Takvimler 1941 yılını gösteriyordu.
Avrupa’nın büyük bölümü savaşın içindeydi. Ordular ülkeleri, savaş uçakları şehirleri, deniz ablukaları ise insanların sofralarını kuşatıyordu.
Yunanistan, 1940 yılında İtalya’nın saldırısına karşı savaşa girmiş; Nisan 1941’de Alman ordusunun ülkeyi işgal etmesinin ardından Almanya, İtalya ve Bulgaristan’ın denetimindeki işgal bölgelerine ayrılmıştı.
İşgal kuvvetlerinin tarım ürünlerine ve ulaşım imkânlarına el koyması, üretimin gerilemesi, ticaret yollarının kesilmesi, fiyatların hızla yükselmesi ve karaborsanın yaygınlaşması halkın temel gıdalara ulaşmasını güçleştirdi. İngiliz deniz ablukası da ülkeye dışarıdan gıda taşınmasını sınırlıyordu.
Özellikle 1941-1942 kışı, Yunan halkının hafızasına “Büyük Açlık” olarak kazındı.
Atina ve Pire sokaklarında açlıktan güçsüz düşen insanlar görülüyor, çocuklar aşevlerinin önünde ellerindeki küçük kaplarla bekliyor, hayatını kaybedenlerin cenazeleri kaldırılmakta güçlük çekiliyordu.
Açlık ve açlığa bağlı hastalıklar nedeniyle ölenlerin kesin sayısı konusunda araştırmacılar arasında görüş birliği bulunmamakla birlikte, bazı çalışmalarda can kaybının yüz binlerle ifade edildiği görülmektedir.
Komşudan Yükselen Yardım Çağrısı
Yunanistan’daki açlığın boyutlarını gösteren haberler kısa sürede Türkiye’ye de ulaştı.
Gazeteler Atina’dan gelen gelişmeleri yayımlıyor, diplomatik temsilcilikler ve yardım kuruluşları felaketin hafifletilmesi için girişimlerde bulunuyordu.
Ancak yardımın Yunanistan’a ulaştırılması kolay değildi. Akdeniz ve Ege Denizi savaş bölgesiydi. Bir yardım gemisinin hareket edebilmesi için İngiliz, Alman ve İtalyan makamlarından güvence alınması; sefer tarihi, rota ve taşınacak yük konusunda tarafların onay vermesi gerekiyordu.
İngiltere ile Türkiye arasında yürütülen görüşmeler sonucunda “Türk Yardım Planı” adı verilen çok taraflı bir yardım organizasyonu oluşturuldu.
Yardım malzemelerinin önemli bir bölümü İngiltere ve ABD tarafından sağlanan finansmanla Türkiye’den satın alınıyordu. Türkiye ise savaş yıllarında ihracatı sınırlandırılan ürünlerin gönderilmesine izin veriyor, gemi ve lojistik imkân sağlıyor, diplomatik görüşmeleri yürütüyor ve Kızılay aracılığıyla doğrudan yardımlarda bulunuyordu.
Türkiye’de yaşayan Rum vatandaşlar ile farklı yardım kuruluşları da Yunanistan’daki ihtiyaç sahipleri ve yakınları için gıda, giyecek ve çeşitli ihtiyaç malzemeleri hazırlıyordu.
Dolayısıyla Türkiye yalnızca ürünlerin geçtiği bir güzergâh değildi. Gemilerin hazırlanmasından izinlerin alınmasına, ürünlerin temininden yüklemenin yapılmasına kadar yardım zincirinin önemli halkalarından birini oluşturuyordu.
Yardımları taşıyacak gemi bulunduğunda adı, yaşanmakta olan dramla neredeyse kaderin bir cilvesi gibi örtüşüyordu:
Kurtuluş.
Yaşlı Bir Yük Gemisi İnsanlığın Hizmetinde
Kurtuluş, genç ve modern bir gemi değildi.
1880’li yıllarda İngiltere’de inşa edilen eski bir buharlı yük gemisiydi. İlk adı Euripides olan gemi, yıllar içinde farklı şirket ve ülkelerin idaresinde çalışmış; Türk armatörler tarafından satın alındıktan sonra Teşvikiye, Bülent ve son olarak Kurtuluş adlarını almıştı.
