Bir çocuğun hastalandığı evde zamanın akışı değişir. Ateş yükseldiğinde gece uzar. Bir öksürük anne babanın uykusunu böler. Küçücük bir bedendeki ağrı, bütün evin içine yayılır.
Çocuğunu kucağına alıp hastanenin kapısından giren bir anne ya da baba, aslında yalnızca bir hastayı getirmez.
En kıymetli varlığını bize emanet eder.
Hekimlik hayatım boyunca bu duyguyu hiç unutmamaya çalıştım.
Çünkü çocuk hekimliğinde karşınızda yalnızca küçük bir insan yoktur. Çoğu zaman derdini tam olarak anlatamayan, ağrısının yerini tarif edemeyen, korkusunu kelimelere dökemeyen bir çocuk vardır.
Bu nedenle çocuk sağlığında güvenlik, sağlık hizmetinin yalnızca bir parçası değil, temelidir.
17 Eylül Dünya Hasta Güvenliği Günü de bize, yoğun çalışma hayatı içinde zaman zaman yeniden hatırlamamız gereken çok önemli bir gerçeği söylüyor:
İnsanı iyileştirmeye çalışırken ona zarar vermemek.
Tıbbın en köklü sorumluluklarından biri olan bu anlayış, bugün gelişmiş teknolojiler ve modern hastaneler çağında öneminden hiçbir şey kaybetmedi.
Aksine daha da önemli hâle geldi.
Çünkü sağlık hizmetleri geliştikçe sistemler büyüyor, tedaviler çeşitleniyor, ilaçlar çoğalıyor ve tanıdan tedaviye kadar geçen süreçte görev alan insan sayısı artıyor.
Böylesine büyük bir yapıda güvenlik, artık yalnızca tek bir hekimin dikkatiyle sağlanabilecek bir mesele değildir.
Bir ekip işidir.
Bir kurum kültürüdür.
Ve her şeyden önce ortak bir sorumluluktur.
Çocuk hastalar söz konusu olduğunda ise bu sorumluluk çok daha hassastır.
Çocuklarda ilaç dozları çoğu zaman yaşa, kiloya ve gelişim dönemine göre hesaplanır. Birkaç kilogramlık fark bile tedavinin planını değiştirebilir.
Bu nedenle pediatride küçücük bir rakam, bazen çok büyük bir anlam taşır.
Yanlış yazılmış bir sayı…
Eksik alınmış bir öykü…
Fark edilmeyen bir alerji…
Karıştırılan bir ilaç…
Atlanmış bir kontrol…
Sağlık hizmetinde “ayrıntı” diye gördüğümüz şeylerin insan hayatında çok büyük karşılıkları olabilir.
İşte hasta güvenliği tam da burada başlar:
Ayrıntıya gösterilen özenle.
Fakat çocuk sağlığında güvenliğin vazgeçilmez bir unsuru daha vardır:
Aile.
Çocuk hekimliği yalnızca hekim ile çocuk arasında yürütülen bir süreç değildir. Anne ve baba da bu sürecin en önemli ortaklarıdır.
Bir annenin “Çocuğum bugün her zamankinden farklı” demesi bizim için önemli bir işaret olabilir.
Bir babanın çocuğunun kullandığı ilacı doğru hatırlaması, daha önce yaşanan bir reaksiyonu söylemesi veya tedaviyle ilgili anlamadığı bir noktayı sorması sağlık hizmetinin güvenliğine katkı sağlar.
Bu nedenle ailelerin soru sormasından rahatsız olmamalıyız.
Tam tersine onları soru sormaya teşvik etmeliyiz.
Çünkü doğru iletişim, çoğu zaman en güçlü güvenlik araçlarından biridir.
Başhekimlik görevini yürütürken hasta güvenliğine yalnızca bir hekim gözüyle bakmanın yeterli olmadığını daha yakından görüyorum.
Bir hastanenin güvenliği ameliyathanede başlamaz.
Hastanenin kapısından içeri adım atıldığı anda başlar.
Hasta kabulde devam eder.
Laboratuvarda, eczanede, serviste, yoğun bakımda, görüntüleme birimlerinde ve taburculuk sürecinde sürer.
