Kâmile Şevki Mutlu: Mikroskobun Başında Türkiye’nin İlk Kadın Tıp Profesörü
Kâmile Şevki Mutlu: Mikroskobun Başında Türkiye’nin İlk Kadın Tıp Profesörü
İçeriği Görüntüle

DNA’nın çift sarmal yapısının çözülmesinde belirleyici rol oynayan Rosalind Franklin, yalnızca ünlü “Fotoğraf 51”in ardındaki bilim insanı değildi. Titiz deneyleri, X-ışını kırınımındaki uzmanlığı ve moleküler yapıya ilişkin çıkarımlarıyla yaşamın kodunun anlaşılmasına giden yolun en önemli isimlerinden biri oldu. Ancak bilimin en büyük keşiflerinden biri anlatılırken onun katkısı uzun yıllar hak ettiği görünürlüğe kavuşamadı.
1952 yılının Mayıs ayında Londra’da, King’s College’ın karanlık bir laboratuvarında ince bir DNA lifi saatler boyunca X ışınlarına maruz bırakılıyordu.
Ortaya çıkacak görüntünün bir gün bilim tarihinin en ünlü fotoğraflarından biri olacağını kimse bilmiyordu.
İncecik bir DNA örneği…
Bir X-ışını cihazı…
Fotoğraf filmi…
Ve sabır.
Toplam 62 saatlik pozlamanın ardından geliştirilen filmde, koyu zemin üzerinde belirgin bir “X” deseni ortaya çıktı.
Bu görüntü daha sonra bilim tarihine yalnızca iki rakamla geçecekti:
Fotoğraf 51.
Görüntüyü elde edenler Rosalind Franklin ile doktora öğrencisi Raymond Gosling’di.
Fotoğraf, DNA’nın yüksek nem koşullarındaki B formuna ait son derece net bir X-ışını kırınım deseniydi. Çapraz biçimde uzanan izler, molekülün sarmal yapısına ilişkin güçlü bilgiler taşıyordu.
Fakat Rosalind Franklin’in hikâyesi tek bir fotoğraftan çok daha büyüktür.
Onun hikâyesi aynı zamanda bilimin nasıl yapıldığına, bilimsel başarının nasıl paylaşıldığına ve bazen tarihin bir insanı ne kadar geç fark edebildiğine dair bir hikâyedir.
Kömürün İçinden DNA’ya Uzanan Yol
Rosalind Elsie Franklin, 1920 yılında Londra’da doğdu.
Cambridge’de eğitim aldı ve bilimsel kariyerinin ilk yıllarında bugün adıyla özdeşleşen DNA’dan oldukça farklı bir konuyla ilgilendi:
Kömür ve karbonun yapısı.
Bu çalışmalar, onun karmaşık maddelerin yapısını fiziksel ve kimyasal yöntemlerle çözümleme becerisini geliştirdi.
Daha sonra Paris’te çalıştı ve X-ışını kırınım tekniklerinde önemli bir uzmanlık kazandı.
Bu yöntem, çıplak gözle görülemeyen moleküllerin yapısını doğrudan fotoğraflamak yerine, X ışınlarının molekül tarafından nasıl saçıldığını incelemeye dayanıyordu.
Başka bir ifadeyle araştırmacı molekülü doğrudan görmüyordu.
Molekülün bıraktığı izleri okuyordu.
Rosalind Franklin bu konuda olağanüstü titizdi.
Bir sonuca inanmak için güzel görünen bir modele değil, veriye ihtiyaç duyuyordu.
1951 yılında King’s College London’a geldiğinde yanında getirdiği en önemli bilimsel güçlerden biri de buydu.
DNA’nın yapısını araştırmaya başladığında yalnızca bir molekülün geometrisini çözmeye çalışmıyordu.
Yaşamın bilgisini taşıyan yapının nasıl örgütlendiğini anlamaya çalışıyordu.
DNA İki Farklı Yüz Gösteriyordu
Franklin’in en önemli gözlemlerinden biri, DNA örneklerinin nem oranına bağlı olarak farklı yapısal özellikler göstermesiydi.
