Kalbin Sırrını Açan Hekim: William Harvey
Kalbin Sırrını Açan Hekim: William Harvey
İçeriği Görüntüle

Bugün dünyanın dört bir yanında adı, bir bilim insanından çok daha fazlasını ifade ediyor: Hayatın ilk dakikalarında sorulan en önemli sorulardan birini… “Bu bebeğin durumu nasıl?”
Doğumhanede zaman başka türlü akar.
Bir dakika, dışarıdaki hayat için neredeyse hiçbir şeydir.
Bir kahvenin soğumasına yetmez.
Bir telefon görüşmesinin başlangıcı bile sayılmaz.
Ama yeni doğmuş bir bebek için bir dakika, hayatın en kritik zaman dilimlerinden biri olabilir.
Kalbi nasıl atıyor?
Nefes alıyor mu?
Kasları güçlü mü?
Bir uyarana cevap veriyor mu?
Rengi nasıl?
Bugün doğum salonlarında bu soruların belirli bir sistem içinde sorulması bize son derece doğal geliyor. Oysa 20. yüzyılın ortalarına kadar yeni doğmuş bir bebeğin durumunu bütün sağlık çalışanlarının aynı ölçütlerle ve aynı dille değerlendirebileceği standart bir yöntem yoktu.
Sonra bir kadın çıktı.
Cerrah olmak istemişti.
Kadınların cerrahide kendilerine kalıcı bir yer açmasının son derece güç olduğu bir dönemde, cerrahi kariyerini sürdürmekten caydırılmış, bunun ardından henüz gelişmekte olan anesteziyolojiye yönelmişti.
Kendi yolunu açtı.
Ve bir gün çok basit görünen bir soru sordu:
Yeni doğan bir bebeğin durumunu hızlı, nesnel ve herkesin anlayabileceği biçimde nasıl değerlendirebiliriz?
Bu sorunun cevabı yalnızca birkaç satırlık bir puanlama sistemi olmadı.
Yenidoğan tıbbının düşünme biçimini değiştirdi.
O kadının adı Virginia Apgar’dı.
Cerrah Olmak İsteyen Genç Kadın
Virginia Apgar, 1909 yılında ABD’nin New Jersey eyaletinde doğdu.
Bilime ilgisi erken yaşlarda gelişti. Mount Holyoke College’da zooloji eğitimi aldı ve 1929 yılında mezun olduktan sonra Columbia Üniversitesi College of Physicians and Surgeons’ta tıp eğitimine başladı.
Büyük Buhran’ın ağır ekonomik koşulları altında eğitimini sürdürmesine rağmen 1933 yılında sınıfını dördüncü olarak bitirdi.
Aklındaki uzmanlık belliydi.
Cerrah olacaktı.
Cerrahi eğitimine başladı ve başarılı bir asistanlık dönemi geçirdi. Ancak dönemin cerrahi bölüm başkanı Allen Whipple, Apgar’a cerrahide devam etmemesini önerdi.
Whipple, o dönemde kadınların cerrahide kalıcı bir kariyer kurmasının önündeki güçlükleri de dikkate alarak Apgar’ı anesteziyolojiye yönlendirdi. Aynı zamanda cerrahinin ilerleyebilmesi için anestezi alanında önemli yeniliklere ve gelişmelere ihtiyaç olduğuna inanıyor, Apgar’ın bu alana önemli katkılar sağlayabileceğini düşünüyordu.
Bugünden bakıldığında bu yönlendirme, dönemin kadın hekimlere çizdiği sınırları açık biçimde gösteriyor.
Fakat hayat bazen bir insanın önündeki kapıyı kapatırken başka bir kapıyı aralar.
Virginia Apgar yönünü değiştirdi.
Anesteziyolojiye geçti.
O yıllarda bu alan bugünkü gibi güçlü, bağımsız ve prestijli bir uzmanlık dalı değildi. Eğitim olanakları sınırlıydı.
Apgar, Wisconsin Üniversitesi ve New York’taki Bellevue Hospital’da eğitim aldıktan sonra 1938 yılında Columbia’ya dönerek Anestezi Biriminin direktörlüğünü üstlendi.
Bir zamanlar cerrahi yolundan uzaklaştırılan genç kadın, artık cerrahların çalışabilmesi için vazgeçilmez olacak bir alanın öncülerinden biriydi.
Ancak onu tıp tarihine taşıyacak asıl soru henüz sorulmamıştı.
