Ancak bir hastaya rızası olmadan yaptığı deney nedeniyle 1880’de mahkûm edilmesi, mirasının yalnızca bilimsel başarısıyla değil, hasta hakları ve araştırma etiği açısından da değerlendirilmesini gerektiriyor.
Bir hastalığın nedenini bulmak, yalnızca mikroskop altında görülen bir yapıyı tanımlamak anlamına gelmez.
Bazen bilim insanının döneminin yerleşik kabullerine karşı çıkması, klinik gözlemlerle epidemiyolojik verileri bir araya getirmesi gerekir. Ancak bilimsel bir amaca ulaşmak için kullanılan yöntemin sınırları da en az elde edilen sonuç kadar önemlidir.
Gerhard Henrik Armauer Hansen’in yaşamı, bilimin bu iki yönünü birlikte gösterir: İnsanlığın hastalıkları anlamasına katkı sağlayan büyük bir keşif ve bilimsel kanıt arayışının hasta iradesinin önüne geçirildiği ciddi bir etik ihlal.
Bergen’de başlayan hekimlik yolculuğu
Gerhard Henrik Armauer Hansen, 29 Temmuz 1841’de Norveç’in Bergen kentinde dünyaya geldi. Tıp eğitimini o dönemde Christiania olarak bilinen bugünkü Oslo’da tamamlayarak 1866 yılında mezun oldu.
Rikshospitalet’te ve Lofoten bölgesinde hekimlik yaptıktan sonra Bergen’e döndü. 1868’den itibaren kentin lepra hastanelerinde çalışmaya başladı.
Bergen, 19. yüzyılın ikinci yarısında Avrupa’nın başlıca lepra araştırma merkezlerinden biriydi. Norveç’te 1856 yılında oluşturulan ulusal lepra kayıt sistemi, dünyanın ilk ulusal hastalık kayıt sistemlerinden biri olarak kabul ediliyor; kentteki hastaneler ise klinik gözlem ile patolojik araştırmaların birlikte yürütülmesine imkân sağlıyordu.
Hansen, dönemin önde gelen lepra araştırmacılarından Daniel Cornelius Danielssen’in yanında çalıştı. Danielssen, hastalığın ortaya çıkışında kalıtımın belirleyici olduğu görüşünü savunuyordu. Hansen ise saha gözlemleri ve hasta kayıtlarının farklı bir açıklamaya işaret ettiğini düşünüyordu.
Lepra kalıtsal bir hastalık mıydı?
yüzyılın ortalarında mikroorganizmaların kronik insan hastalıklarına yol açabileceği düşüncesi henüz bilimsel olarak yerleşmemişti. Lepra vakalarının bazı ailelerde yoğunlaşması ise hastalığın kalıtsal olduğu görüşünü güçlendiriyordu.
Hansen, Bergen çevresindeki adalarda yaşayan hastaları inceledi; hastaların yaşam koşullarını, aile bağlarını ve diğer lepra hastalarıyla temaslarını kaydetti. Gözlemleri, vakaların önemli bir bölümünde daha önce başka bir hastayla temas bulunduğunu ve hastalığın yalnızca kalıtımla açıklanamayacağını düşündürdü.
1870–1871 yıllarında Bonn ve Viyana’da histopatoloji ve mikroskopi üzerine çalışmalar yapan Hansen, Bergen’e döndüğünde hastalığın nedenini dokularda aramaya başladı. Önce kan örneklerini incelemesine rağmen sonuç alamadı; daha sonra deri nodüllerinden alınan örneklere yöneldi.
28 Şubat 1873: Mikroskop altında görülen çubuklar
Hansen, 28 Şubat 1873’te bir lepra hastasının deri lezyonundan hazırlanan örneği mikroskop altında incelerken hücrelerin içinde küçük, çubuk biçimli yapılar gördüğünü not etti.
Bu yapılar her hücrede görülmüyor ancak hastalıklı dokuların önemli bir bölümünde seçilebiliyordu.
Bulgularını 1874 yılında yayımlayan Hansen, gözlemlediği yapıların bakterilere son derece benzediğini belirtti. Bununla birlikte dönemin boyama ve görüntüleme yöntemlerinin sınırlılığı nedeniyle temkinli davrandı; bu yapıların kesin olarak bakteri olduğunu söylemek için yeterli kanıta sahip olmadığını kabul etti. Çalışmasının İngilizce kısaltılmış biçimi 1875’te yayımlandı.
Sonradan Mycobacterium leprae adı verilen mikroorganizmanın gösterilmesi, belirli bir bakterinin kronik bir insan hastalığıyla ilişkilendirildiği en erken ve en önemli gözlemlerden biri olarak tıp tarihine geçti.
