JAMA, Nature Medicine ve diğer uluslararası bilimsel dergilerde 23 Ekim 2026'da yayımlanan araştırmalar, meme kanserinde yeni bir ilacın hastalık kontrol süresini uzattığını, dirençli tümörlerde deneysel bağışıklık tedavisinin bazı hastalarda yanıt oluşturduğunu ve eğitim süresinin uzamasının daha düşük demans tanısı sıklığıyla ilişkili olduğunu gösterdi. Pankreas kanserine yönelik aşı çalışması ise güçlü bağışıklık yanıtlarına rağmen temel klinik hedefini karşılayamadı. Dünya Sağlık Örgütü de 22 Ekim'deki açıklamasında dünya nüfusunun yüzde 47'sinin zamanında ve güvenilir tanıya erişemediğini bildirdi.

Kanser tedavileri, Alzheimer hastalığı, çocuk sağlığı, kalp hastalıkları ve sağlıklı yaşlanma alanlarında yürütülen dokuz bilimsel araştırmanın sonuçları, 23 Ekim 2026'da uluslararası bilimsel dergilerde yayımlandı. Dünya Sağlık Örgütünün bir gün önce yaptığı açıklama da sağlık hizmetlerine erişimdeki küresel eşitsizlikleri yeniden gündeme taşıdı.

Araştırmalar arasında en güçlü klinik kanıtlardan biri, Çin'de 551 kadın hastayla yürütülen Faz 3 meme kanseri çalışmasından geldi. Trastuzumab rezetecan adlı ilaç, belirli bir ileri evre meme kanseri grubunda hastalığın ilerlemeden kontrol altında tutulduğu süreyi standart kemoterapiye göre uzattı.

ABD'deki başka bir araştırmada, daha önceki tedavilere direnç gösteren bazı tümörlerin deneysel bir bağışıklık tedavisine yanıt verdiği belirlendi. Pankreas kanserini hedefleyen aşı araştırmasında ise bağışıklık sistemi üzerinde güçlü etkiler görülmesine rağmen kanserin tekrarlamasını geciktirme bakımından istatistiksel olarak anlamlı bir üstünlük gösterilemedi.

Diğer çalışmalar, eğitim süresinin demans riskiyle ilişkisini, CAR-T hücre tedavisinin başarısını etkileyen özellikleri, aşırı işlenmiş gıdaların çocuklardaki beyin yanıtlarıyla bağlantısını ve yaşlılarda düşme olasılığını değerlendirdi.

Meme Kanserinde Yeni İlaç Hastalık Kontrol Süresini 16,4 Aya Uzattı

Çin'deki 73 hastanede yürütülen Faz 3 HORIZON-Breast06 araştırmasının sonuçları, 23 Ekim 2026'da JAMA'da yayımlandı.

Çalışmada, HER2 düzeyi düşük olan ileri evre meme kanserinde trastuzumab rezetecan adlı ilacın standart kemoterapiye göre etkinliği ve güvenliliği değerlendirildi.

HER2, bazı meme kanseri hücrelerinin yüzeyinde bulunan ve kanserin büyümesiyle ilişkili bir protein. Trastuzumab rezetecan ise bu proteini hedefleyen bir antikora bağlanmış hücre öldürücü ilaçtan oluşuyor. Bu yöntem, ilacın kanser hücrelerine yönlendirilmesini amaçlıyor.

Araştırmaya, ameliyatla çıkarılamayan bölgesel tekrarlama veya metastatik meme kanseri bulunan 551 kadın katıldı. Hastaların 277'sine trastuzumab rezetecan, 274'üne ise hekim tarafından seçilen kemoterapi uygulandı.

Hastalığın ilerlemeden kontrol altında kaldığı ortanca süre, yeni ilacı alanlarda 16,4 ay, kemoterapi grubunda 6,8 ay olarak belirlendi.

İstatistiksel analizde yeni tedavi grubunun hastalık ilerlemesi veya ölüm tehlike oranı, kemoterapi grubuna göre 0,27 olarak hesaplandı. Bu sonuç, izlem boyunca söz konusu olayların görülme hızının yeni tedavi grubunda daha düşük olduğunu gösteriyor.