Savaş şartlarında uygun gemi bulmakta zorlanan Türk makamları, Kurtuluş’u yardım seferlerinde kullanmaya karar verdi.
Gemiye havadan ve denizden kolaylıkla görülebilecek büyük Kızılay işaretleri yerleştirildi. Çünkü Ege’de yanlış bir değerlendirme, bir denizaltı saldırısı veya hava bombardımanı, yardım gemisini birkaç dakika içinde savaşın kurbanlarından biri hâline getirebilirdi.
Kurtuluş’un rotası da yalnızca kaptanın veya Türk makamlarının kararıyla belirlenemiyordu. Geminin hareket tarihi ve izleyeceği güzergâh İngiltere, Almanya ve İtalya’dan alınacak güvencelere bağlıydı. Taraflardan birinin izninin gecikmesi bile seferin ertelenmesine yol açabiliyordu.
Bütün bu güçlük ve tehlikelere rağmen hazırlıklar tamamlandı.
İlk Sefer: İstanbul’dan Pire’ye Umut Taşındı
Kurtuluş Vapuru, ilk yardım seferine 13 Ekim 1941’de İstanbul’dan çıktı.
Yaklaşık 1.100 tonluk yükte fasulye ve pirincin yanı sıra çocuklar için süt tozu, pirinç unu ve çeşitli yardım kuruluşlarının hazırladığı koliler bulunuyordu.
Gemi Pire Limanı’na ulaştığında yük, uluslararası yardım kuruluşları ile yerel görevlilerin gözetiminde teslim edildi.
Kurtuluş, 27 Ekim’de ikinci kez Pire’ye doğru hareket etti. Bu seferde fasulye, nohut, mercimek, yumurta, soğan ve lakerda başta olmak üzere yaklaşık 2.500 ton yardım malzemesi taşındı. Yükün içinde İngiliz Kızılhaçı ve diğer yardım kuruluşları tarafından sağlanan ürünler de bulunuyordu.
Bunlar sıradan birer ticari yük değildi.
Bir çuval fasulye, günlerdir sıcak yemek yiyemeyen aileler için hayatta kalma ihtimaliydi.
Bir kasa yumurta, gelişimi duran çocuklar için değerli bir besin kaynağıydı.
Bir paket süt tozu, yeterince beslenemediği için sütü kesilen bir annenin bebeğiyle yaşam arasındaki son bağ olabilirdi.
Türkiye’de yaşayan Rum vatandaşlara da Yunanistan’daki yakınlarına sınırlı miktarda yardım paketi gönderme izni verildi. Ailelerin hazırladığı kolilerde kuru gıdalardan giysilere ve günlük ihtiyaç malzemelerine kadar pek çok ürün bulunuyordu.
Böylece Kurtuluş’un ambarlarına yalnızca devletlerin ve kurumların yardımları değil, İstanbul’dan Atina’ya ve Pire’ye uzanan aile bağlarının sessiz yükü de yerleştiriliyordu.
Her Seferde Yeni Bir Hayat Mücadelesi
Kurtuluş’un üçüncü seferi 24 Kasım 1941’de gerçekleştirildi.
Bu seferde yaklaşık 298 ton soğan, 160 tonu aşkın patates, 582 ton nohut, 393 ton fasulye, 80 ton yumurta ve 90 fıçı tuzlu balık taşındı.
Dördüncü sefer 12 Aralık’ta başladı. Kuru fasulye, nohut, soğan, patates, lakerda ve yumurtanın yanında Türkiye’de yaşayan kişilerin yakınları için hazırladığı koliler de gemiye yüklendi.
Pire’ye indirilen gıdalar özellikle Atina ve Pire’deki aşevlerine, hastanelere, yetimhanelere ve yardım kurumlarına dağıtılıyordu. Kaynaklarda, bu yardımlardan yararlanan aşevlerinin yüz binlerce kişiye yemek ulaştırdığı aktarılmaktadır.
