Vietnam’da yağmurun, dağların ve kendimize ayırdığımız zamanın peşinde… Yürüyelim mi biraz?
Telefonu cebine koy, günlük telaşlarını bir süreliğine geride bırak. Bu kez bir yerlere yetişmek için değil, hayatı biraz daha yakından hissetmek için yürüyelim.
Sonbahar, doğanın belki de en güzel dansını izlemek için harika bir zaman. Ağaçların renk değiştirdiği, havanın serinlediği, insanın biraz yavaşlamak istediği günler… Ama bizim rotamızda sonbahara bir de muson yağmurları eşlik ediyor.
Hadi başlayalım!
Hanoi: Yağmurun Altında Kendimize Rastlamak
Vietnam’dayız!
Aktarmalı uçuşun yorgunluğu üzerimizde. Normalde insanın tek isteği otele gidip şöyle güzelce dinlenmek olur, değil mi? Biz ne yapıyoruz? Hiç vakit kaybetmeden kendimizi Hanoi sokaklarına atıyoruz.
Üstelik yağmur da peşimizden geliyor. Muson mevsimindeyiz. Güneydoğu Asya’nın bu bölgesinde musonlar, yılın belirli dönemlerinde yoğun yağışları beraberinde getiriyor. Bazen kısa süreli sağanaklar, bazen saatlerce süren yağmurlar… Bizim seyahat arkadaşımız da tam olarak bu: Yağmur!
Hanoi’de beni mutlu eden, adını koyamadığım bir his var. Derler ya şehirlerin, hatta bazı sokakların bile bir ruhu vardır. İşte ben o ruhu bulmaya çalışıyorum. Bir şehrin ruhunu anlamak için kaç gün gerekir bilmiyorum ama bazen birkaç saat bile insanda iz bırakmaya yetiyor.
Arkadaşıma dönüyorum:
“Gel, ıslanmayalım. Şöyle en ucuzundan bir yağmurluk, bir de şıpıdık terlik alalım!”
Çünkü her seyahat planlandığı gibi gitmiyor. Bazen en güzel anılar, hazırlıksız yakalandığımız anlarda birikiyor.
Hanoi’de uzun uzun kalmayacağız. Burası bizim için biraz dinlenme, biraz da Vietnam’ın sokaklarında kendimizi arama durağı. Etrafımıza bakıyoruz. Egzotik meyveler taşıyan teyzeler, başlarındaki geleneksel konik şapkalar, dar sokaklara taşan hayat…
“Biz de alsak mı şu şapkalardan?”
Alıyoruz tabii! Madem buradayız, biraz da bu sokakların insanı olalım.
Sonra aklımıza sosyal medyada gördüğümüz o meşhur tren sokağı geliyor. Hani insanların masalarında otururken trenin birkaç adım ötelerinden geçtiği yer… Bir masaya oturuyoruz, tren yaklaşıyor. Hadi gülümse! Elbette bir fotoğraf da bizim olsun. Fenomenlik kolay mı?
Ama dur, asıl mesele şimdi başlıyor.
Tütsü Bahçesinde Emeğin Renkleri
Bu kez rotamız bir tütsü köyü. Rengârenk tütsü demetlerinin güneşin altında dizildiği, fotoğraflara bakarken insanın kendini başka bir dünyada hissettiği o yerlerden birindeyiz.
Hocamın bir sözü vardı: “Emek olmadan yemek olmaz.”
İnsan bazen bildiği bir cümlenin anlamını yeniden keşfediyor. Bir tütsünün hazırlanması için harcanan zamanı, sabrı ve el emeğini görünce bu sözü daha iyi anlıyorum. Biz birkaç fotoğraf çekip geçeceğiz belki ama birileri o renklerin, o kokuların ve o düzenin arkasında saatlerini harcıyor.
Bir de kendime soruyorum: En son ne zaman gerçekten zahmetli bir şey yaptım?
