlerine “biyoteknoloji önemlidir” demek artık yeterli değil.
Onlara laboratuvar, sermaye ve uzun vadeli bilim politikası sunmamız gerekiyor. Çünkü geleceğin büyük şirketleri bugünün sessiz laboratuvarlarında doğuyor.
Bir trilyon doların arkasında önce bir molekül vardı.
O molekülün arkasında ise bilime yatırım yapma iradesi.