Ancak Kurtuluş’un taşıdığı yük, Yunanistan’daki açlığı bütünüyle sona erdirebilecek büyüklükte değildi. Milyonlarca insanın yaşadığı bir ülkede birkaç bin tonluk yardım, büyük felaketin yalnızca küçük bir bölümünü hafifletebilirdi.
Yine de o günlerde bir tas çorbanın bile yaşamla ölüm arasındaki sınırı belirleyebildiği düşünüldüğünde, yardımın değeri yalnızca tonlarla ölçülemezdi.
Yumurta Sandıklarıyla İlgili Sarsıcı Anlatı
Yunanistan’daki durumun vahametini ortaya koyan en çarpıcı anlatılardan biri, gönderilen yumurtaların boş sandıklarıyla ilgilidir.
Dönemin Türk basınına yansıyan ve Falih Rıfkı Atay’ın bir yazısında aktarılan bilgiye göre Türk tarafı, yeni yardım seferlerinde tekrar kullanılabilmesi amacıyla boş yumurta sandıklarının geri gönderilmesini istemişti.
Yunanistan’dan verildiği aktarılan cevap ise açlığın ulaştığı noktayı bütün çıplaklığıyla gösteriyordu:
Her gün çok sayıda insan hayatını kaybediyor, cenazelerin konulacağı tabutlar bulunamıyordu. Bu nedenle bazı yumurta sandıklarının tabut olarak kullanıldığı belirtiliyordu.
Bu anlatı, dönemin basın kaynaklarına dayanmaktadır. Bununla birlikte savaşın ve açlığın günlük hayatta meydana getirdiği yıkımı göstermesi bakımından son derece çarpıcıdır.
Kurtuluş yalnızca gıda taşımıyordu.
Bir ülkenin ölümle kurduğu çaresiz mücadeleye de tanıklık ediyordu.
Türkiye de Bolluk İçinde Değildi
Yardımın tarihsel değerini artıran önemli unsurlardan biri, Türkiye’nin içinde bulunduğu şartlardı.
Türkiye, İkinci Dünya Savaşı’na fiilen katılmamıştı ancak olası bir saldırıya karşı yüz binlerce kişi silah altına alınmıştı. Çalışabilir nüfusun önemli bir bölümünün orduda bulunması üretimi azaltmış, taşıma ve dağıtım imkânları zorlaşmış, temel tüketim maddelerinin fiyatları yükselmişti.
İstanbul’da 13 Ocak 1941’den itibaren ekmek karneyle dağıtılmaya başlanmıştı.
Türkiye, kendi vatandaşına ekmeği sınırlı miktarda verebildiği bir dönemde komşusuna fasulye, nohut, patates, yumurta, balık ve çocuk gıdaları gönderilmesine imkân sağlıyordu.
Yardımlarda kullanılan ürünlerin tamamı Türk devletinin bağışı değildi. Ürünlerin önemli bir kısmı İngiltere ve ABD’nin sağladığı finansmanla Türkiye’den satın alınmıştı. Ancak kıtlığın ve savaş ekonomisinin yaşandığı bir dönemde bu ürünlerin ihracına izin verilmesi, gemi ve personel tahsis edilmesi ve Kızılay eliyle doğrudan yardımlar yapılması önemli bir insani ve siyasi tercihti.
Kurtuluş’un hikâyesi, yalnızca zengin bir ülkenin elindeki fazlayı paylaşmasının hikâyesi değildi.
Kendi imkânları sınırlı olan bir ülkenin, komşusunun açlığı karşısında sınırlarını ve limanlarını insanlık adına açmasının hikâyesiydi.
Kurtuluş’un Son Seferi
Kurtuluş Vapuru, tamamladığı beş seferde binlerce ton yardım malzemesini Pire’ye ulaştırdı.
Kaynaklardaki miktarlar arasında bazı farklılıklar bulunmakla birlikte, akademik çalışmalarda geminin beş başarılı seferde toplam yaklaşık 6.735 ton ürün taşıdığı belirtilmektedir.
Ocak 1942’de Kurtuluş, altıncı seferi için yeniden hazırlandı.
Gemi, yaklaşık 1.800 ton gıda maddesinin yanı sıra yüzlerce kişisel yardım kolisi ve paketle 19 Ocak 1942 akşamı İstanbul’dan ayrıldı.