Çok istediğim hâlde zahmetine katlanamadığım neler var hayatımda? Sonucunu arzulayıp yolculuğunu göze alamadığım şeyler…
Yağmurun altında tütsü pozlarımızı veriyoruz. Peki, etrafımıza gerçekten baktık mı? Fotoğraf çekmekten fırsat bulabildik mi?
Bazen en güzel fotoğraf makinesinin gözlerimiz olduğunu düşünüyorum. Her şeyi kaydetmek zorunda değiliz. Bazı anlar yalnızca yaşanmak için var.
“Arkadaşım, hadi son bir kez dönüp bak şu bahçeye. Emeğin kaç farklı renge büründüğünü gör.”
Belki de seyahat etmek, yalnızca yeni yerler keşfetmek değil; daha önce bildiğimizi sandığımız şeylere başka gözlerle bakmayı öğrenmek.
İnsanlar Neden Bu Kadar Sıcak?
Vietnam sokaklarında dolaşırken insanların gülümsemeleri, gündelik hayatın içindeki hareketlilik ve karşılaştığımız sıcaklık dikkatimi çekiyor.
Kendi kendime soruyorum: Bir toplumun bugünkü yüzünü anlamak için geçmişine ne kadar bakmak gerekir?
Vietnam, uzun yıllar süren savaşların ve ağır yıkımların izlerini taşıyan bir ülke. Özellikle Vietnam Savaşı, milyonlarca insanın hayatında derin yaralar açtı. Savaş 1975’te sona erdi ama geride bıraktığı insani ve toplumsal etkiler uzun yıllar devam etti. Bugün bile geçmişin izlerini farklı biçimlerde görmek mümkün.
Elbette sokakta karşılaştığımız birkaç insana bakarak bir toplumun bütün hikâyesini anlayamayız. Ama şunu hissediyorum: Hayat, bütün zorluklara rağmen akmaya devam ediyor. İnsanlar çalışıyor, gülüyor, çocuklarını büyütüyor, yarın için planlar yapıyor.
Belki de insanlığın en güçlü tarafı bu. Yeniden başlayabilmek.
Şimdi Hanoi’ye veda ediyoruz. Sırada bambaşka bir manzara var.
Ha Long Körfezi: Zihnime Kaydettiğim Manzaralar
Arabaya atlıyoruz ve Ha Long Körfezi’ne doğru yola çıkıyoruz.
Dünyanın öyle yerleri var ki fotoğrafını görür görmez gitmek istiyorsun. Ha Long da onlardan biri. Ama oraya vardığında anlıyorsun ki fotoğraf, gördüğünün ancak küçük bir parçasını anlatabiliyor.
Denizin içinden yükselen devasa kireç taşı adacıkları… Birbirinin arkasına sıralanmış dağlar… Suyun üzerinde ağır ağır ilerleyen tekneler…
İnsan bakarken susuyor.
Tabii biz sosyal medya kuşağıyız. Bir kruvaziyer gemisindeyiz; elimizde kitap, yanımızda boş bir bardak… Şöyle bir story çekmesek olmaz mı? Kitap okuyor edasıyla manzaranın tadını çıkarıyoruz. Biraz da kendimizle dalga geçelim, değil mi?
Ama asıl fotoğrafları zihnimin hard diskine kaydediyorum.
Çünkü biliyorum, bir gün sıradan bir günün ortasında o manzara aklıma gelecek. Belki masamda otururken, belki yoğun bir iş gününün sonunda… Birden denizin ortasındaki o dağları hatırlayacağım ve yüzümde kendiliğinden bir gülümseme belirecek.
Sen de gördün mü o siluetleri? Dağların arasında küçücük kalan tekneleri, manzaraya hayranlıkla bakan insanları, gözlerdeki o çocuksu heyecanı?
Allah insana ne güzel bir hafıza vermiş. Bir de hayal kurma yeteneği… Bazen gözlerimizi kapatıp yeniden o anın içine dönebiliyoruz. Üstelik bunun için yeniden uçak bileti almamız gerekmiyor.
Sonra kano yapmaya karar veriyoruz.