Tedaviden yarar, hormon reseptörü pozitif ve negatif meme kanseri gruplarında da görüldü. Tümörün belirlenen ölçütlere göre küçülmesiyle tanımlanan objektif yanıt oranı, yeni tedavide yüzde 75,5, kemoterapide yüzde 41,2 oldu.

Ciddi yan etkiler yeni ilaç grubunda daha sık görüldü

Yeni ilaç grubunda üçüncü derece veya daha ağır tedaviyle ilişkili yan etkiler yüzde 84,1, kemoterapi grubunda yüzde 67,9 oranında görüldü.

Trastuzumab rezetecan kullanan hastaların yaklaşık yarısında yan etkiler nedeniyle doz azaltılması gerekti. Yedi hastada akciğer dokusunu etkileyen iltihabi hastalık gelişti.

Tedaviyle ilişkili üç ölüm yeni ilaç grubunda, iki ölüm ise kemoterapi grubunda bildirildi.

Araştırmanın önemli sınırlılıklarından biri, hastaların toplam yaşam süresine ilişkin verilerin henüz kesin sonuç çıkarılabilecek olgunluğa ulaşmamış olması. Çalışmanın yalnızca Çin'de yürütülmesi ve karşılaştırma grubunda farklı kemoterapi ilaçlarının kullanılması da sonuçların değerlendirilmesinde dikkate alınması gereken unsurlar arasında bulunuyor.

Trastuzumab rezetecan, bazı kanser türlerinde ve hasta gruplarında Çin'de onaylanmış kullanımlara sahip. Ancak bu araştırmanın sonuçları, HER2 düzeyi düşük meme kanserindeki kullanımının bütün ülkelerde onaylandığı anlamına gelmiyor.

Dirençli Kanserlerde Deneysel İmmünoterapiyle Bazı Tümörler Küçüldü

ABD Ulusal Sağlık Enstitüleri, Mass General Brigham ve Memorial Sloan Kettering araştırmacılarının yürüttüğü START-001 çalışmasının erken klinik sonuçları, 23 Ekim'de Nature Medicine'da yayımlandı.

Faz 1/2 araştırmasında invikafusp alfa adlı deneysel ilaç, daha önceki tedavilere ve çoğunlukla standart bağışıklık tedavilerine direnç göstermiş ileri evre katı tümörlerde incelendi.

İlaç, bağışıklık sistemindeki belirli T hücrelerini seçici biçimde harekete geçirerek kanserle mücadeleyi güçlendirmek üzere geliştirildi.

İlk aşamada 34 hastada farklı dozların güvenliliği değerlendirildi. Faz 2'nin başlangıç bölümüne ise 18 hasta katıldı.

Her iki aşamada uygun biyolojik dozları alan toplam 27 hastanın sonuçları birlikte incelendi.

Bu hastaların 16'sında, yani yüzde 59,3'ünde, değerlendirme sırasında hastalık ilerlemesi görülmedi. Dört hastada ise hedef tümörlerin boyutunda en az yüzde 30 küçülme kaydedildi.

Dört hastada görülen tümör küçülmesi, yüzde 14,8'lik objektif yanıt oranına karşılık geldi. Hastalığın ilerlememesi ile tümörün küçülmesi farklı klinik sonuçlar olarak değerlendiriliyor.

Tümör küçülmesi görülen hastalar arasında metastatik kalın bağırsak kanseri ve ileri evre akciğer kanseri bulunan kişiler de yer aldı.

Araştırmanın güvenlilik değerlendirmesinde en sık bildirilen yan etki, bağışıklık sisteminin aşırı uyarılmasıyla ortaya çıkabilen sitokin salınım sendromuydu. Vakaların çoğu hafif veya orta şiddetteydi. Tedaviyle ilişkili ölüm bildirilmedi.

ABD Gıda ve İlaç Dairesi, invikafusp alfaya belirli dirençli ve tümör mutasyon yükü yüksek kanserlerde geliştirme sürecini hızlandırmaya yönelik Fast Track statüsü verdi.

Bu karar bir ilaç onayı değil. Çalışma halen erken klinik aşamada bulunuyor. Karşılaştırma grubunun bulunmaması ve değerlendirilen hasta sayısının sınırlı olması nedeniyle sonuçların daha büyük kontrollü araştırmalarda doğrulanması gerekiyor.