Hava şartları ağırdı. Kurtuluş, 20 Ocak sabahı Marmara Adası’nın kuzeyindeki kayalıklara oturdu.
Mürettebat gemiyi kurtarmak için çaba gösterdi ancak ağır deniz şartları ve gövdede meydana gelen hasar nedeniyle Kurtuluş battı.
Gemide bulunan 34 kişi kurtarıldı. Ancak Yunanistan’a götürülmek üzere yüklenen gıda maddeleri ile yardım kolileri denize gömüldü.
Kurtuluş’un battığı haberi yalnızca Türkiye’de değil, Yunanistan’da da büyük üzüntüyle karşılandı.
Çünkü batan, Yunan halkı için sadece yaşlı bir yük gemisi değildi. Soğuk ve açlık içindeki insanlara İstanbul’dan yiyecek getiren, Pire Limanı’nda göründüğünde yeniden umut doğuran bir gemiydi.
Yardım Seferleri Durmadı
Kurtuluş’un batmasıyla Türkiye’den Yunanistan’a yapılan yardımlar sona ermedi.
Bu kez Dumlupınar Vapuru görevlendirildi.
Dumlupınar, Şubat 1942’de 900 ton fasulye ve 500 ton patates başta olmak üzere çeşitli yardım malzemeleriyle hazırlandı. Gemi, 26 Şubat’ta yaklaşık 2.057 ton gıdayı Yunanistan’a ulaştırdı.
Mart, Nisan, Haziran ve Temmuz aylarında gerçekleştirilen yeni seferlerde kuru sebze, yumurta, kuru meyve, zeytin, balık ve farklı temel gıda maddeleri taşındı.
Böylece Kurtuluş’un kurduğu yardım köprüsü başka gemilerle devam ettirildi.
Ege’yi Ayıran Değil Birleştiren Bir Gemi
Türkiye ile Yunanistan’ın yakın tarihinde savaşlar, göçler, mübadeleler, siyasi gerilimler ve karşılıklı acılar bulunmaktadır.
Kurtuluş Vapuru ise bu zor tarihin içindeki farklı bir sayfayı temsil eder.
Türk ve Yunan halklarının henüz birkaç on yıl önce birbirleriyle savaşmış olması, 1941’de açlık karşısında gösterilen dayanışmayı engellemedi.
Türkiye’nin gönderdiği veya Türkiye’den temin edilerek taşınmasına imkân sağladığı yardımlar savaşın kaderini değiştirmedi. Yunanistan’daki büyük açlığı tek başına sona erdirmesi de mümkün değildi.
Fakat yüz binlerce insanın yiyecek aradığı günlerde Pire’ye ulaşan her çuval, her koli ve her gıda paketi, birilerinin biraz daha hayatta kalmasına katkı sağladı.
Kurtuluş Vapuru bugün Marmara Denizi’nin derinliklerinde yatıyor.
Fakat onun gerçek mirası denizin dibindeki gövdesi değildir.
Gerçek mirası, devletler arasındaki sorunların halklar arasındaki merhameti ortadan kaldırmak zorunda olmadığını göstermesidir.
Çünkü bazı gemiler yalnızca yük taşımaz.
Bazıları hafızayı, vicdanı ve insanlığı bir kıyıdan diğerine taşır.
Kurtuluş da onlardan biriydi.
Kaynaklar
Çağla Derya Tağmat, “Yunanistan’da Büyük Açlık ve Ege’de Yardım Köprüsü: Kurtuluş ve Dumlupınar Vapurları (1941-1942)”; Bülent Bakar, “Zor Zamanlarda İyi Komşuluk Örneği: İkinci Dünya Savaşı’nda Türkiye’den Yunanistan’a Yapılan Yardımlar”; Atatürk Ansiklopedisi, “Kurtuluş Vapuru”; Atatürk Araştırma Merkezi yayınları; Uluslararası Kızılhaç Komitesi tarih ve görsel arşivleri; Violetta Hionidou, Famine and Death in Occupied Greece, 1941-1944.