Doğum Salonunda Gözden Kaçan Hasta
Virginia Apgar’ın mesleki ilgisi zamanla obstetrik anesteziye yöneldi.
Doğum sırasında anneye verilen anesteziklerin yalnızca anne üzerinde değil, bebeğin doğumdan sonraki durumu üzerinde de etkileri vardı.
Apgar doğum salonlarında yıllar boyunca anne ile bebek arasındaki bu hassas dengeyi gözlemledi.
Fakat dikkatini çeken başka bir şey daha vardı.
Doğumun bütün yoğunluğu çoğu zaman annenin çevresinde şekilleniyordu.
Yeni doğan bebeğin durumu ise her yerde aynı yöntemle değerlendirilmiyordu.
Bir sağlık çalışanının “iyi” gördüğü bebeği başka biri “riskli” olarak değerlendirebiliyordu.
Ortak bir dil yoktu.
Standart yoktu.
Ölçülebilir bir sistem yoktu.
Oysa yeni doğmuş bir bebeğin dakikalar içinde yardıma ihtiyaç duyup duymadığının anlaşılması gerekiyordu.
Virginia Apgar tam olarak bu boşluğu gördü.
Anlatılan ünlü hikâyeye göre bir hastane kahvaltısı sırasında bir öğrenci ona yeni doğan bebeğin durumunun nasıl değerlendirilebileceğini sordu.
Apgar, elinin altındaki bir kâğıda bebeğin değerlendirilmesinde önemli gördüğü beş temel bulguyu yazdı.
Bu fikir daha sonra sistematik bir klinik yönteme dönüştü.
Bazen tıbbın büyük dönüşümleri karmaşık makinelerden doğmaz.
Bazen doğru sorunun doğru anda sorulması yeterlidir.
Beş Bulguyla Başlayan Devrim
Virginia Apgar’ın yöntemi son derece basitti.
Yeni doğmuş bebeğin beş özelliği değerlendirilecekti:
Kalp hızı.
Solunum çabası.
Kas tonusu.
Uyarana refleks yanıtı.
Cilt rengi.
Her bir bulguya 0, 1 veya 2 puan verilecek ve toplam puan bebeğin doğumdan sonraki klinik durumuna ilişkin hızlı bir değerlendirme sağlayacaktı.
Toplam puan 0 ile 10 arasında değişiyordu.
Apgar başlangıçta değerlendirmenin doğumdan bir dakika sonra yapılmasını planlamıştı.
Böylece bebeğin doğumdan hemen sonraki klinik durumu standart bir yöntemle değerlendirilebilecek, gerekli müdahaleler ve uygulanan canlandırma girişimlerine verilen yanıt daha sistematik biçimde izlenebilecekti.
Daha sonra beşinci dakika değerlendirmesi de standart uygulamanın önemli bir parçası hâline geldi.
Burada önemli bir ayrım vardır.
Günümüzde acil resüsitasyon gerektiren bir bebek için sağlık ekibi Apgar skorunu beklemez. Müdahale klinik gerekliliğe göre derhal başlatılır.
Apgar Skoru ise bebeğin doğumdan sonraki durumunun ortak ve standart bir dille değerlendirilmesini sağlar.
Sistem 1952 yılında bilimsel bir toplantıda sunuldu.
1953 yılında ise Virginia Apgar’ın “A Proposal for a New Method of Evaluation of the Newborn Infant” başlıklı makalesi yayımlandı.
Tıp dünyasına yeni bir yöntem girmişti.
Fakat yöntemin asıl gücü karmaşıklığında değil, basitliğindeydi.
Bir doktorun uzun bir açıklama yapmasına gerek yoktu.
Bir hemşirenin “bebek biraz kötü görünüyor” demesi gerekmiyordu.
Bir sayı vardı.
Ve o sayının arkasında belirli klinik bulgular bulunuyordu.
Apgar’ın geliştirdiği yaklaşım, yeni doğmuş bebeği doğumun pasif bir sonucu olmaktan çıkarıp ayrı bir hasta olarak görme anlayışını güçlendirdi.
Yenidoğanın doğumdan hemen sonra sistematik biçimde değerlendirilmesi, klinik durumunun izlenmesi ve uygulanan girişimlere verdiği yanıtın karşılaştırılması açısından ortak bir dil sağladı.
Virginia Apgar aslında yalnızca bir puanlama sistemi geliştirmemişti.
Doğum salonuna yeni bir soru getirmişti:
Bebeğin durumu gerçekten nasıl?