Eğitim Süresinin Uzaması Alzheimer ve Demans Tanılarında Azalmayla İlişkilendirildi

ABD'deki Wisconsin–Madison Üniversitesi ve Güney Kaliforniya Üniversitesi araştırmacılarının yürüttüğü çalışma, 23 Ekim'de Proceedings of the National Academy of Sciences dergisinde yayımlandı.

Araştırmada, Birleşik Krallık'ta 1972 yılında zorunlu eğitimden ayrılma yaşının 15'ten 16'ya yükseltilmesinin uzun dönem sağlık sonuçları incelendi.

Bilim insanları, eğitim reformundan etkilenen ve etkilenmeyen dönemlerde doğan kişileri karşılaştırarak 100 binden fazla katılımcının sağlık kayıtlarını analiz etti.

Bu yöntem, bir politika değişikliğinin doğal deney olarak değerlendirilmesine dayanıyor. Böylece eğitim düzeyi ile sağlık arasındaki ilişkiyi etkileyebilecek bazı kişisel ve toplumsal farklılıkların etkisi azaltılabiliyor.

Reform, 16 yaşına kadar eğitimde kalan öğrenci sayısını yaklaşık yüzde 14 artırdı.

Analizde, reformun sonraki yaklaşık 50 yıllık dönemde Alzheimer hastalığı ve ilişkili demans tanılarının görülme sıklığında yaklaşık 0,88 yüzde puanlık azalmayla bağlantılı olduğu hesaplandı.

Etkinin, Alzheimer ve ilişkili demanslar açısından genetik yatkınlığı daha yüksek olan katılımcılarda daha belirgin olduğu bildirildi.

Araştırmacılar, eğitim süresindeki artışın gelir düzeyi ve bazı sağlık göstergeleriyle ilişkili değişimlerini de değerlendirdi.

Ancak demans riskindeki farklılığın hangi biyolojik veya toplumsal mekanizmalar üzerinden ortaya çıktığı kesin olarak belirlenemedi.

Çalışmanın temel sınırlılığı, değerlendirilen kişilerin en yaşlılarının 65 yaşına ulaşmış olması. Alzheimer ve diğer demans türlerinin daha yaygın görüldüğü ileri yaşlardaki sonuçlar henüz bilinmiyor.

Araştırma, gençlik dönemindeki zorunlu eğitim süresini artıran belirli bir düzenlemenin etkisini değerlendiriyor. Yetişkinlerin daha sonra aldıkları herhangi bir eğitimin aynı oranda koruma sağlayacağını kanıtlamıyor.

Pankreas Kanseri Aşısında Güçlü Bağışıklık Yanıtı, Ancak Ana Hedefe Ulaşılamadı

Pankreas kanserinde sık görülen KRAS gen değişikliklerini hedefleyen camupepimut adlı deneysel aşının Faz 2 sonuçları, 23 Ekim'de Nature Medicine'da yayımlandı.

AMPLIFY-7P adı verilen randomize klinik araştırma, ABD'deki 24 merkezde gerçekleştirildi.

Çalışmaya, ameliyat edilebilir evrede KRAS değişikliği taşıyan pankreas kanseri nedeniyle standart tedavilerini tamamlamış ve hastalığı tekrarlamamış 144 hasta katıldı.

Hastaların 96'sına camupepimut aşısı uygulanırken 48 hasta standart izlem grubunda yer aldı.

Araştırmanın temel amacı, aşının kanserin tekrarını veya ölümü geciktirip geciktirmediğini belirlemekti.

Hastalıksız sağkalım süresinin ortancası aşı grubunda 23,8 ay, karşılaştırma grubunda ise 21,2 ay olarak hesaplandı.

Ancak gruplar arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. Araştırma, önceden belirlenmiş temel başarı ölçütünü karşılayamadı.

Bağışıklık yanıtları incelendiğinde ise farklı sonuçlar elde edildi. Değerlendirilebilen 90 hastanın 89'unda KRAS değişikliklerini tanıyan T hücresi yanıtları saptandı.

Altıncı ayda hastalıksız sağkalım oranı aşı grubunda yüzde 75,7, karşılaştırma grubunda yüzde 61,7 oldu. Fakat bu erken dönem farkı da istatistiksel anlamlılık sınırına ulaşmadı.