Bu keşif, bakteriyolojinin henüz gelişme aşamasında olduğu bir dönemde hastalıkların mikroorganizmalarla açıklanmasına yönelik önemli bir paradigma değişikliğiydi.
Keşfetmek başka, nedenselliği kanıtlamak başkaydı
Hansen’in önündeki temel sorun, gördüğü yapıların hastalığın gerçek nedeni olduğunu deneysel olarak göstermekti.
Bakteriyi yapay besiyerlerinde üretemiyor, hayvanlara yaptığı aşılama deneylerinde lepra oluşturamıyordu. Bugün de M. leprae standart bakteriyolojik besiyerlerinde üretilememektedir. Bu biyolojik özellik, Hansen’in döneminde nedensellik ilişkisinin deneysel olarak gösterilmesini daha da zorlaştırıyordu.
Hansen’in kullandığı mikroskop ve boyama yöntemleri de bakterilerin diğer araştırmacılar tarafından kolaylıkla görülmesine yeterli değildi.
Albert Neisser ile keşif önceliği tartışması
Alman bakteriyolog Albert Neisser, 1879 yılında lepra araştırmalarını incelemek üzere Bergen’e geldi. Hansen, kendi çalışmaları hakkında bilgi verdiği Neisser’e hastalıklı dokulardan hazırlanan bazı örnekler sundu.
Neisser, Almanya’ya döndükten sonra uyguladığı daha etkili boyama teknikleriyle preparatlardaki bakterileri belirgin biçimde gösterdi ve sonuçlarını 1880’de yayımladı.
Çalışması bakterinin varlığına ilişkin daha güçlü görsel kanıtlar sağlasa da mikroorganizmanın kimin tarafından keşfedildiği konusunda tartışma başlattı.
Hansen, bakteriye benzeyen çubukları ilk kez 1873’te gözlemlediğini ve bulgularını 1874’te yayımladığını hatırlatarak çalışmalarını Norveççe, Almanca ve İngilizce yayınlarla yeniden bilim dünyasına sundu.
Zamanla keşif önceliğinin Hansen’e ait olduğu genel kabul gördü. Bununla birlikte Hansen–Neisser tartışmasını yalnızca “bir keşfin çalınması” biçiminde anlatmak, dönemin değişen mikroskopi ve boyama ölçütlerini göz ardı eden aşırı basitleştirilmiş bir yaklaşım olur.
Bir hastaya rızası olmadan yapılan deney
Hansen, bakterinin hastalığa neden olduğunu kanıtlamak amacıyla hayvanlar ve insanlar üzerinde çeşitli aşılama girişimlerinde bulundu. Bu çalışmaların en tartışmalı olanı, 3 Kasım 1879 tarihinde gerçekleştirildi.
Hansen, lepranın daha çok sinir bulgularıyla seyreden anestezik formuna sahip 32 yaşındaki Kari Nilsdatter Spidsøen üzerinde deneysel bir işlem yaptı.
Başka bir hastanın aktif lepra nodülünden alınan materyali taşıyan katarakt cerrahisi aletini Spidsøen’in sol göz konjonktivasına uyguladı. Amacı, hastalığın nodüler biçiminin başka bir lepra hastasına aktarılıp aktarılamayacağını görmekti.
Hasta işlemin gerçek amacı konusunda bilgilendirilmemiş, kendisinden izin alınmamıştı. Hansen, daha sonra verdiği ifadede izin istemesi durumunda hastanın işlemi reddedeceğini düşündüğünü kabul etti.
Beklenen yeni lepra lezyonu gelişmedi. Ancak Spidsøen ağrı yaşadığını ve kendisine iradesi dışında müdahale edildiğini belirterek şikâyetçi oldu.
1880’de verilen tarihî karar
Olay Bergen’de mahkemeye taşındı. Hansen, Mayıs 1880’de hastanın onamını almadan deneysel bir işlem gerçekleştirdiği gerekçesiyle suçlu bulundu.
Lepra hastanesindeki hekimlik görevini kaybetti; ancak 1875’ten beri yürüttüğü Norveç lepra başhekimliği görevini sürdürmesine izin verildi.
“Bilgilendirilmiş onam” kavramı o yıllarda bugünkü hukukî ve kurumsal biçimine kavuşmamıştı. Buna rağmen karar, hastanın bilgisi ve izni olmadan bilimsel amaçla bedensel müdahalede bulunulmasını hukuka aykırı sayan erken örneklerden biri olarak değerlendirilmektedir.