Bir Soyadının Tıp Diline Dönüşmesi
Bugün birçok sağlık çalışanı APGAR kelimesini beş İngilizce sözcüğün baş harfleriyle öğrenir:
Appearance.
Pulse.
Grimace.
Activity.
Respiration.
Ancak bu akılda tutma yöntemi sistemle aynı anda ortaya çıkmadı.
Virginia Apgar’ın soyadını temel alan APGAR hatırlatma yöntemi, Joseph Butterfield ve Mervyn J. Covey tarafından 1962 yılında JAMA’da yayımlanan bir çalışmayla tıp literatürüne kazandırıldı.
Bu küçük ayrıntı aslında onun tıp tarihindeki yerini anlatmak için son derece güçlüdür.
Çünkü çok az bilim insanının soyadı günlük klinik pratiğin diline dönüşür.
Bir bebeğin dünyaya geldiği anda, dünyanın farklı ülkelerinde doktorlar, ebeler ve hemşireler aynı kelimeyi kullanır:
Apgar.
Bu artık yalnızca bir insanın adı değildir.
Bir klinik yaklaşımın adıdır.
Bir bebeğin hayata geçişinin ilk dakikalarının ortak dilidir.
Bir Puanın Arkasında Binlerce Gözlem
Apgar Skoru bazen sanki bir gün aniden bulunmuş basit bir fikir gibi anlatılır.
Oysa büyük bilimsel fikirlerin arkasında çoğu zaman yıllarca süren gözlem vardır.
Virginia Apgar doğum salonlarını biliyordu.
Anesteziyi biliyordu.
Annenin aldığı ilaçların bebeğe etkisini gözlemliyordu.
Hangi bebeğin doğduktan sonra hızla toparlandığını, hangisinin daha fazla desteğe ihtiyaç duyduğunu görüyordu.
Geliştirdiği sistem daha sonra geniş hasta gruplarında araştırıldı.
Apgar ve meslektaşları, doğum süreci, maternal anestezi ve yenidoğanın fizyolojik durumu arasındaki ilişkileri inceledi.
On iki kurumda 17.221 bebeği kapsayan geniş ölçekli çalışmalar, Apgar skorunun yenidoğanın erken dönem klinik durumu ve sonuçlarıyla ilişkisinin daha iyi anlaşılmasına katkıda bulundu.
Bilimin gücü tam da burada ortaya çıkar.
Bir fikir ortaya atılır.
Sonra sınanır.
Eksikleri görülür.
Geliştirilir.
Ve sonunda günlük hayatın o kadar doğal bir parçası hâline gelir ki bir zamanlar onun hiç olmadığını unutmaya başlarız.
Apgar Skoru da böyle oldu.
Bugün bir bebeğin doğumdan sonraki ilk dakikalarda değerlendirilmesi olağan bir uygulama gibi görünüyorsa, bunun arkasında Virginia Apgar’ın yıllar önce sorduğu o basit soru vardır.
Kendi Alanını Kurdu, Sonra Yeniden Başladı
Virginia Apgar’ın bilimsel hayatı Apgar Skoru’yla sona ermedi.
Aslında o hiçbir zaman tek bir başarıya tutunup yaşamını onun etrafında kuran biri olmadı.
1949 yılında anesteziyolojinin Columbia’daki akademik yapılanması yeni bir aşamaya geçti.
Aynı yıl Virginia Apgar, Columbia University College of Physicians and Surgeons’ta tam profesörlüğe yükselen ilk kadın oldu.
Bu, yalnızca onun kariyeri açısından değil, akademik tıpta kadınların görünürlüğü açısından da önemli bir eşikti.
Daha sonra 1959 yılında Johns Hopkins Üniversitesinde halk sağlığı alanında yüksek lisans eğitimi aldı ve akademik tıptan farklı bir yöne ilerledi.
March of Dimes bünyesinde doğumsal anomaliler, prematürite ve anne-bebek sağlığı alanlarında çalışmaya başladı.
Bu geçiş onun kariyerinde dikkat çekici bir dönüm noktasıydı.
Çünkü Virginia Apgar artık yalnızca doğum salonundaki tek bir bebeğe bakmıyordu.
Bütün bir toplumun bebeklerinin nasıl daha sağlıklı doğabileceğini düşünüyordu.
Halk eğitiminden araştırma programlarına, doğumsal hastalıkların toplumda daha iyi anlaşılmasından prematüreliğin öneminin vurgulanmasına kadar geniş bir alanda çalıştı.