Bazı hasta alt gruplarında aşı lehine sonuçlar görüldü. Araştırmacılar bu bulguların sonraki klinik araştırmaların tasarımında kullanılabileceğini değerlendirdi.

Çalışmada üçüncü derece veya daha ağır yan etkiler aşı grubunda yüzde 10,4, karşılaştırma grubunda yüzde 14,6 oranında bildirildi. Bu sonuçlar tedavi sırasında ortaya çıkan olayları kapsıyor ve bütün olayların doğrudan aşıdan kaynaklandığı anlamına gelmiyor.

Mevcut veriler, camupepimutun bağışıklık sistemini harekete geçirebildiğini gösteriyor. Ancak bu bağışıklık yanıtlarının kanser tekrarını güvenilir biçimde önlediği henüz kanıtlanmış değil.

Çalışmanın açık etiketli olması, katılımcı sayısının sınırlılığı ve alt grup analizlerinin çoklu karşılaştırmalara göre düzeltilmemesi bulguların değerlendirilmesinde önem taşıyor.

Daha uzun takip sürelerine ve doğrulayıcı Faz 3 çalışmalarına ihtiyaç bulunuyor. Aşı henüz rutin pankreas kanseri tedavisinde kullanım onayı almış bir yöntem değil.

CAR-T Tedavisinde Başarıyla İlişkili Hücre Özelliği Belirlendi

Nature Medicine'da 23 Ekim'de yayımlanan çok merkezli araştırma, CAR-T hücre tedavisinde kullanılan bağışıklık hücrelerinin özellikleri ile tedavi sonuçları arasındaki ilişkiyi değerlendirdi.

CAR-T tedavisi, hastanın kendi bağışıklık hücrelerinin laboratuvarda kanser hücrelerini tanıyacak şekilde değiştirilerek yeniden vücuda verilmesine dayanıyor.

Araştırmacılar, Hodgkin dışı lenfoma tanısı bulunan 580 hastanın klinik araştırma verilerini inceledi.

Hastalar, aksikabtagen siloleusel adlı CAR-T tedavisini almıştı. Ortanca takip süresi 41,9 aydı.

Analizde, tedavi ürününde henüz fazla farklılaşmamış ve bağışıklık sisteminin uzun süreli işlevleriyle ilişkili özellikler taşıyan T hücrelerinin yüksek oranda bulunmasının daha iyi hastalık kontrolüyle bağlantılı olduğu görüldü.

Bu hücrelerin oranı yüksek olan grupta hastalık ilerlemesi veya ölüm tehlike oranı, düşük olan gruba göre 0,46 olarak hesaplandı.

Bulgular, farklı CAR-T tedavi gruplarından 203 hastanın bulunduğu bağımsız bir veri grubunda da doğrulandı.

Araştırma, CAR-T tedavisinin başarısında yalnızca hastaya verilen hücre sayısının değil, hücrelerin biyolojik özelliklerinin de etkili olabileceğini düşündürüyor.

Ancak bu sonuç, söz konusu hücre oranının artırılmasının tek başına tedavi başarısını yükselteceğini kanıtlamıyor.

Bulguların, CAR-T hücrelerinin hazırlanması ve kalite kontrolünde kullanılabilecek yeni göstergelerin belirlenmesine katkı sağlayabileceği değerlendiriliyor.

Aşırı İşlenmiş Gıdalar Çocukların Beynindeki Besin Yanıtlarıyla İlişkilendirildi

ABD'deki Güney Kaliforniya Üniversitesi araştırmacılarının yürüttüğü çalışma, 23 Ekim'de JAMA Network Open'da yayımlandı.

Araştırmada, normal vücut ağırlığına sahip 46 çocuğun beslenme alışkanlıkları, beyin görüntüleme sonuçları ve vücut yağlanmasındaki değişimler değerlendirildi.

Çocukların ortalama yaşı 8,7 olarak bildirildi.

Araştırmacılar, aşırı işlenmiş gıdalardan alınan enerjinin toplam beslenmedeki payını hesapladı. Ardından çocukların beyinlerinin besin görüntülerine verdiği yanıtları fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme yöntemiyle inceledi.

Aşırı işlenmiş gıdalardan daha fazla enerji alan çocuklarda, beynin ödül ve motivasyon süreçleriyle ilişkili dorsal striatum bölgesinin besin görüntülerine daha güçlü yanıt verdiği belirlendi.