Suya yaklaştıkça başka bir şey hissediyorum. Kürek çektikçe suyun direncini, hareket ettikçe bedenimin gücünü fark ediyorum. Bir süre sonra etrafımdaki manzaranın yalnızca seyircisi olmaktan çıkıyorum; onun bir parçası hâline geliyorum.
Paçalarımız ıslanıyor. Olsun! Zaten bunun için gelmedik mi?
Seyahatin en güzel taraflarından biri de bu değil mi? Konfor alanından biraz uzaklaşmak, her şeyin kusursuz olmasını beklememek, bazen ıslanmayı ve yorulmayı da göze almak…
Akşamüstü geminin üst katına çıkıyoruz. Başka ülkelerden gelen insanlarla sohbet ediyor, gülüyoruz. Dilimiz, kültürümüz, alışkanlıklarımız farklı ama bir manzara karşısında duyduğumuz hayranlık birbirine ne kadar benziyor.
Sonra güneş batmaya başlıyor.
Nasıl oluyor da gökyüzü her akşam yeniden bu kadar güzel olabiliyor?
Güneşin suya düşen ışıklarını izlerken yıllar içinde biriktirdiğim anılar da sanki zihnimde sıraya giriyor. Geçmişteki güzel günler, atlattığım zorluklar, yeniden başlama cesareti bulduğum zamanlar…
Belki de gün batımları bu yüzden bu kadar etkileyici. Bir şeyin bitişini izlerken bile yeni bir başlangıcın mümkün olduğunu hatırlatıyorlar.
Arkadaşıma dönüyorum:
“Biliyor musun, paramızı biriktirelim. Dünyanın farklı yerlerinde gün batımlarını izleyelim.”
Çünkü insanın hayatı boyunca biriktirebileceği çok şey var. Eşyalar, başarılar, unvanlar, paralar… Ama bazı anlar var ki yıllar geçse de değerini kaybetmiyor.
Bence onlardan biraz daha biriktirmeliyiz.
Ninh Bình: Rüzgârı En Son Ne Zaman Hissettik?
Ertesi gün yataklı otobüse biniyoruz. Uzun bir yolculuk bizi bekliyor. Hedefimiz Ninh Bình.
Bir süre sonra vardığımız manzara karşısında ağzımdan tek bir cümle çıkıyor:
“Aman Allah’ım, burası ne güzel!”
Yeşilin binbir tonu, göğe uzanan kireç taşı dağları, aralarından kıvrılarak geçen sular… Sanki bir ressam bütün renklerini önümüze sermiş.
Peki, böyle bir manzarayı hangi ressam aynı güzellikle resmedebilir? Hangi fotoğraf makinesi doğanın bütün seslerini, kokularını ve insanın içinde uyandırdığı hissi tek bir kareye sığdırabilir?
Bisiklet kiralıyoruz.
Pedallara bastıkça rüzgâr yüzümüze vuruyor. Bir anda çocuklar gibi çığlık atıyoruz. Sanki dağların arasında yalnızca bisiklet sürmüyor, bütün hayatın içinden geçiyoruz.
Şöyle günlerce, aylarca kalsak burada… Sabah başka bir yola çıksak, akşam başka bir manzaraya karşı otursak…
İnsanın ruhuna iyi gelen şey bazen sandığımız kadar karmaşık değilmiş. Biraz hareket, biraz doğa, biraz merak ve kendimize ayırdığımız zaman.
Rüzgârı en son ne zaman bu kadar hissettiğimizi düşünüyorum. Toprağın kokusunu, uzaktan gelen kuş seslerini, bulutların dağların üzerinde ağır ağır ilerleyişini…
Şehir hayatında çoğu zaman bir sonraki işi düşünüyoruz. Eve gideceğiz, yemek söyleyeceğiz, bir şeyler izleyeceğiz, belki sosyal medyada biraz dolaşacağız. Sonra gün bitecek. Ertesi gün aynı telaş…
Oysa burada, bir bisikletin üzerinde, kendimi hayatın tam ortasında hissediyorum.
İnsan bazen yaşamakla meşgul olmayı birbirine karıştırıyor galiba.