Hansen’in araştırması toplum sağlığı açısından önemli bir soruya cevap arıyordu. Ancak bilimsel amacın yararlı olması, hastanın bilgisi ve rızası olmadan kullanılan yöntemi etik hâle getirmiyordu.
Bilimsel başarı etik ihlali ortadan kaldırır mı?
Hansen’in yaşamı, tıp tarihinin temel sorularından birini gündeme getirir:
Bir bilim insanının insanlığa büyük katkı sağlayan keşfi, bir hastaya karşı gerçekleştirdiği etik ihlalin üzerini örtebilir mi?
Bilimsel başarı ile etik sorumluluk birbirinin alternatifi değildir. Bir çalışmanın önemli sonuçlara ulaşması, kullanılan yöntemi kendiliğinden doğru veya kabul edilebilir hâle getirmez.
Hansen’in keşfi modern mikrobiyolojinin gelişimine katkı sağlamıştır. Ancak bir hastayı yalnızca araştırma aracı olarak gören uygulaması, tarihsel koşullar öne sürülerek önemsizleştirilemez.
Üstelik olayın kendi döneminde de mahkemeye taşınması ve hukuka aykırı bulunması, yapılan işlemin yalnızca günümüz ölçütleriyle sorunlu olmadığını göstermektedir.
Halk sağlığı politikaları ve zorunlu izolasyon
Hansen, lepranın bulaşıcı olduğuna inandığı için hastaların toplumdan ayrılmasını ve belirli koşullarda kurumlarda tutulmasını savundu.
Hansen’in önemli ölçüde etkili olduğu 1877 ve 1885 tarihli Norveç yasaları, lepra hastalarının yaşamını giderek daha fazla sınırlandırdı. Evinde yeterli biçimde ayrı tutulamadığı düşünülen hastalar zorunlu olarak hastanelere yerleştirilebiliyordu.
Bu uygulamalar bulaşmayı önlemeyi amaçlasa da hastaların ailelerinden ayrılması, toplumsal dışlanma, hareket özgürlüğünün sınırlandırılması ve kurumsal yaşama zorlanması gibi ciddi insani sonuçlar doğurdu.
Norveç’te lepra vakalarının ilerleyen yıllarda azalması, uzun süre izolasyon politikalarının başarısı olarak gösterildi. Ancak tarihsel düşüşün yalnızca tek bir müdahaleyle açıklanması ihtiyat gerektirir.
Kayıt sisteminin gelişmesi, yaşam koşullarındaki değişimler, göç hareketleri, toplumsal dönüşüm ve hastalığın doğal epidemiyolojik seyri de değerlendirmeye alınmalıdır. Bu nedenle izolasyon yasaları ile vaka azalması arasındaki ilişkiyi doğrudan ve tek nedenli bir başarı öyküsü olarak sunmak doğru değildir.
Norveçli göçmenler üzerinde yaptığı incelemeler
Hansen’in Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Norveçli göçmenler üzerinde yaptığı çalışmalar, bakteriyi keşfetmesinden önce değil, daha sonraki yıllarda gerçekleşti.
1888 yılında ABD’ye giden Hansen, Norveç’ten göç etmiş lepra hastalarını ve ailelerini inceledi. Araştırdığı ailelerin Amerika’da doğan sonraki kuşaklarında lepra görmediğini bildirerek bu gözlemi, hastalığın basit ve doğrudan bir kalıtım modeliyle açıklanamayacağı görüşünü destekleyen bir bulgu olarak değerlendirdi.
Bu incelemeler, onun enfeksiyon görüşüne destek sağladı.
Günümüzde lepra bakteriyel bir enfeksiyon olarak kabul edilmekle birlikte, konağın genetik özelliklerinin enfeksiyona yatkınlığı ve hastalığın klinik görünümünü etkileyebildiği bilinmektedir. Dolayısıyla “bulaşıcı” ve “kalıtsal” açıklamalarının birbirini bütünüyle dışlayan iki seçenek gibi sunulması güncel bilgiler açısından yeterli değildir.
Hastalığın adı neden “Hansen hastalığı” oldu?
Lepra, Hansen’in bakteriyi keşfetmesine atfen dünyanın birçok bölgesinde “Hansen hastalığı” veya “Hansen’s disease” adıyla da anılmaktadır.
Bu adlandırmanın tarihsel temeli bilimsel keşfe dayanır. Bunun yanında “lepra” sözcüğüyle ilişkilendirilen korku, dışlama ve yanlış inanışlar nedeniyle bazı ülkelerde “Hansen hastalığı” ifadesinin daha az damgalayıcı bir dil sağlayabileceği düşünülmüştür.