Bu bölgede daha güçlü yanıt gösteren çocuklarda, yaklaşık bir yıllık takipte beden kitle indeksi ve vücut yağ oranında daha fazla artışla ilişkili bulgular saptandı.

Aşırı işlenmiş gıda tüketimi doğrudan değerlendirildiğinde bel çevresindeki artışla istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulundu.

Ancak tüketim miktarı ile beden kitle indeksi ve vücut yağ oranındaki artış arasındaki doğrudan ilişkiler, araştırmacıların değerlendirmesine göre istatistiksel anlamlılık düzeyine ulaşmadı veya sınırda kaldı.

Araştırma, beslenme alışkanlıkları ile beynin ödül sistemi arasında bağlantı olabileceğini gösteriyor.

Yalnızca 46 çocuğun yer aldığı gözlemsel çalışma, aşırı işlenmiş gıdaların çocukların beyninde hasar oluşturduğunu veya görülen farklılıkların kalıcı olduğunu kanıtlamıyor.

Beyin görüntülemesinin başlangıçta yalnızca bir kez yapılmış olması ve beslenme bilgilerinin katılımcı bildirimlerine dayanması da çalışmanın sınırlılıkları arasında bulunuyor.

Bulguların farklı yaş ve kilo gruplarından daha fazla katılımcıyla doğrulanması gerekiyor.

Dünya Sağlık Örgütü: Nüfusun Yüzde 47'si Güvenilir Tanıya Erişemiyor

Dünya Sağlık Örgütü, 22 Ekim 2026'da yayımladığı açıklamada sağlık hizmetlerine erişimdeki küresel eşitsizliklerin tanı alanında da sürdüğünü bildirdi.

DSÖ koordinasyonundaki Küresel Tanı Koalisyonu, Berlin'de düzenlenen Dünya Sağlık Zirvesi kapsamında hükümet, sağlık sektörü ve uluslararası kuruluş temsilcilerini bir araya getirdi.

Açıklamada, dünya nüfusunun yüzde 47'sinin zamanında ve güvenilir tıbbi tanıya erişemediği belirtildi.

Bu oran, küresel tanı hizmetlerine ilişkin mevcut erişim eksikliğini yansıtıyor. Yeni bir klinik araştırmadan elde edilmiş veya yalnızca 2026 yılı içinde ölçülmüş bir sonuç olarak değerlendirilmemesi gerekiyor.

Güvenilir tanı hizmetlerine erişimde yaşanan sorunlar, kanser ve bulaşıcı hastalıklar gibi çok sayıda sağlık sorununun zamanında belirlenmesini güçleştiriyor.

Toplantıda laboratuvar ve tıbbi görüntüleme altyapısının geliştirilmesi, sağlık çalışanı kapasitesinin artırılması ve tanı hizmetlerinin birinci basamak sağlık sistemiyle bütünleştirilmesi gerektiği vurgulandı.

DSÖ, yeni teknolojilerin geliştirilmesinin tek başına yeterli olmadığını; ülkelerin ihtiyaçlarına uygun finansman, düzenleme, insan gücü ve altyapı yatırımlarının birlikte planlanması gerektiğini bildirdi.

Rusya'da İlk İnsan Omurilik Nakli Yapıldığı Açıklandı
Rusya'da İlk İnsan Omurilik Nakli Yapıldığı Açıklandı
İçeriği Görüntüle

Açıklama, yeni bir tanı cihazının veya tedavi yönteminin klinik başarısını değil, küresel sağlık hizmetlerine erişimdeki önemli bir sorunu ortaya koyuyor.

Meme Kanserinin Yıllar Sonra Tekrarlamasına İlişkin Yeni Mekanizma

Fransa'daki araştırmacıların yürüttüğü deneysel çalışmanın sonuçları, 23 Ekim'de Oncogenesis dergisinde yayımlandı.

Araştırma, meme kanseri hücrelerinin uzun süre hareketsiz kaldıktan sonra yeniden çoğalmaya başlamasında bağışıklık hücrelerinin ve çevre dokuların etkisini inceledi.

Meme kanserinde bazı hücreler, tedaviden sonra vücudun farklı bölgelerinde uzun süre çoğalmadan kalabiliyor. Bu durum, hastalığın yıllar sonra tekrarlamasına ilişkin araştırmalarda değerlendirilen mekanizmalardan biri olarak biliniyor.