March of Dimes’ın çocuk felci sonrası dönemde doğumsal anomaliler ve bebek sağlığına yönelen çalışmalarında etkili isimlerden biri oldu.
İlerleyen yıllarda kuruluşun tıbbi işlerden sorumlu başkan yardımcılığı görevini üstlendi.
Bir insanın kariyerinde tek bir büyük dönüşüme öncülük etmesi bile nadirdir.
Virginia Apgar ise önce doğum salonlarının bakışını değiştirdi.
Sonra halk sağlığının diline geçti.
Beyaz Önlüğün Dışındaki Virginia
Bilim tarihindeki büyük isimleri bazen yalnızca laboratuvarların içinde hayal ederiz.
Oysa Virginia Apgar’ın hayatı bundan çok daha renkliydi.
Keman çalıyordu.
Çello çalıyordu.
Oda müziğiyle ilgileniyordu.
Kendi yaylı çalgılarını yapıyordu.
Uçuş dersleri aldı ve havacılığa büyük ilgi duydu.
Onu tanıyanların anlattığı Virginia Apgar, yalnızca ciddi bir bilim insanı değil; enerjik, meraklı ve sürekli yeni bir şey öğrenmeye çalışan bir insandı.
Belki de onun bilimsel başarısının sırrı biraz da burada saklıydı.
Merak etmekte.
Bakmakta.
Ama herkesin baktığı yere değil.
Herkesin gözden kaçırdığı yere bakmakta.
Doğum salonlarında dikkatin büyük bölümü anneye yönelirken o, yenidoğanın da sistematik biçimde değerlendirilmesi gerektiğine odaklandı.
Herkes bebeğin “iyi göründüğünü” söylerken o:
“Bunu nasıl ölçebiliriz?”
diye sordu.
Ve bu soru tıbbı değiştirdi.
İlk Dakikayı Değiştiren Kadın
Virginia Apgar 1974 yılında hayatını kaybetti.
Arkasında yalnızca makaleler, akademik unvanlar veya bir puanlama tablosu bırakmadı.
Bir düşünme biçimi bıraktı.
Ölç.
Değerlendir.
Karşılaştır.
Gerekirse hemen müdahale et.
Ve en önemlisi, yeni doğmuş bebeği ayrı bir hasta olarak gör.
Bugün dünyanın herhangi bir yerinde bir bebek doğduğunda saat işlemeye başlar.
Bir dakika.
Kalp.
Solunum.
Kas tonusu.
Refleks.
Renk.
Sonra bir sayı söylenir.
Belki o odadaki hiç kimse Virginia Apgar’ın hayat hikâyesini bilmiyordur.
Belki onun cerrah olmak istediğini bilmezler.
Kadınların cerrahide kendilerine yer açmasının son derece güç olduğu bir dönemde, cerrahi kariyerini sürdürmekten caydırılmasının ardından henüz gelişmekte olan anesteziyolojiye yöneldiğini…
Bu alanda kendisine yeni bir yol açtığını…
Doğum salonlarında yıllarca gözlem yaptığını…
Bir öğrencinin sorusunun ardından birkaç maddelik bir değerlendirmeyi şekillendirdiğini bilmezler.
Ama onun düşüncesi o odadadır.
Çünkü bazı bilim insanları buldukları ilaçlarla yaşar.
Bazıları geliştirdikleri cihazlarla.
Bazıları ise insanlığın sorduğu soruları değiştirir.
Virginia Apgar da onlardan biriydi.
O, dünyaya gelen her bebeğe tıbbın aynı soruyu sormasını sağladı:
“Hayata nasıl başladın?”
Ve belki onun mirasını anlatan en güçlü şey, adının bugün hâlâ doğum salonlarında söyleniyor olmasıdır.
Bir bebeğin ilk ağlaması duyulduğunda…
Bir kalp hızla atarken…
Minicik bir beden ilk nefesini almaya çalışırken…
Virginia Apgar artık o odada değildir.
Ama geliştirdiği sistem hâlâ oradadır.
Bazen bilim tarihine geçmek için büyük bir makine icat etmek gerekmez.
Bazen dünyayı değiştirmek için yalnızca doğru anda, doğru beş şeye bakmayı öğretmek yeterlidir.
Virginia Apgar bunu yaptı.
Ve tıbbın en kısa dakikalarından birini, insan hayatının en önemli dakikalarından biri hâline getirdi.