Bunları A formu ve B formu olarak ayırdı.
Bu ayrım son derece önemliydi.
Çünkü farklı koşullarda elde edilen kırınım desenlerini aynı moleküler yapıya aitmiş gibi yorumlamak, araştırmacıları yanlış sonuçlara götürebilirdi.
Franklin ve Raymond Gosling, deney koşullarını büyük bir dikkatle kontrol ederek DNA örneklerini farklı nem oranlarında incelediler.
2 Mayıs 1952’de başlayan uzun pozlamalardan biri birkaç gün sonra geliştirildi.
Ortaya çıkan görüntü Fotoğraf 51’di.
B-form DNA’nın karakteristik çapraz kırınım desenini olağanüstü açıklıkla gösteriyordu.
Ancak Franklin’in katkısı yalnızca bu görüntüyü üretmek değildi.
Deneylerinden elde ettiği verileri analiz ediyor, DNA’nın geometrisine ilişkin ölçümler yapıyor ve molekülün yapısını adım adım çözüyordu.
1953 yılının başlarında Fotoğraf 51’e yeniden dönen Franklin, elindeki verileri daha ileri düzeyde analiz etmeye başladı. Mart ayında hazırladığı çalışmalar, onu doğru yapıya son derece yaklaştırmıştı.
DNA’nın sarmal bir yapıya sahip olması kuvvetle muhtemeldi.
Yapı büyük olasılıkla iki zincir içeriyordu.
Her tam dönüşte yaklaşık on baz bulunuyordu.
Fosfat grupları ise molekülün dış tarafında yer almalıydı.
Rosalind Franklin, çift sarmala doğru ilerliyordu.
Fakat onun bilim anlayışı hızlı bir model kurmaktan çok, verinin kendisini sonuna kadar çözümlemeye dayanıyordu.
Aynı günlerde Cambridge’de iki bilim insanı başka bir yöntem izliyordu:
James Watson ve Francis Crick.
Onlar eldeki bilgileri bir araya getirerek fiziksel modeller oluşturuyor, DNA’nın nasıl bir yapıya sahip olabileceğini anlamaya çalışıyordu.
İki farklı bilimsel yaklaşım aynı sorunun cevabına doğru ilerliyordu.
Fotoğraf 51 Watson’a Gösterildiğinde
1953 yılının başlarında bilim tarihinin en çok tartışılan olaylarından biri yaşandı.
King’s College’daki Maurice Wilkins, Fotoğraf 51’i James Watson’a gösterdi.
Rosalind Franklin’in bu gösterimden haberi yoktu.
Watson görüntüyü gördüğünde DNA’nın sarmal yapısına ilişkin son derece güçlü bir kanıtla karşı karşıya olduğunu fark etti.
Ancak Watson ve Crick’in Franklin’in çalışmalarından edindiği bilgiler Fotoğraf 51 ile sınırlı değildi.
King’s College’daki araştırmalar hakkında hazırlanmış ve Franklin’in bazı önemli ölçümlerini de içeren yayımlanmamış bir Medical Research Council raporundaki veriler de Cambridge ekibinin eline ulaştı.
Bu bilgilerin Watson ve Crick’in model kurma sürecindeki rolü, bilim tarihinde veri paylaşımı ve araştırmacıların katkılarının tanınması açısından uzun yıllardır tartışılmaktadır.
Fakat bugün daha dengeli bir tarihsel değerlendirme, Franklin’i yalnızca verileri kullanılan pasif bir bilim insanı olarak görmenin de eksik olduğunu ortaya koyuyor.
Çünkü Rosalind Franklin kendi verilerini yorumluyor, kendi bilimsel sorularını soruyor ve DNA’nın yapısına bağımsız olarak son derece yaklaşıyordu.
O, başkalarının çözümünü mümkün kılan verileri üreten bir teknisyen değildi.
DNA’nın yapısını çözmeye çalışan bilim insanları arasında entelektüel olarak etkin bir aktördü.
