La Coruña Limanı’nda sabah sisi henüz dağılmamıştı.

Denizle gökyüzü birbirine karışmış, kıyıdaki evler beyaz bir perdenin arkasında silikleşmişti. Islak taşların üzerinde koşuşturan liman işçilerinin sesleri, halatların gıcırtısına ve rıhtıma vuran dalgaların ağır soluklarına karışıyordu.

30 Kasım 1803 sabahıydı.

María Pita adlı geminin güvertesinde yirmi iki çocuk yan yana duruyordu.

Bazılarının ayakkabıları ayağına büyük geliyordu. Bazılarının ceketi, kendisinden önce aynı kurumda yaşamış başka bir çocuktan kalmıştı. Ellerini ceplerine sokmuş, soğuktan çok korkularını gizlemeye çalışıyorlardı.

En küçükleri, limandaki kalabalığın arasında kendisini uğurlayacak tanıdık bir yüz arıyordu. Belki bir anne, belki bir akraba, belki de yalnızca el sallayacak herhangi biri…

Fakat çoğunun arkasında bekleyen kimse yoktu.

Çocukların büyük bölümü kimsesiz, terk edilmiş veya kurum bakımında yaşayan çocuklardı. Aralarında Isabel Zendal’ın oğlu Benito da bulunuyordu. Zendal, sefer boyunca çocukların bakım ve gözetimini üstlenecekti.

Çocuklar neden bir gemiye bindirildiklerini, okyanusun ötesinde kendilerini neyin beklediğini tam olarak bilmiyorlardı.

Onlara iyi davranılacağı, barınma ve bakım giderlerinin karşılanacağı, eğitim görecekleri ve ileride geçimlerini sağlayabilecekleri bir mesleğe veya göreve yerleştirilecekleri söylenmişti.

Ancak çocuklara verilen sözlerle çocukların yüreğinde büyüyen korku aynı şey değildi.

Bir çocuk, kıyıdan uzaklaşmanın ne anlama geldiğini bilmeden de terk edildiğini hissedebilirdi.

Geminin ambarına sandıklar, ilaç şişeleri, cerrahi aletler ve aşı uygulamasını anlatan kitaplar yerleştirilmişti. Fakat seferin en değerli yükü hiçbir sandığın içinde değildi.

Aşı, çocukların bedenlerinde taşınacaktı.

Çünkü o yıllarda buzdolabı yoktu.

Soğuk zincir yoktu.

Aşı maddesini aylar sürecek bir deniz yolculuğu boyunca canlı tutabilecek güvenilir bir taşıma yöntemi bulunmuyordu. Cam kaplara alınan materyal sıcaktan, nemden ve zamanın aşındırıcı etkisinden zarar görüyor; okyanus geçildiğinde çoğu kez etkisini kaybediyordu.

Oysa okyanusun ötesinde çiçek hastalığı bekliyordu.

Çiçek, yalnızca bir hastalık değildi. Girdiği evin kapısına ölümün gölgesini bırakıyordu. Ateşle başlıyor, bedeni yaralarla kaplıyor, çocukları annelerinin kollarından alıyor, hayatta kalanların yüzünde ve ruhunda ömür boyu silinmeyecek izler bırakıyordu.

Bazıları gözlerini kaybediyor, bazıları yüzünü aynalarda tanıyamaz hâle geliyor, bazı aileler birkaç hafta içinde bütün çocuklarını toprağa veriyordu.

Edward Jenner’ın 1796’da sığır çiçeği materyaline dayalı olarak uyguladığı aşılama yöntemi, insanlığa büyük bir umut sunmuştu. Fakat umudun da taşınması gerekiyordu.

İspanyol hekim Francisco Xavier de Balmis, dönemin imkânsızlığı karşısında sıra dışı bir yol seçti.

Aşı, koldan kola aktarılacaktı.

Yolculuğun başlangıcında iki çocuğun koluna küçük çizikler açıldı. Aşı maddesi bu çiziklere sürüldü. Birkaç gün sonra çocukların kollarında aşı vezikülleri, yani içi sıvı dolu küçük kabarcıklar oluştu.

Bu kabarcıklardan alınan taze materyal, sıradaki iki çocuğun koluna aktarıldı.