Bilim insanları, üç boyutlu laboratuvar hücre sistemlerinde makrofaj adı verilen bağışıklık hücrelerini meme kanseri hücreleriyle birlikte inceledi.

Araştırmada makrofajların salgıladığı MMP9 ve LOX adlı moleküllerin, hücrelerin çevresindeki destekleyici yapıyı değiştirdiği belirlendi.

Bu değişikliklerin, kanser hücrelerinde EGFR ve HER2 adı verilen büyüme sinyal yollarının etkinleşmesiyle bağlantılı olduğu görüldü.

Deneysel sistemde söz konusu süreç, daha önce hareketsiz olan kanser hücrelerinin yeniden çoğalmaya başlamasını destekledi.

Bulgular, iltihabi süreçler ile kanserin tekrarlaması arasındaki biyolojik ilişkinin anlaşılmasına katkı sağlayabilir.

Ancak çalışma laboratuvar ortamında gerçekleştirildi. Bu mekanizmanın insanlarda aynı şekilde işlediği veya belirlenen moleküllerin baskılanmasıyla kanser tekrarının önlenebileceği henüz gösterilmiş değil.

Araştırma, mevcut hastalar için yeni bir tedavi seçeneği veya kanser tekrarını güvenilir biçimde öngören bir test sunmuyor.

Kalp Ritim Bozukluğu Tanısında Sosyal Eşitsizlikler Belirlendi

ABD'deki Pensilvanya Üniversitesi araştırmacıları, atriyal fibrilasyon tanısı ile sosyal çevre koşulları arasındaki ilişkiyi inceledi.

23 Ekim'de JAMA Network Open'da yayımlanan araştırmada, Philadelphia bölgesinde sağlık sigortası bulunan 504 bin 876 yetişkinin 2017–2021 dönemine ait verileri analiz edildi.

Atriyal fibrilasyon, kalbin kulakçıklarında düzensiz elektriksel aktiviteyle ortaya çıkan ve bazı hastalarda inme riskini artırabilen bir ritim bozukluğu.

Araştırmada 27 bin 249 kişinin atriyal fibrilasyon tanısı aldığı belirlendi.

Sosyal ve ekonomik dezavantajın daha yüksek olduğu mahallelerde yaşayan siyah katılımcılarda kayıtlı atriyal fibrilasyon tanılarının daha düşük olduğu görüldü.

Beyaz katılımcılarda ise mahalle dezavantajı arttıkça tanı alma olasılığının yükseldiği saptandı.

Araştırmacılar, bu farklılıkların sağlık hizmetlerine erişim, tanısal incelemelerden yararlanma ve hastalığın fark edilmesiyle ilişkili olabileceğini değerlendirdi.

Çalışmada atriyal fibrilasyon tanısı alanların 15 bin 722'sinin, yani yaklaşık yüzde 58'inin kan pıhtılaşmasını azaltan ilaçlar için eczane kayıtları bulundu.

Ancak bu oran, tüm atriyal fibrilasyon hastalarının mutlaka kan sulandırıcı tedavi alması gerektiği anlamına gelmiyor. Böyle bir tedavi kararı, hastanın inme ve kanama riskine göre veriliyor.

Araştırmanın temel sınırlılığı, yalnızca belirli sigorta gruplarının tek bir büyükşehir bölgesindeki sağlık kayıtlarını incelemiş olması. Ayrıca atriyal fibrilasyon tanıları, kalp ritminin doğrudan ölçümünden değil, sigorta ve sağlık kayıtlarından belirlendi.

Bu nedenle sonuçlar, araştırmada yer alan topluluklarda tanı hizmetlerine erişim eşitsizliği olabileceğini düşündürse de gerçek hastalık sıklığındaki farklılıkları kesin biçimde ortaya koymuyor.

Baldır Çevresindeki Küçülme Yaşlılarda Düşme Olasılığıyla İlişkilendirildi

Çin'de yürütülen ve 23 Ekim'de JAMA Network Open'da yayımlanan araştırma, yaşlıların baldır çevresinde zamanla meydana gelen değişikliklerle düşme olasılığı arasındaki ilişkiyi değerlendirdi.