Mart 1953’teki çalışmalarında DNA’nın muhtemelen iki zincirden oluşan bir sarmal olduğunu, her dönüşte yaklaşık on baz bulunduğunu ve fosfatların dış tarafta yer aldığını değerlendirmişti.
Yani Rosalind Franklin kapının dışında bekleyen biri değildi.
O da kapının kilidini açıyordu.
Sadece başka bir anahtar kullanıyordu.
Üç Makale, Tek Büyük Keşif
25 Nisan 1953’te Nature dergisinde DNA’nın yapısıyla ilgili üç çalışma art arda yayımlandı.
İlk makale James Watson ve Francis Crick’e aitti.
İkinci çalışma Maurice Wilkins ve çalışma arkadaşlarının imzasını taşıyordu.
Üçüncü makalede ise Rosalind Franklin ve Raymond Gosling’in deneysel bulguları yer alıyordu.
Tarih, bu üç çalışmayı aynı ağırlıkla hatırlamadı.
Watson ve Crick’in çift sarmal modeli bilim dünyasının en tanınmış sembollerinden biri hâline geldi.
Franklin ve Gosling’in çalışması ise özellikle popüler bilim anlatılarında uzun yıllar, sanki oluşturulan modeli yalnızca destekleyen ikincil bir çalışma gibi gölgede kaldı.
Oysa DNA’nın yapısının çözülmesine giden süreç tek bir laboratuvarın, tek bir fotoğrafın ya da tek bir parlak fikrin ürünü değildi.
Bir tarafta model kurma yeteneği vardı.
Bir tarafta X-ışını kırınım deneyleri…
Bir tarafta kimyasal bilgiler…
Bir tarafta matematiksel ölçümler…
Rosalind Franklin bu büyük bilimsel hikâyenin kenarında duran biri değildi.
Hikâyenin içindeydi.
Bugün bilim tarihçileri de Franklin’i yalnızca haksızlığa uğramış pasif bir kurban olarak anlatmanın yetersiz olduğunu vurguluyor.
Çünkü böyle bir anlatı, istemeden onun bilimsel büyüklüğünü de gölgeleyebilir.
Rosalind Franklin’i yalnızca “Fotoğrafı kullanılan kadın” olarak hatırlamak, ona yapılabilecek başka bir haksızlıktır.
Onun asıl değeri mağduriyetinde değil;
bilimsel yeteneğindeydi.
DNA’dan Sonra Bilim Bitmedi
Rosalind Franklin 1953 yılında King’s College’dan ayrılarak Birkbeck College’a geçti.
Bugün birçok insan onun bilimsel yaşamını yalnızca DNA üzerinden hatırlıyor.
Oysa Franklin yeniden başladı.
Bu kez virüslerin moleküler yapısına yöneldi.
Kendi araştırma grubunu oluşturdu ve özellikle bitki virüsleri üzerine önemli çalışmalar yürüttü.
Tütün mozaik virüsü başta olmak üzere virüslerin yapısına ilişkin araştırmaları, yapısal virolojinin gelişiminde önemli bir yere sahip oldu.
Bu dönem Rosalind Franklin’i anlamak açısından özellikle önemlidir.
Çünkü DNA onun bilimsel hayatındaki tek başarı değildi.
Bilimsel merakı devam ediyordu.
Yeni sorular soruyor, yeni yöntemler uyguluyor, yeni araştırmalar yürütüyordu.
Yaşamı daha uzun sürseydi, bugün onu belki yalnızca DNA’nın hikâyesiyle hatırlamayacaktık.
Fakat zamanı çok azdı.
Yarım Kalan Bir Bilim Hayatı
Rosalind Franklin’e genç yaşta yumurtalık kanseri teşhisi konuldu.
Hastalığına rağmen bilimsel çalışmalarını sürdürdü.
16 Nisan 1958’de hayatını kaybettiğinde henüz 37 yaşındaydı.
Dört yıl sonra, 1962 Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü James Watson, Francis Crick ve Maurice Wilkins’e verildi.