Sonra iki çocuk daha…

Ve iki çocuk daha…

Böylece çocuklar ikişerli gruplar hâlinde aşılanıyor, bir çocuğun kolunda canlılığını sürdüren aşı maddesi uygun zamanda sıradaki çocuğa aktarılıyordu. Gemi okyanusta ilerlerken aşının canlılığı çocukların bedenlerinde yolculuk ediyordu. Her çocuk, görünmeyen bir zincirin halkasına dönüşüyordu. Birinin kolunda başlayan küçük yara, bir başkasının kolunda insanlığın umudu olarak yeniden doğuyordu.

Fakat tarihin büyük cümlelerle anlattığı bu yöntemin çocuklar için nasıl bir anlam taşıdığını düşünmek gerekir.

Onlar muhtemelen aşının ne olduğunu bilmiyordu.

Kollarına neden küçük çizikler açıldığını, oluşan kabarcıkların neden dikkatle izlendiğini, neden sırayla hekimlerin karşısına çıkarıldıklarını anlayamıyorlardı.

Belki geceleri birbirlerine fısıldıyorlardı:

“Bize ne yapacaklar?”

“Eve ne zaman döneceğiz?”

“Bu yara geçecek mi?”

O soruların çoğuna cevap vermeye çalışan kişi Isabel Zendal’dı.

La Coruña’daki kimsesiz ve terk edilmiş çocukların kaldığı kurumun yöneticisi ve bakım sorumlusu olan Zendal, seferdeki tek kadındı. Yanında kendi oğlu Benito da bulunuyordu. Ancak o, yolculuk boyunca yalnızca kendi oğlunun değil, güvertedeki bütün çocukların koruyucusu olmaya çalışacaktı.

Zendal için bu yolculuk, resmî kayıtlara yazılmış birkaç görev cümlesinden ibaret değildi.

Yirmi iki çocuğu beslemekti.

Kusanların başında beklemek, deniz tutanların yüzünü silmek, ateşlenenlerin alnına elini koymak, aşı kabarcıklarına zarar vermesinler diye geceleri onların ellerini tutmaktı.

Fırtınalı gecelerde gemi bir uçurumun kenarındaymış gibi sallanırken çocukları sakinleştirmeye çalışmaktı.

Belki onlara masallar anlattı.

Belki kıyıya vardıklarında sıcak bir yatakları olacağını söyledi.

Belki kendisi de inanmakta zorlandığı hâlde, “Korkmayın, her şey güzel olacak.” diye fısıldadı.

Çünkü bazen bir çocuğu korumak, ona dünyanın bütün gerçeklerini anlatmak değil; uyuyabilmesi için korkusunun yanında sessizce oturmaktır.

Zendal, çocuklardan yalnızca sorumlu değildi. Aşı zincirinin devam etmesi için onların sağlıklı kalması gerekiyordu. Çocuklardan biri ağır hastalansa, kolundaki vezikül zarar görse veya aktarım zamanı kaçırılsa, aşı okyanusun ortasında canlılığını kaybedebilirdi.

Bu nedenle her küçük kol, hem korunması gereken bir çocuk bedeni hem de binlerce insanın hayatına uzanan canlı bir köprüydü.

María Pita, Kanarya Adaları’ndan sonra Atlantik’in sonsuzluğuna açıldı.

Günler haftalara dönüştü. Çocukların bildiği bütün sokaklar, bütün yüzler ve bütün kokular geride kaldı. Deniz bazen durgun bir ayna gibi uzanıyor, bazen gemiyi yutmak isteyen karanlık bir yaratığa dönüşüyordu.

Sonunda Porto Riko’ya, ardından Venezuela kıyılarına ulaşıldı.

Çocukların kollarında taşınan aşı, orada başka insanlara aktarıldı. Yerel sağlık görevlilerine aşılama yöntemi öğretildi; aşının yeni insanlara ulaştırılmasını ve uygulamanın sürekliliğini sağlayacak aşı kurulları oluşturulmaya başlandı.

Sefer daha sonra farklı kollara ayrıldı. Aşı, Güney Amerika içlerine, Meksika’ya ve başka çocukların bedenlerinde Pasifik’in ötesine, Filipinler’e kadar taşındı.

Böylece 22 çocuğun kollarında başlayan zincir, kıtaları birbirine bağladı.

Binlerce insan aşılandı.

Sayısız çocuk, çiçek hastalığının ateşinden, yaralarından ve ölümünden korunma şansı buldu.

Fakat bu büyük başarının ortasında, iki yüzyıldır cevabı kolay verilemeyen bir soru kaldı:

İnsanlığı kurtarmak için çocuk bedenleri kullanılabilir miydi?

