Her şeye aynı anda yetişmeye çalışırken, aslında hiçbir yerde tam olamıyoruz.

Kişisel gelişim dünyası bize yıllardır kusursuz bir denge vaadinde bulunuyor: Zirvede bir kariyer, huzurlu bir aile hayatı, güçlü bir beden ve zengin bir sosyal çevre...

Hepsi aynı anda.
Hepsi eksiksiz.
Hepsi mümkün olan en yüksek düzeyde.

Kulağa iyi geliyor.

Fakat gerçek hayat, motivasyon cümlelerinden daha katı bir matematiğe sahip. Zaman sınırlı, dikkat sınırlı, fiziksel ve zihinsel enerji sınırlı. Bir alana daha fazla kaynak ayırdığınızda, çoğu zaman başka bir alandan eksiltmek zorunda kalıyorsunuz.

Bu gerilimi oldukça sade bir metaforla anlatan yaklaşım, Dört Ocak Teorisi (The Four Burners Theory) olarak biliniyor.

Dört Ocak: Aile, İş, Sağlık ve Sosyal Çevre

Hayatınızı dört gözlü bir ocak olarak düşünün.

Birinci ocakta aile,
ikincisinde ,
üçüncüsünde sağlık,
dördüncüsünde ise sosyal çevre var.

Teorinin iddiası rahatsız edici ölçüde basit:

Başarılı olmak için ocaklardan en az birinin ateşini kısmak gerekir. Olağanüstü bir başarı hedefleniyorsa, iki ocağın ciddi biçimde geri plana itilmesi gerekebilir.

Bunu değişmez bir bilimsel yasa olarak değil, hayatın sınırlı kaynaklarını anlatan güçlü bir düşünce modeli olarak görmek daha doğru.

Çünkü asıl mesele dört ocağın da yanıp yanmaması değil.

Hangisinin ne kadar yandığı ve bunun bedelini hangisinin ödediğidir.

Ocak 1

Aile: Optimizasyonu Olmayan Alan

Modern hayat bize hemen her şeyi optimize etmeyi öğretti.

İşi devredebilir, toplantıyı erteleyebilir, alışverişi birkaç dokunuşla kapıya getirebilir, bazı görevleri teknolojiye bırakabilirsiniz.

Ama aile hayatının temel unsurları devredilemez.

Çocuğunuzun büyümesine sizin yerinize bir başkası tanıklık edemez. Eşinizle yapılması gereken gerçek bir sohbeti asistanınıza bırakamazsınız. Yaşlanan anne ve babanızla geçiremediğiniz zamanı daha sonra satın alamazsınız.

Çünkü ilişkilerin verimlilik algoritması yoktur.

Belki de bu nedenle iş yükü arttığında en kolay kısılan ateşlerden biri aile olur. Aile çoğu zaman acil toplantılar gibi alarm vermez. Takvime kırmızı bildirim düşürmez. Sessizce bekler.

Sorun da tam burada başlar.

Bazı şeyler ses çıkararak değil, sessizce uzaklaşarak kaybedilir.

Ocak 2

İş: Kısılması En Zor Alev

İş yalnızca geçim kaynağımız değildir.

Statü, başarı, üretme arzusu, toplumsal görünürlük ve hatta kişisel kimliğimizin önemli bir bölümü zamanla mesleğimizin etrafında şekillenebilir.

Bu nedenle iş ocağının ateşini yükseltmek kolay, kısmak zordur.

Başarı geldikçe daha fazlasını isteriz. Sorumluluk arttıkça vazgeçilmez olduğumuzu düşünmeye başlarız. Bir süre sonra iş, hayatın bir parçası olmaktan çıkar ve diğer parçaların ne kadar yaşayabileceğine karar veren merkez hâline gelir.

İş ocağının altını sürekli açtığınızda yalnızca kendi tenceresini ısıtmaz.

Yanındaki ocakları da kavurmaya başlar.

Başarı büyürken aile küçülebilir, dostluklar seyrekleşebilir, uyku kısalabilir.

Ve insan bazen kazandıklarını sayarken, kaybettiklerinin envanterini tutmayı unutur.

Ocak 3

Sağlık: Faturası En Ağır Sessizlik

Hekimlik tecrübemde tekrar tekrar karşılaştığım gerçeklerden biri şu:

İnsan bedeni uzun süre borçlanabilir.

Bir süre düzensiz beslenirsiniz, beden idare eder.

Uykudan çalarsınız, ertesi gün daha fazla kahveyle ayakta kalırsınız.

Kronik yorgunluğu enerji içecekleri ve diğer uyarıcılarla bastırırsınız.

Egzersizi ertelersiniz.

Stresi hayatın doğal hâli kabul edersiniz.

Zamana sıkıştıkça öğünler hızlı, hazır ve işlenmiş gıdalara teslim olur.

Ve insan bütün bunlara rağmen çalışmaya devam edebildiği için sağlıklı olduğunu düşünebilir.

Oysa çalışabiliyor olmak ile sağlıklı olmak aynı şey değildir.

Bedenin muhasebesi farklıdır.