Ancak yalnızca hastalığın adını değiştirmek, ayrımcılığı ortadan kaldırmak için yeterli değildir. Asıl önemli olan, hastalıkla yaşayan insanları tanılarından ibaret görmeyen, insan onurunu ve kişi merkezli dili esas alan bir yaklaşım geliştirmektir.
Son yılları ve ölümü
Hansen, mahkûmiyetinden sonra Norveç’in lepra başhekimi olarak çalışmalarına devam etti. Epidemiyoloji, biyoloji ve zooloji alanlarıyla ilgilendi; Bergen Müzesi’nde görevler üstlendi ve bilimsel yazılar yayımladı.
1909 yılında Bergen’de düzenlenen Uluslararası Lepra Kongresi’nin onursal başkanı oldu.
Gerhard Armauer Hansen, 12 Şubat 1912’de resmî bir inceleme gezisi sırasında Norveç’in Florø kentinde hayatını kaybetti.
Günümüzde Hansen hastalığı
Lepra veya Hansen hastalığı, başlıca Mycobacterium leprae, daha az sayıdaki olguda ise Mycobacterium lepromatosis tarafından oluşturulan kronik bir enfeksiyon hastalığıdır. Hansen’in 1873’te keşfettiği bakteri M. leprae idi.
Hastalık çoğunlukla deriyi ve periferik sinirleri; ayrıca üst solunum yolu mukozasını ve gözleri etkileyebilir. Tedavi edilmediğinde kalıcı sinir hasarı, duyu kaybı ve engelliliğe yol açabilir. Buna karşılık erken tanı ve çoklu ilaç tedavisiyle iyileştirilebilir.
Lepra; el sıkışmak, sarılmak, aynı masada yemek yemek veya bir kişinin yanında oturmak gibi gündelik temaslarla bulaşmaz.
Bulaşmanın, tedavi edilmemiş hastalarla uzun süreli ve yakın temas sırasında burun ve ağızdan çıkan damlacıklar aracılığıyla gerçekleştiği düşünülmektedir. Dünya Sağlık Örgütüne göre tedaviye başlanan hasta bulaştırıcılığını kaybeder.
Hastalığın tedavi edilebilir olmasına rağmen damgalanma ve ayrımcılık günümüzde de tamamen ortadan kalkmış değildir. Bu nedenle Hansen’in mirası yalnızca mikroskop altında keşfedilen bir bakteriden değil, hastalıkla yaşayan insanların haklarını ve onurunu koruma zorunluluğundan da söz eder.
Gerhard Armauer Hansen’in tıp tarihindeki yeri
Gerhard Armauer Hansen’in 1873 yılında yaptığı gözlem, kronik bir insan hastalığının belirli bir mikroorganizmayla ilişkilendirilmesinde tıp tarihinin önemli dönüm noktalarından biri oldu.
Onun çalışmaları sayesinde lepra, yalnızca kalıtımla, yaşam biçimiyle veya açıklanamayan güçlerle ilişkilendirilen bir hastalık olmaktan çıkarak bakteriyel bir enfeksiyon olarak anlaşılmaya başladı.
Ancak Hansen’in yaşamı, bilimsel ilerlemenin etik sorumluluktan ayrı düşünülemeyeceğini de gösterdi.
Mikroskop altında doğru soruyu sormak bilimi değiştirebilir. Fakat hiçbir bilimsel hedef, hastanın bilgisini, rızasını, beden bütünlüğünü ve insan onurunu yok sayma hakkı vermez.
Kaynaklar
Dünya Sağlık Örgütü: Leprosy Fact Sheet
ABD Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri: Clinical Overview of Leprosy
Bergen Üniversitesi: Gerhard Armauer Hansen ve lepra basilinin keşfi
Norveç Halk Sağlığı Enstitüsü: Lepra tarihçesi ve halk sağlığı uygulamaları
Norveç Büyük Ansiklopedisi: Gerhard Armauer Hansen biyografisi
Journal of Medical Ethics: Hansen’in rıza alınmadan gerçekleştirdiği de ney ve 1880 tarihli mahkeme süreci
International Leprosy Association: Hansen’in yaşamı ve lepra araştırmaları
Lepra Bakterisini Keşfeden Hekim: Gerhard Armauer Hansen’in Bilimsel ve Etik Mirası
Norveçli hekim Gerhard Armauer Hansen, 1873 yılında lepra hastalarının dokularında Mycobacterium leprae bakterisini göstererek kronik bir insan hastalığını belirli bir mikroorganizmayla ilişkilendiren öncü bilim insanlarından biri oldu.
Yorumlar