Bugünün tıp etiği açısından bu çocukların özgür ve bilgilendirilmiş onamından söz etmek mümkün değildir. Çocukların çoğu yoksulluğun, kimsesizliğin, terk edilmişliğin veya kurum bakımının içinden seçilmişti. Kendileri adına verilen kararların anlamını ve sonuçlarını bütünüyle kavrayabilecek yaşta değillerdi.

Öte yandan yapılan aşı onları da ölümcül çiçek hastalığına karşı koruyordu. Dönemin şartlarında sefer, gerçekten binlerce insanın hayatını kurtardı ve aşılamanın kıtalar arasında örgütlü biçimde yayılmasına öncülük etti.

Bu nedenle Balmis Aşı Seferi’ni yalnızca bir kahramanlık destanı olarak anlatmak, çocukların sessizliğini örter.

Onu yalnızca çocukların araçsallaştırıldığı, etik açıdan sorunlu bir girişim olarak görmek ise salgının dehşetini, dönemin sınırlı imkânlarını ve aşının sağladığı büyük korumayı eksik bırakır.

Hakikat, bazen alkışla vicdan azabı arasındaki dar bir çizgide yürür.

Balmis’in adı tarihe geçti.

Isabel Zendal ise seferin hemşiresi ve çocukların bakımından sorumlu yöneticisi olarak hemşirelik tarihinin öncü isimleri arasında anıldı.

Fakat geminin güvertesinde yan yana duran çocukların çoğunun hayatı sislerin içinde kayboldu.

Onlara verilen sözlerin önemli bir bölümü yerine getirilemedi. Tarihsel kayıtlara göre İspanya’dan götürülen çocuklar ülkelerine dönemedi ve Meksika’daki kurumlara yerleştirildi. En az birinin, yıllar sonra kendisine vaat edilen eğitim imkânının sağlanması için resmî makamlara başvurduğu belgelenmiştir.

Yine de çoğunun yetişkinlik yılları, tarihin sisleri arasında kayboldu. Büyüdüklerinde kim oldukları, geceleri o gemiyi hatırlayıp hatırlamadıkları, kollarında taşıdıkları izin anlamını bir gün kavrayıp kavramadıkları tam olarak bilinmiyor.

Belki içlerinden biri yıllar sonra kolundaki küçük izi gördü.

Belki çocuklarına okyanusu geçtiğini anlattı.

Belki de geçmişini anlatacak kimsesi olmadı.

Tarih onları uzun süre yalnızca “aşıyı taşıyan çocuklar” diye kaydetti.

Oysa onlar bir tıbbi yöntemin isimsiz parçaları değildi.

Her birinin bir adı, korkusu, uykusu, özlemi ve yarım kalmış bir çocukluğu vardı.

Aşı okyanusu kendi başına geçmedi.

Onu ne geminin yelkenleri ne tahta sandıklar ne de tıp kitapları taşıdı.

Aşı; üşüyen, ağlayan, geride bıraktığı bir yüzü özleyen ve nereye götürüldüğünü tam olarak bilmeyen çocukların kollarında yaşadı.

Her küçük yara, başka bir çocuğun hayatta kalma ihtimaline dönüştü.

María Pita sislerin içinde kıyıdan uzaklaşırken o yirmi iki çocuk yalnızca bir geminin yolcuları değildi.

Caroline Hampton ve Cerrahi Eldivenin Doğuş Hikâyesi
Caroline Hampton ve Cerrahi Eldivenin Doğuş Hikâyesi
İçeriği Görüntüle

Onlar, insanlığın umudunu bedenlerinde taşıyan sessiz emanetlerdi.

Ve belki de tıp tarihi, en büyük zaferlerini anlatırken önce onların isimlerini fısıldamalıydı.

Tarihsel not: Liman sahneleri, çocukların konuşmaları, duygu ve düşünceleri ile gemideki gündelik yaşama ilişkin bazı tasvirler edebî canlandırmadır. Seferin tarihi, çocukların kurum bakımındaki kişiler arasından seçilmesi, aşının ikişerli gruplar hâlinde koldan kola aktarılması, Isabel Zendal’ın görevi, yolculuğun genel güzergâhı ve aşı kurullarının oluşturulması tarihsel kayıtlara; çocukların sonraki yaşamlarına ilişkin bölüm ise günümüze ulaşan sınırlı belgelere dayanmaktadır.