Uyku borcu, metabolik yük, hareketsizlik, kronik stres ve kötü beslenme alışkanlıkları her insanda aynı sonucu doğurmaz; fakat zaman içerisinde sağlık risklerini artırabilir. Üstelik bu süreçlerin bir bölümü uzun süre belirgin yakınma oluşturmadan ilerleyebilir.

Bu nedenle sağlık ocağının tehlikesi, ateşinin bazen fark ettirmeden azalmasıdır.

İş kaybını takvimde görürsünüz. Bir dostun uzaklaşmasını zamanla fark edersiniz. Fakat bozulan metabolik sağlığın, yükselen tansiyonun veya yıllarca biriken yaşam tarzı yükünün sesini her zaman erkenden duyamazsınız.

Sonra beden, yıllardır ertelenen hesabı önünüze koyar.

Ve sağlık ciddi biçimde bozulduğunda insan çok yalın bir gerçekle karşılaşır:

Diğer üç ocakta ne piştiğinin önemi bir anda azalabilir.

Ocak 4

Sosyal Çevre: Sessizce Eksilen İnsanlar

Hayat hızlandıkça ilk vazgeçilenlerden biri çoğu zaman dostluklardır.

“Bu hafta çok yoğunum.”

“Önümüzdeki ay görüşelim.”

“Bir ara mutlaka arayacağım.”

Sonra haftalar aylara, aylar yıllara dönüşür.

Telefon rehberimiz yüzlerce isimle doludur; sosyal medya hesaplarımız binlerce insanla bağlantılıdır. Buna rağmen gecenin bir saatinde gerçekten arayabileceğimiz insanların sayısı bazen bir elin parmaklarını geçmez.

Sosyal çevre ocağı ilginçtir.

Söndüğünü hemen fark etmezsiniz.

Bir gün geriye dönüp baktığınızda, bir zamanlar hayatınızın doğal parçası olan insanların artık yalnızca rehberinizde duran isimlere dönüştüğünü görürsünüz.

Çünkü dostluklar büyük vedalarla değil, çoğu zaman ertelenmiş küçük buluşmalarla eksilir.

Peki Çözüm Her Şeyi Yakıp Yıkmak mı?

Hayır.

Dört Ocak Teorisi'nin değerli tarafı, bize ailemizden, işimizden, sağlığımızdan veya dostlarımızdan vazgeçmemizi söylemesi değildir.

Asıl söylediği şudur:

Her şeye, aynı anda, aynı yoğunlukta ve en yüksek düzeyde sahip olamayabiliriz.

Belki çözüm “denge” kelimesini yeniden düşünmektir.

Çünkü denge, dört ocağın ateşinin hayat boyunca aynı seviyede tutulması anlamına gelmek zorunda değildir.

Hayat mevsimlerden oluşur.

Bazı dönemlerde kariyeriniz sizden daha fazla zaman ister. İş ocağının altını açarsınız ve sosyal hayatınızı bir süre rölantiye alırsınız.

Başka bir dönemde çocuğunuzun, eşinizin veya yaşlanan anne babanızın size ihtiyacı vardır. Bu kez aile ocağının ateşi yükselir.

Bazen bedeniniz size durmanız gerektiğini söyler. O noktada iş dâhil diğer ocakları kısmak zorunda kalırsınız.

Bilgelik belki de bütün ateşleri sürekli harlamakta değil, hangi mevsimde hangi ateşin yükselmesi gerektiğini anlayabilmektedir.

Gereksiz Alevleri Söndürmek

Bir başka mesele daha var.

Hayat enerjimiz sonsuz bir yakıt değil.

Bize hiçbir şey katmayan rekabetler, başkalarının beklentileri uğruna sürdürülen hedefler, anlamsız statü mücadeleleri, tüketici ilişkiler ve bitmek bilmeyen koşturmaca da bu yakıttan pay alıyor.

Bazen problem dört temel ocaktan hangisini kısacağımız değildir.

Problem, mutfakta aslında hiç ihtiyacımız olmayan başka ateşler yakmış olmamızdır.

Bu nedenle zaman zaman kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor:

Gerçekten neyi pişirmeye çalışıyorum?

Çünkü her ateşi açık bırakırsanız daha fazla yemek pişirmiş olmazsınız.

Bazen yalnızca mutfağı yakarsınız.

Bugün Kendi Ocağınıza Bakın

Belki kusursuz denge diye bir şey yok.

Belki hayat, her şeyi aynı anda maksimum düzeyde yaşama sanatı da değil.

Daha gerçekçi olan; neyin bizim için vazgeçilmez olduğunu bilmek, hayatın farklı dönemlerinde önceliklerimizi bilinçli biçimde değiştirmek ve bugün uğruna mücadele ettiğimiz başarının yarın hangi bedelle karşımıza çıkabileceğini görebilmektir.

Çünkü bazı fedakârlıklar bilinçli tercihlerdir.

Bazıları ise ancak çok geç olduğunda fark edilen kayıplar.

Şimdi kendi dört ocağınıza bakın:

Hangi alev gereğinden fazla yükseldi?

Hangisi diğerlerini yakmaya başladı?

Ve belki daha önemlisi:

Hangi tencere siz fark etmeden çoktan soğumaya başladı?