Ninh Bình’de doğanın içinde geçirdiğimiz saatler bana bunu düşündürüyor.
Yağmurun İçinde Hayatın Kendisi Var
Ertesi gün için sel uyarısı var.
Muson mevsiminde seyahat etmenin bir tarafı da bu. Hava durumunu takip etmek, planları gerektiğinde değiştirmek ve doğanın gücünü hafife almamak gerekiyor. Şiddetli yağış ve sel riski varsa yerel uyarıları dikkate almak, güvenli bölgelerde kalmak şart.
Sabah kaldığımız yerin bahçesine bakıyorum. Her yer su içinde.
Paçaları sıvıyoruz ama bu kez kendimize de hatırlatıyoruz: Doğayı hissetmek başka, tehlikeyi göze almak başka. Güvenli olduğumuz sürece yağmurun sesini dinlemek, havanın değişimini izlemek bile başlı başına bir deneyim.
Hayat da biraz böyle değil mi?
Her şeyin güneşli, sakin ve yolunda olduğu günler kadar zorlandığımız zamanlar da var. Her engelin içinden kolayca geçemiyoruz. Bazen bekliyoruz, bazen yön değiştiriyoruz, bazen de yeniden başlamamız gerekiyor.
Belki de mesele, hayatın hep kolay olmasını beklemek yerine değişen koşullara uyum sağlamayı öğrenmek.
Yağmur dinince yeniden yola çıkıyoruz. Bu kez motor kiralayıp dağların arasında ilerliyoruz. En sevdiğimiz melodiler eşliğinde bir yandan manzarayı izliyor, bir yandan havanın değişimini takip ediyoruz.
Bir tarafta güneş ışıkları, diğer tarafta bulutların arasından süzülen yağmur…
Doğa sanki aynı anda hem aydınlığı hem de karanlığı taşıyor.
İnsan da öyle değil mi zaten?
Bazen çok mutluyuz, bazen endişeli. Bazen her şeyin üstesinden gelebileceğimizi düşünüyoruz, bazen küçücük bir mesele bile gözümüzde büyüyor. Ama zaman geçiyor, hava değişiyor, biz de değişiyoruz.
Belki biraz daha sabretmeyi, biraz daha esnek olmayı, her şeyin kontrolümüzde olamayacağını kabul etmeyi öğreniyoruz.
Tràng An: Biraz Susalım, Sadece İzleyelim
Şimdi de Tràng An’dayız. Küçük bir tekneyle suyun üzerinde ilerliyoruz.
Burası Ninh Bình bölgesinin en etkileyici doğal güzelliklerinden biri. Yüksek kayalıkların arasından geçen su yolları, yemyeşil yamaçlar ve tekneden bakınca insana sonsuzluk hissi veren manzaralar…
Bu kez çok konuşmuyoruz.
Bazen bir yeri anlamak için anlatmaya çalışmamak gerekiyor. Telefonu kaldırmadan, en iyi açıyı aramadan, bir sonraki durağı düşünmeden yalnızca etrafına bakmak…
Evde otururken dünyayı ne kadar kolay kaçırdığımızı düşünüyorum. Elbette evde olmak, dinlenmek, sevdiklerimizle vakit geçirmek de güzel. Ama insanın zaman zaman alıştığı çevreden çıkmaya, yeni şeylerle karşılaşmaya ihtiyacı var.
Bir dağın gölgesinde oturmak, suyun sesini dinlemek, hiç bilmediğin bir sokakta yürümek…
Bunlar büyük paralar harcamadan da hayatına katabileceğin deneyimler. Bazen asıl ihtiyacımız olan şey, daha fazlasına sahip olmak değil, elimizdeki hayatı daha fazla hissetmek.
Tràng An’da suyun üzerinde ilerlerken içimden geçen tek şey şu:
Keşke herkes bir günlüğüne bile olsa kendine böyle bir zaman ayırabilse.