Rosalind Franklin o kürsüde değildi.
Çünkü artık hayatta değildi.
Franklin yaşasaydı Nobel Ödülü’nü paylaşır mıydı?
Bunun cevabını kesin olarak bilmek mümkün değildir.
Tarih, gerçekleşmemiş ihtimaller üzerinden kesin hükümler veremez.
Ancak bugün çok daha açık biçimde bildiğimiz bir gerçek vardır:
Rosalind Franklin’in X-ışını kırınım çalışmaları ve DNA üzerine yaptığı ölçümler, çift sarmal modelinin ortaya çıkmasına giden bilimsel sürecin temel parçalarından biriydi.
Bu nedenle DNA’nın çift sarmal hikâyesi Rosalind Franklin olmadan anlatılabilir belki.
Ama eksik anlatılır.
Fotoğrafın Ötesindeki Kadın
Bilim tarihi bazen keşifleri birkaç parlak isme indirgemeyi sever.
Çünkü karmaşık hikâyeleri anlatmanın en kolay yolu kahramanlar yaratmaktır.
Newton’un elması…
Fleming’in küfü…
Watson ve Crick’in çift sarmalı…
Oysa büyük bilimsel devrimlerin çoğu tek bir insanın yalnız başına yaptığı keşifler değildir.
Birileri veriyi üretir.
Birileri yöntemi geliştirir.
Birileri soruyu sorar.
Birileri modeli kurar.
Birileri daha önce fark edilmeyen ayrıntıyı görür.
DNA’nın yapısının çözülmesi de böyle bir hikâyedir.
Watson vardı.
Crick vardı.
Wilkins vardı.
Ama Rosalind Franklin de vardı.
Üstelik yalnızca elinde bir fotoğrafla değil.
Deneyleriyle…
Ölçümleriyle…
Kırınım desenlerini yorumlama yeteneğiyle…
Ve DNA’nın yapısına ilişkin kendi bilimsel çıkarımlarıyla.
Fotoğraf 51 bugün bilim tarihinin en ünlü görüntülerinden biridir.
Fakat o fotoğrafa baktığımızda görmemiz gereken yalnızca DNA’nın çift sarmalının izleri değildir.
Bir bilim insanının sabrını da görmeliyiz.
Karanlık bir laboratuvarda saatlerce süren deneyleri…
Bir görüntüyü elde edebilmek için dikkatle ayarlanan nem oranlarını…
Tekrar tekrar yapılan ölçümleri…
Ve henüz kimse alkışlamazken gerçeğin peşinden yürüyen bir zihni…
Rosalind Franklin’in hikâyesi bize bilimin yalnızca şu sorudan ibaret olmadığını hatırlatıyor:
“Kim keşfetti?”
Belki daha doğru soru şudur:
“Bir keşfin mümkün olmasını kimler sağladı?”
Bu soru sorulduğunda Rosalind Franklin artık hikâyenin kenarında durmaz.
Tam merkezinde durur.
Çünkü bazı insanlar tarihe isimlerini büyük harflerle yazdırır.
Bazıları ise gerçeği görünür hâle getirir ve isimlerinin görünür olması için yıllarca beklemek zorunda kalır.
Rosalind Franklin, yaşamın moleküler sırrını aydınlatan X ışınlarını DNA’ya yöneltti.
Ortaya çıkan görüntü yalnızca bir molekülün yapısına ilişkin ipuçlarını görünür hâle getirmedi.
Bilim tarihinin yıllar sonra yeniden değerlendirmek zorunda kalacağı bir hikâyeyi de geride bıraktı.
Fotoğraf 51 bugün hâlâ bize çift sarmalın izlerini gösteriyor.
Ama biraz daha dikkatli baktığımızda o karanlık filmin arkasında duran Rosalind Franklin’i de görebiliyoruz.
Ve belki bilim tarihinin ona en büyük borcu budur:
Onu artık yalnızca DNA’nın gölgesinde değil, kendi ışığında hatırlamak.