Temizlik görevlisinden hemşireye, teknisyenden hekime, eczacıdan idari personele kadar hastanenin her çalışanı bu zincirin bir halkasıdır.
Ve hiçbir halka önemsiz değildir.
Bu nedenle iyi hastane, yalnızca modern cihazlara sahip hastane değildir.
İyi hastane;
çalışanlarının birbirini dinlediği,
eksikliklerin konuşulabildiği,
risklerin görmezden gelinmediği,
hatalardan ders çıkarıldığı
ve sürekli olarak
“Bunu daha güvenli nasıl yapabiliriz?”
sorusunun sorulduğu hastanedir.
Sağlık hizmetinde en tehlikeli davranışlardan biri, hatayı görmezden gelmektir.
Çünkü konuşulmayan hata tekrar eder.
Üzeri örtülen eksiklik büyür.
Oysa yapılan bir yanlışın nedenini doğru biçimde araştırmak, belki de gelecekte başka bir hastanın zarar görmesini engeller.
Bu nedenle sağlık kurumlarında korku kültürü değil, güvenlik kültürü oluşturmak zorundayız.
Bir çalışan “Burada bir risk görüyorum” dediğinde onu susturmamak;
bir anne “Çocuğumda bir değişiklik var” dediğinde onu dinlemek;
bir hekim ya da hemşire tereddüt ettiğinde yeniden kontrol etmeyi zaman kaybı saymamak gerekir.
Çünkü tıpta bazen ikinci kez bakmak zaman kaybettirmez.
Hayat kazandırır.
Çocuk hekimliğinin insana öğrettiği çok önemli bir gerçek daha vardır:
Bir çocuk yalnızca bugünün hastası değildir.
O, yarının yetişkinidir.
Bugün koruduğumuz bir çocuğun önünde uzun bir hayat vardır.
Okula gidecek, büyüyecek, bir meslek sahibi olacak, sevecek, sevilecek; belki bir gün kendisi de anne ya da baba olacaktır.
Bu nedenle bir çocuğun sağlığını korumak yalnızca bugünü kurtarmak değildir.
Bir geleceği korumaktır.
Yıllar içinde çok sayıda çocuğun ve ailesinin hikâyesine tanıklık ettim.
İyileşip koşarak hastaneden çıkan çocuklar gördüm.
Günlerce evladının başında bekleyen anneler gördüm.
Bir iyi haberle gözleri dolan babalar gördüm.
Hekimlerimizin, hemşirelerimizin ve bütün sağlık çalışanlarımızın bir çocuk daha sağlığına kavuşsun diye gösterdikleri büyük gayrete defalarca şahit oldum.
Bütün bunların sonunda insan şunu daha iyi anlıyor:
Sağlık hizmetinin gerçek ölçüsü yalnızca yapılan işlem sayısı değildir.
Kaç hastaya bakıldığı da değildir.
Asıl ölçü, bize emanet edilen insanı ne kadar iyi koruyabildiğimizdir.
17 Eylül Dünya Hasta Güvenliği Günü vesilesiyle kendimize yeniden hatırlatmamız gereken şey de budur.
Hekim olarak bilgimizi,
yönetici olarak sistemimizi,
sağlık çalışanı olarak dikkatimizi,
anne ve baba olarak farkındalığımızı
aynı amaç etrafında birleştirmek zorundayız.
Çünkü hastaneye gelen her çocuk, konuşsa da konuşamasa da bize aynı şeyi söyler:
“Beni koruyun.”
Bizlere düşen, bu sessiz çağrıyı duyabilmektir.
Bir çocuğun elini tutarken yalnızca küçük bir eli tutmadığımızı bilmeliyiz.
O elde bir annenin duası vardır.
Bir babanın ümidi vardır.
Bir ailenin yarını vardır.
Ve belki de hekimlik mesleğinin en ağır ama en güzel sorumluluğu tam da burada saklıdır:
Bize emanet edilen hayatı korumak.
Çünkü bir çocuğu korumak;
yalnızca bir hastayı korumak değildir.
Bir aileyi, bir geleceği ve yarının dünyasını korumaktır.