Sapa: Sislerin Arasında Bir Masal
Ninh Bình’den ayrılmak istemiyoruz ama yolculuk devam ediyor. Yeniden otobüse biniyor ve Sapa’ya doğru ilerliyoruz.
Sapa bana Karadeniz’i hatırlatıyor. Dağlar, yeşilin içinden yükselen sisler, bir görünüp bir kaybolan manzaralar… Sanki bulutlar dağların üzerinde dolaşmıyor da onlara sarılıyor.
Burada da rotamızı hava durumuna göre şekillendiriyoruz. Muson yağmurları bize bir kez daha seyahat etmenin bazen plan yapmak, bazen de planı değiştirmek olduğunu hatırlatıyor.
Bisiklet kiralayıp Cát Cát köyüne doğru yola çıkıyoruz.
Karşımıza çıkan manzara masallardan fırlamış gibi. Geleneksel kıyafetler, yemyeşil yamaçlar, beyaz kuşlar, atlar ve dağların arasında kendi ritminde akan bir hayat…
Bir yandan telefonumuzun şarjı azalıyor.
“Şarjımız bitiyor ama buranın keyfini çıkarmadan hiçbir yere gitmek yok!”
İşte seyahatin en sevdiğim tarafı bu: Bir süreliğine aciliyet duygusundan uzaklaşmak. Her şeyi hemen yetiştirmek, her mesajı anında cevaplamak, her anı bir sonrakine bağlamak zorunda olmamak.
Şimdi burada olalım. Sislerin dağların üzerinden geçişini izleyelim. Biraz yürüyelim, biraz soluklanalım. Belki bir köy yolunda durup etrafımıza bakalım.
Anı yaşamak kulağa çok kolay geliyor ama aslında hepimizin yeniden öğrenmesi gereken bir şey. Çünkü bedenimiz bir yerdeyken aklımız çoğu zaman başka bir yerde. Geçmişi düşünüyor ya da henüz gelmemiş günler için endişeleniyoruz.
Oysa hayat dediğimiz şey, tam da şu anın içinde akıp gidiyor.
Sapa’da bunu yeniden hatırlıyorum.
Peki, Bütün Bunlar Bize Ne Kazandırdı?
Vietnam’dan ayrılırken yanımızda yalnızca fotoğraflar, videolar ve aldığımız küçük hediyeler yok.
Bir tütsü bahçesinde emeğin kıymetini düşündük. Ha Long Körfezi’nde manzaranın karşısında sustuk. Ninh Bình’de rüzgârı yüzümüzde hissettik. Yağmurun içinde planlarımızı değiştirmeyi öğrendik. Sapa’da sislerin arasından görünen güzelliklerin tadını çıkardık.
Bir de şunu fark ettim: Dünyayı gezmek, insanın kendi dünyasını da genişletiyor.
Başka insanların yaşamlarını gördükçe kendi alışkanlıklarını sorguluyorsun. Farklı kültürlerle karşılaştıkça önyargıların azalabiliyor. Doğanın büyüklüğü karşısında bazen dertlerinin boyutu değişiyor. Eve döndüğünde her şey aynı görünse de sen biraz değişmiş oluyorsun.
Belki de seyahat etmenin en kıymetli tarafı bu.
Üstelik gezmek için çok zengin olmak, aylarca izin kullanmak ya da kusursuz bir plan yapmak zorunda değilsin. Bazen küçük bir bütçe, iyi bir araştırma, esnek bir rota ve biraz cesaret yeterli. Gideceğin yerin mevsimini, ulaşımını ve güvenlik koşullarını önceden araştırmak da yolculuğun önemli bir parçası.
Önemli olan, hayallerini sürekli başka bir zamana ertelememek.
“Bir gün giderim” dediğin yer neresi?
Belki de o gün, düşündüğünden daha yakın.
Şimdi bavulumuzu topluyoruz. Bir sonraki durağımız Kore.
Yeni sokaklar, yeni tatlar, yeni insanlar ve zihnimin hard diskine kaydedilecek yeni manzaralar bizi bekliyor.
Sen de hazır mısın?
Yürüyelim mi biraz?