Çalışmada 60 yaş ve üzerindeki 7 bin 68 kişinin verileri incelendi. Katılımcıların ortalama yaşı yaklaşık 80'di.

Araştırmacılar, 2018 ve 2021 yıllarındaki baldır çevresi ölçümlerini karşılaştırdı. Takip değerlendirmesinde düşme öyküleri de sorgulandı.

2021 yılındaki takip değerlendirmesinde 1.671 katılımcının, yani yüzde 23,6'sının düşme bildirdiği kaydedildi.

Baldır çevresinde yüzde 20 veya daha fazla küçülme görülen kişilerde düşme olasılığının, çevresi azalmayan gruba kıyasla yaklaşık yüzde 48 daha yüksek olduğu hesaplandı.

Bu sonuç, istatistiksel olarak düzeltilmiş olasılık oranına dayanıyor. Her kişinin mutlak düşme riskinin yüzde 48 arttığı anlamına gelmiyor.

Baldır çevresi, özellikle bacak kas kütlesi hakkında dolaylı bilgi sağlayabilen basit bir fiziksel ölçüm olarak kullanılıyor.

Araştırmacılar, zaman içindeki değişimlerin izlenmesinin yaşlılarda düşme riski değerlendirmesine yardımcı olabileceğini belirtti.

Ancak araştırmanın düşmelere ilişkin değerlendirmesi katılımcıların kendi bildirimlerine dayanıyordu. Takip görüşmelerindeki soru, önceki bir yıl içinde düşme yaşanıp yaşanmadığını sorguluyordu.

Baldır çevresindeki değişim ile düşmelerin tam zamanlaması her katılımcı için kesin olarak belirlenemedi. Bu nedenle baldır çevresindeki küçülmenin düşmeden önce mi gerçekleştiği veya bazı kişilerde düşme sonrasında azalan hareketlilikle mi ilişkili olduğu ayırt edilemiyor.

Bulgular, baldır çevresindeki değişimin tek başına düşmeye neden olduğunu kanıtlamıyor.

Kas gücü, denge, görme durumu, kullanılan ilaçlar ve önceki düşmeler de yaşlılarda klinik değerlendirmede dikkate alınması gereken faktörler arasında bulunuyor.

KAYNAKLAR

  • JAMA – Trastuzumab Rezetecan in ERBB2-Low Advanced Breast Cancer: The HORIZON-Breast06 Randomized Clinical Trial, 23 Ekim 2026.
  • Nature Medicine – Bispecific Dual T Cell Agonist Invikafusp Alfa in Solid Tumors: The Phase 1/2 START-001 Trial, 23 Ekim 2026.
  • ABD Ulusal Sağlık Enstitüleri – A Precision T-Cell Therapy Stalls Treatment-Resistant Cancers in Clinical Trial, 23 Ekim 2026.
  • Proceedings of the National Academy of Sciences – Education Reduces Dementia Incidence and Mitigates Genetic Risk, 23 Ekim 2026.
  • ABD Ulusal Sağlık Enstitüleri – An Extra Year of Secondary School Lowered Dementia Diagnoses Later in Life, 23 Ekim 2026.
  • Nature Medicine – Lymph Node-Targeted, mKRAS-Specific Amphiphile Vaccine in Pancreatic Cancer: The Randomized Phase 2 AMPLIFY-7P Trial, 23 Ekim 2026.
  • Nature Medicine – Determinants of Response to CAR T Cell Therapy in a Multicenter, Multi-Trial Cohort Analysis of Patients With Lymphoma, 23 Ekim 2026.
  • JAMA Network Open – Ultraprocessed Food Intake, Striatal Response to Food Cues, and Adiposity Gain in Children, 23 Ekim 2026.
  • Dünya Sağlık Örgütü – Global Diagnostics Coalition Calls for Collective Action to Close the Diagnostic Gap, 22 Ekim 2026.
  • Oncogenesis – Macrophage-Mediated Extracellular Matrix Remodeling Awakens Dormant Breast Cancer Cells, 23 Ekim 2026.
  • JAMA Network Open – Race- and Neighborhood-Level Social Determinants of Health in Diagnosis and Treatment of Atrial Fibrillation, 23 Ekim 2026.
  • JAMA Network Open – Longitudinal Change in Calf Circumference and Incident Falls in Older Adults, 23 Ekim 2026.